1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Feridun Yıldız
  4. Sayın Vekiller, Cumhuriyetin Hukukunu Tasfiye Ettirmeyin!

Sayın Vekiller, Cumhuriyetin Hukukunu Tasfiye Ettirmeyin!

featured

Milletvekillerine çağrı niteliğindeki bu yazı, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan ve terörün sonlandırılmasını amaçladığı iddia edilen yeni bir kanun teklifine yönelik sert eleştirileri içermektedir. Yazar Feridun Yıldız, düzenlemenin içeriğindeki maddeleri tek tek inceleyerek bu girişimin aslında örtülü bir af niteliği taşıdığını ve hukuk devleti ilkelerini zedelediğini savunmaktadır. Metinde, terör örgütü üyelerine tanınan imtiyazların Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu ve yargı bağımsızlığının yürütme organının denetimine bırakıldığı vurgulanmaktadır. Özellikle cezaların infaz edilmeden tamamlanmış sayılması ve örgüt mensuplarına yönelik denetimsiz soruşturma süreçleri, Cumhuriyetin temel değerlerine bir tehdit olarak nitelendirilmektedir. Sonuç olarak kaynak, bu yasal çerçevenin terörle mücadelede bir çözüm değil, devletin hukuk sisteminden ödün vermesi olduğunu ileri sürerek milletvekillerini bu tasarıya karşı durmaya çağırmaktadır.

 

“Terörsüz Türkiye” adı altında hazırlanan ve resmî adı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” olan 12 maddelik düzenleme nihayet TBMM Başkanlığına sunuldu.

Adına bakarsanız dayanışmayı güçlendirecek, toplumu bütünleştirecek ve Türkiye’yi terörden kurtaracak!

Peki, maddelerine tek tek baktığınızda ne görüyorsunuz?

Terör örgütüyle mücadele eden Türk Devleti’nin hukukunun, terör örgütü mensuplarına göre yeniden biçimlendirildiğini…

Şehit verenle şehit edenin, devlete sadakat gösterenle devlete silah çekenin aynı hukuk terazisinde tartılmadığını…

Ve “af değil” denilerek, affın doğuracağı sonuçların başka isimler altında gerçekleştirildiğini…

Bu teklif yalnızca birtakım cezaların ertelenmesinden ibaret değildir. Çerçeve denilen şey, aslında Cumhuriyetin çerçevesidir.

Gelin, maddeleri tek tek inceleyelim.

 

MADDE 1: TERÖR ÖRGÜTÜNE ÖZEL HUKUK DÜZENİ

Birinci madde, kanunun amacını ve kapsamını belirliyor.

PKK/KCK terör örgütünün ve buna bağlı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin, silah ve mühimmatını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi hâlinde soruşturmalar, kovuşturmalar ve kesinleşmiş mahkûmiyetlerin infazı ertelenecek.

Kapsama yalnızca örgüt üyeliği girmiyor.

Örgüt kurmak, örgüt yönetmek, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek, propaganda yapmak, terörün finansmanını sağlamak ve örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar da düzenlemenin içine alınıyor.

Buradaki ilk büyük sakınca şudur:

Türk Devleti, hukukunu suçun niteliğine göre değil, suçlunun mensup olduğu örgüte göre işletmeye başlamaktadır.

Aynı suçu başka bir terör örgütü adına işleyen cezalandırılırken, PKK/KCK adına işleyen kişi özel bir düzenlemeden yararlanabilecektir.

Bu, Anayasa’nın eşitlik ilkesini tartışmalı hâle getirir. Daha da önemlisi, devletine bağlı vatandaşın zihnine şu zehri akıtır:

“Silaha sarılırsan, yıllarca devlete meydan okursan ve yeterince güçlü bir örgüt kurarsan, sonunda sana özel kanun çıkarılır.”

Bunun adı toplumsal bütünleşme değil, teröre siyasi ve hukuki getiri sağlamaktır.

 

MADDE 2: SINIRI BELİRSİZ BİR “BAĞLI OLUŞUMLAR” TANIMI

İkinci maddede “örgüt”, PKK/KCK ve buna bağlı bütün oluşumlar olarak tanımlanıyor.

Peki, “bağlı bütün oluşumlar” hangileridir?

Suriye’deki yapılanmalar mı?

Irak’taki silahlı unsurlar mı?

Avrupa’daki finans, propaganda ve lojistik ağları mı?

Siyasi, kültürel veya sözde sivil yapılanmalar mı?

Bunları kim, hangi ölçütlere göre belirleyecek?

Ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri belirliliktir. Bir kanunun kimlere uygulanacağı açık, kesin ve öngörülebilir olmalıdır.

Burada ise sınırı kanun değil, uygulayıcıların siyasi ve idari değerlendirmesi çizecektir.

Bir taraftan örgütün bütün uzantılarını kapsadığı söylenecek, diğer taraftan bazı yapılar “örgütle bağlantımız kalmadı” diyerek sistemin dışında tutulabilecektir.

PKK’nın yalnızca Türkiye sınırları içindeki birkaç silahlı unsurdan ibaret olmadığı herkesçe bilinmektedir. Örgüt, farklı ülkelerde farklı isimler altında yaşamaya devam ederken “örgüt tasfiye edildi” kararı nasıl verilecektir?

Adını değiştiren örgüt tasfiye olmuş mu sayılacaktır?

Bayrağını indiren ama kadrolarını koruyan yapı sona ermiş mi kabul edilecektir?

Türk Devleti böyle muğlak ifadelerle yönetilemez.

 

MADDE 3: YARGILAMAYI DURDURAN SİYASİ İRADE

Üçüncü maddeye göre, kapsama giren suçlarda yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar suçun ağırlığına bağlı olarak beş veya on yıl ertelenecek.

Kasten öldürme suçu kapsam dışında tutuluyor. Ayrıca 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar da hariç bırakılıyor.

İlk bakışta, “Katiller yararlanmayacak” denilerek kamuoyu rahatlatılmak isteniyor.

Ancak örgüt yöneticiliği, terörün finansmanı, patlayıcı madde bulundurma, yaralama, yağma, hürriyeti tahdit, kamu malına zarar verme ve ölümle sonuçlanmayan ağır terör eylemlerinin hangi ölçüde kapsamda kalacağı dikkatle sorgulanmalıdır.

Dahası, 1 Haziran 2005 tarihi neden seçilmiştir?

Bir suçun ahlaki ve hukuki ağırlığı, hangi tarihte işlendiğine göre mi değişmektedir?

Aynı vahim fiili 31 Mayıs 2005’te işleyenle 2 Haziran 2005’te işleyenin farklı sonuçlarla karşılaşması hangi adalet anlayışına sığar?

Maddenin en tehlikeli hükümlerinden biri ise şudur:

MGK kararından önce işlenmiş olmakla birlikte sonradan soruşturulacak suçlar için, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlık edeceği Kuruldan izin alınacaktır.

Yani Cumhuriyet savcısının bir terör suçunu soruşturabilmesi, yürütme organının ağırlıkta olduğu bir kurulun iznine bağlanmaktadır.

Bu, kuvvetler ayrılığına ve yargının bağımsızlığına yönelik son derece ciddi bir müdahale tehlikesidir.

Savcı suç şüphesini değil, Kurulun iznini mi bekleyecektir?

Yargı, siyasi sürecin devam edip etmediğine göre mi harekete geçecektir?

Cumhuriyetin savcısı, Cumhuriyetin kanunlarını uygulamak için neden siyasi nitelikli bir kuruldan izin almak zorunda bırakılmaktadır?

 

MADDE 4: DEVAM EDEN DAVALARA TOPLU MÜDAHALE

Dördüncü madde, tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin yeniden değerlendirilmesini, şartları varsa kaldırılmasını öngörüyor.

İstinaf veya temyiz aşamasındaki dosyalar hakkında ise bozma kararı verilecek.

Bu hüküm, yalnızca geleceğe yönelik bir düzenleme değildir. Devam eden yargılamalara ve kanun yolu incelemesindeki dosyalara toplu biçimde müdahale etmektedir.

Hâkimlerin önündeki somut deliller, mağdurların durumu, sanığın örgüt içindeki konumu ve suçun toplumsal etkisi ikinci plana itilmektedir.

Dosyalar tek tek adalet ölçüsünde değil, siyasi sürecin ihtiyaçlarına göre ele alınacaktır.

Yargıtayın veya bölge adliye mahkemesinin önündeki bir dosya, hukuki hata bulunduğu için değil; devletin terör örgütüyle ilgili yeni bir siyasi tercih geliştirmesi nedeniyle bozulacaktır.

Bu durum, yargı kararlarının kesinliği ve hukuk güvenliği açısından son derece sakıncalıdır.

 

MADDE 5: “YENİDEN TERÖR SUÇU İŞLEMEZSEN DOSYAN KAPANIR”

Beşinci maddeye göre erteleme kararları özel bir sisteme kaydedilecek. Kişi erteleme süresi içinde yeniden bir terör suçu işlerse eski soruşturma veya kovuşturma devam edecek.

