Mehmet Edip Ören’in bu yazısı, Türkiye’nin güncel sosyopolitik meselelerine ve idari aksaklıklarına sert bir eleştiri getirmektedir. Yazar, yol yapım çalışmaları ve yüksek vergiler gibi günlük yaşamdan örneklerle vatandaşların kalitesiz kamu hizmeti aldığını savunmaktadır. Mevcut iktidarın belediyeler üzerindeki baskısını ve seçim sistemindeki dönüşümleri eleştirerek, Türkiye’nin demokratik yapısının Orta Asya veya Nikaragua modellerine benzemeye başladığını iddia etmektedir. Metinde ayrıca ulusal kimlik ve dil birliği konularına vurgu yapılarak, Türkçenin tek resmi dil kalması gerektiği savunulmaktadır. Yazar, toplumun milli bilincini koruması gerektiğini belirterek, dış güçlerin güdümündeki yapılara karşı sert bir duruş sergilemektedir. Son olarak, Türkiye’nin geleceğine dair endişelerini dile getiren metin, halkı kendi öz değerlerine sahip çıkmaya davet etmektedir.
Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masalları hepiniz dinlemişsinizdir. İşte bu sihirli sözcükler hayatın ta kendisi, özetidir. Tıpkı kaybettiğimiz yakınlarımız ve dostlarımız gibi. Onlar bir vardılar, şimdi yoklar… Herkese merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…
Anneciğimin vefatı üzerine Kastamonu’dan Ankara’ya intikal ettik… Yolun birçok yeri adeta zift gölüydü. Sıcaktan eriyen soğuk asfalta, TCK’mız malzeme dökme zahmetine katlanmamış ve bütün araçlara zift temizleme külfetini yüklemişti. Geçmek zorunda olduğumuz Çankırı çevre yolu, yıllardır bitmesine rağmen trafik şehir içine yönlendiriliyor. Siz de 6-7 ışık geçip, 50 km aşımında RT’ye payını bırakıp ve de iki dinlenme tesisine haklarını verdikten sonra, “ohhh” diyerek şehri terk edebiliyorsunuz… Yeni açılacak yollara dökülen malzemeyi oturtmak, Avrupa’da iş makinelerinin görevi iken burada araç sahipleri o işi üstlenmiş durumdalar… Dünyada en çok vergiyi verip, en az ve de en kalitesiz hizmeti alan bir toplumuz… En az ücreti alıp, en pahalı gıdaya ulaşmak da yine bize mahsus. Bütün bu müstesna hizmetlere karşılık istenen tek şey var… RT’ye ölene kadar oy vermek ve başımızda tutmak… Çok mu… Gelelim, Avrupa’nın bizi kıskanmasına… Elhak doğru ama bizi derken idarecilerimizi kastediyorlar… Bu kadar rezalete rağmen başta kalmasına kimsenin aklı ermiyor ve de hepsi RT’yi delice kıskanıyor…
Şu var ki, artık kesinleşti. Herkes biliyor ki, “Ya benimsin ya da kara toprağın” sistemi tam gaz sonuna kadar gidecek. Reis komutasındaki hareket, belediyeleri AKP’ye geçirmeye, geçmeyenleri de içeri tıkmaya devam ediyor. Bu, yerel seçimde birinci parti çıktım diyen CHP’ye, “Al sana birincilik” demek anlamına da geliyor. İşin en korkunç yanı, seçimsiz dönemlerin habercisi bir oluşum var. Halk, “Nasıl olsa seçtiklerimiz teker teker istifa edip AKP’ye geçiyor, bu durumda seçime gerek yok” diyecek ve Nikaragua’daki gibi seçimler ortadan kaldırılacak. En iyimser tahminle, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki durumun oluşması sağlanacak. Yani seçime giderken empoze edilen kimseye rey vermek için gideceksin. Sandıktan, her defasında %90-95 oranında oy alarak çıkacaksın. Bu durumda yerli ve milli Emtia, Banker Bilo sırayla on yıllık görev sürelerini doldurup bayrağı sonraki kuşaklara bırakacaklar… Peki bu durumdan nasıl kurtulunur? Esasında çok basit. Defalarca yazdığım gibi: “Ey koca Türk, devşirmeler seni devşirmeden sen aklını başına devşir!” sözünü hayata geçirmen gerekiyor. Bu tavsiyeme “Ama abi, bunlar Müslüman”cılar ve Akılsız Türkmenler de dâhil…

Gelelim, yangından mal kaçırmaya uğraşanlara… Yani PKK ve uzantısı siyasete. Sakın “Kürtler” diye anlamayın, tasmalarının diğer ucu Amerikalı ve Avrupalı bedbahtların elinde olanlardan bahsediyorum. Kapıdaki çomar gibi ABD’nin silahlandırdığı, “Tu tu tu” diye işaret edeceği yere saldırmaya hazır gruba diyorum. Diğer Kürtler bizim kan kardeşimizdir. Tıpkı Çerkesler, tıpkı Arnavutlar, tıpkı Boşnaklar, tıpkı Çeçenler vb. gibi. Bizimle beraber bu ülkenin bekası için çalıştıkları, ihanet etmedikleri sürece canımız onlara fedadır, bizden en ufak bir farkları olamaz. Ama ihanette iş değişir; hain Türk bile olsa, kanları helal olur… Bunu, Kurtuluş Savaşı esnasında ve de sonrasında ayaklanan Karadeniz’deki, Doğu’daki çete bozuntuları ve iş birlikçileri çok iyi bilir. Bu millet, öldü denilen zamanda bile hepsinin hakkından gelmesini bilmiştir… Gelelim şu “Eşit Vatandaş” meselesine. Biri çıkıp, yuvarlak laflarla değil, en açık biçimde, madde madde saysın. Neyse bilelim. Bakarsınız Türkler olarak biz de aynı taleplerde bulunabiliriz. Hem buna ülkenin ezici çoğunluğuna sahip olarak en başta Türklerin hakkı var kanaatindeyim… Bugün eğlence piyasası Kürtlerin elinde, otel-turizm sektörü Kürtlerin elinde, hal-pazar işleri Kürtlerin elinde. Balıkçılık sektörü bile Kürtlerde. TBMM’deki milletvekillerinin büyük çoğunluğu Kürt kökenli. Mafyavari oluşumlarda da Kürtler baş sırada vb. Bu durumda Türk açılımı ve eşit yurttaşlık istemek kimin hakkıdır… Zamanın Başbakanı elindeki kitabı sallayarak, “Size Kürtçe Kuran getirdim” diyor ama Türkçe Kuran okumak haram, dinsizlik, dinden çıkmakla bir tutuluyor; bu olgu yüzyıllardır beyinlere işleniyor… Bir de bazı utanmaz arlanmaz edepsizler, “T.C. bizim topraklarımızdan elde ettiği elektriği bize parayla satıyor” gibi laflar edebiliyor. Buna cevap çok basit de ne edebim ne de yazı terbiyem müsaade etmiyor… Cevabı, bilerek veya bilmeyerek kim veriyor… Eski HDP Milletvekili Altan Tan. Kulak verelim mi… “Diyarbakır’ın, Maden’in, Siverek’in, Ergani’nin, Çermik’in yerlileri, esas sahipleri Türklerdir” diyor. Bu durumda, İran’ın bilmem neresinden Yavuz’un himmetiyle buralara yerleştirilen Kürtler, toprakların sahibi olabilir mi? Toprağı vatan yapan, uğrunda akıtılan kandır. Biz buralar için Urfa’da, Antep’te, Maraş’ta tonlarca kan akıttık; kimseye “Buyrun alın” asla demeyiz. Eğer kendi içinde bile birlik sağlanamayan 3-5 Kürtçenin resmi dil olması gibi soytarılıklar gündeme getirilirse, buna asla izin verilemez. Yetmiş iki buçuk milletten oluşan, Alman kökenlilerin çoğunlukta olduğu ABD’de bile böyle bir şey olmaz, düşünülmez bile… Biz, birkaç PKK-Ermeni dölü yüzünden devlet dairelerinde her memurun yanına bir de Kürtçe bilen kimse koyamayız. İsteyen ana dilini öğrenir, evinde veya çarşıda konuşur ama devletin tek resmi dili olur, o da Türkçe’dir. Buna son noktayı, vakti zamanında Karamanoğlu Mehmet Bey koymuştur. Bir daha da asla gündeme getirmeyiz…
Yarınki randevumuzu unutmamanız şartıyla, hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalın…