Peki, işlemezse ne olacak?

Beş veya on yılın sonunda soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına, açılmış davada ise düşmeye karar verilecek.

Yani yıllarca örgüt adına faaliyet göstermiş kişi, belirlenen süre boyunca yeni bir terör suçu işlemediği takdirde geçmişteki fiilleri bakımından yargılanmaktan kurtulacaktır.

Bu, geçici bir erteleme görüntüsü altında kalıcı cezasızlık üretmektedir.

Üstelik şart yalnızca yeni bir “terör suçu” işlememektir.

Kişinin gerçekten örgütten ayrılıp ayrılmadığı, örgütün suçlarını açıklayıp açıklamadığı, mağdurların zararlarının giderilmesine katkı sağlayıp sağlayamadığı, saklanan silahları veya örgütsel bağlantıları bildirip bildirmediği açık ve somut şartlara bağlanmamıştır.

  • Pişmanlık yok!
  • İş birliği şartı yok!
  • Mağdurun zararını giderme şartı yok!
  • Örgütün karanlık eylemlerini açıklama şartı yok!

Sadece bekle ve dosyan kapansın!

Böyle bir uygulama, adaleti sağlamaz; suçu zamana yayarak görünmez hâle getirir.

MADDE 6: ADI ERTELEME, SONUÇLARI AF

Altıncı madde, kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinin infazını düzenliyor.

On beş yıl veya daha az cezası olanların infazı beş yıl; on beş yıldan fazla, müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezası olanların infazı on yıl ertelenecek.

Kasten öldürmeden hüküm giyenler ile 1 Haziran 2005’ten önceki bazı ağır suçlardan mahkûm olanlar kapsam dışında tutuluyor.

Fakat asıl gerçek maddenin sonunda ortaya çıkıyor:

Erteleme süresi yeni bir terör suçu işlenmeden geçirilirse ceza “infaz edilmiş sayılacak.”

İşte “af yok” propagandasının çöktüğü yer burasıdır.

Bir insan cezaevinde yatmamış, cezası infaz edilmemiş; ama kanun ona “infaz edilmiş sayılacaksın” diyor.

Bunun adı teknik olarak ne olursa olsun, doğurduğu sonuç fiilî aftır.

Hatta bazı yönleriyle aftan da öte bir sonuçtur. Çünkü ceza ortada dururken, çekilmediği hâlde çekilmiş kabul edilmektedir.

Anayasa’nın 87’nci maddesi genel ve özel af ilanını TBMM’nin nitelikli çoğunlukla alacağı karara bağlamıştır.İnfaz ertelemesi” adı altında aynı sonuca daha düşük bir yasama eşiğiyle ulaşılması, Anayasa’nın af yetkisine ilişkin güvencelerinin dolanılması tartışmasını doğuracaktır.

Şimdi şehit annesine ne diyeceksiniz?

“Evladınızı öldüren kapsam dışında ama örgütü yöneten, finanse eden, saldırı emrini taşıyan veya ağır suçlara katılan bazı kişiler cezaevinden çıkacak; suç işlemezlerse cezaları çekilmiş sayılacak” mı diyeceksiniz?

Adalet, kelime oyunu kaldırmaz. İnfaz edilmemiş ceza, infaz edilmiş sayılamaz.

 

MADDE 7: DEVLET İÇİNDE SÜREÇ KURULU

Yedinci maddeyle Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında bakanlar, MİT Başkanı, MGK Genel Sekreteri ve üst düzey yöneticilerden oluşan bir Kurul kuruluyor.

Bu Kurul süreci takip edecek, alt komisyonlar oluşturabilecek, gerekli gördüğü kişileri toplantılara çağırabilecek ve “sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak” üzere görevlendirmeler yapabilecek.

Bu ifade tek başına vahimdir.

Türk Devleti’nin görevlileri, bir terör örgütü “nezdinde” sürecin ilerlemesini sağlamakla görevlendirilebilecektir.

  • Kimlerle görüşülecektir?
  • Hangi sıfatlarla görüşülecektir?
  • Örgüt adına muhatap kabul edilenler kimler olacaktır?
  • Görüşmelerin sınırı ve denetimi nasıl sağlanacaktır?

Madde, Kurula yeni adli, idari ve yasal düzenlemeler talep etme yetkisi de vermektedir. Yani bu teklif, sürecin sonu değil; yeni taviz ve düzenlemelerin başlangıç noktasıdır.

Daha da önemlisi, Kurul iki veya üç yıl sonra kişilerin hak yoksunluklarının tüm sonuçlarıyla kaldırılmasını mahkemelerden isteyebilecektir.

Bu ne demektir?

Terör örgütü mensuplarının seçilme, kamu görevine girme veya siyasi faaliyette bulunma önündeki bazı engellerinin kaldırılması ihtimalidir.

Dün dağda devlete silah çekenlerin yarın devlet kadrolarında veya milletin kürsülerinde yer almasının hukuki yolu mu açılmaktadır?

TBMM ise karar makamı değil, düzenli olarak bilgilendirilecek makam hâline getirilmektedir. İzleme Komisyonunun yetkisi de yalnızca izlemek ve tavsiyede bulunmaktır.

Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Egemenlik, yürütmenin kapalı kurullarına ve örgütle yürütülecek belirsiz temaslara bırakılamaz.

 

MADDE 8: SİLAHLAR TESLİM Mİ EDİLECEK, SADECE BEYAN MI EDİLECEK?

Sekizinci madde, örgüt mensuplarının beraberinde getirdiği veya “beyan ettiği” silah, mühimmat, araç, gereç ve patlayıcıların kayıt altına alınacağını söylüyor.

Dikkat ediniz: “Teslim ettiği” kadar “beyan ettiği” malzemeden de söz ediliyor.

  • Beyan edilen ancak fiilen teslim edilmeyen silah ne olacaktır?
  • Örgütün Irak ve Suriye’deki depoları nasıl denetlenecektir?
  • Silahların seri numaraları, kaynağı ve hangi eylemlerde kullanıldığı araştırılacak mıdır?
  • Balistik inceleme yapılacak mıdır?
  • Teslim edilmeyen silahların bulunması hâlinde süreç kendiliğinden sona erecek midir?

Bunların hiçbiri kanunda açıkça yazılı değildir. Usul ve esaslar daha sonra İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarınca belirlenecektir.

Oysa silah bırakmanın yöntemi, böylesine hayati bir yasada açıkça düzenlenmeliydi.

Birkaç silahın kameralar önünde yakılması veya teslim edilmesi, on binlerce silahlı unsurun ve farklı ülkelerdeki cephaneliklerin tasfiye edildiğini kanıtlamaz.

Türk Devleti beyana değil, eksiksiz ve denetlenebilir teslimata dayanmalıdır.

 

MADDE 9: ALTI AYLIK BAŞVURU, AMA HANGİ ŞARTLA?

Dokuzuncu maddeye göre, düzenlemeden yararlanmak isteyenler MGK kararının yayımlanmasından itibaren altı ay içinde Cumhuriyet başsavcılıklarına veya Kurulun görevlendirdiği kurumlara yazılı başvuruda bulunacaktır.

  • Yazılı başvuru yeterli midir?
  • Kişiden örgütsel bağlarını açıklaması istenecek midir?
  • Emir aldığı ve emir verdiği kişiler sorulacak mıdır?
  • Saklanan silahların yeri bildirilecek midir?
  • Örgütün mali kaynakları açıklanacak mıdır?
  • Kaçırılan, tehdit edilen, haraca bağlanan vatandaşlar hakkında bilgi verilecek midir?

Hayır!

Madde, yararlanmayı etkin pişmanlığa, gerçeğin ortaya çıkarılmasına, mağdur zararının giderilmesine veya Türk Devleti’ne açık sadakat beyanına bağlamıyor.

Kişi yalnızca “Ben bu kanundan yararlanmak istiyorum” diyecek.

Devletine kırk yıldır bağlı yaşayan vatandaşa hiçbir özel ayrıcalık yok; devlete silah çekenin önüne ise altı aylık özel başvuru kapısı açılıyor.

Bu mu eşitlik? Bu mu adalet?

 

MADDE 10: GÖREVLİLERE PEŞİN SORUMSUZLUK

Onuncu madde, verilen görevlerin kamu kurumlarınca ivedilikle yerine getirileceğini belirtiyor.

Ardından çok daha tehlikeli bir hüküm getiriyor:

Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında görev yapan kişilerin, bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmayacak.

Yani daha işlem yapılmadan görevlilere peşinen sorumsuzluk zırhı veriliyor.

Hukuk devletinde yetki varsa sorumluluk da vardır.

Bir kamu görevlisi yetkisini aşarsa, delilleri yok ederse, örgüt mensuplarına kanunda bulunmayan ayrıcalıklar sağlarsa veya kamu zararına yol açarsa neden sorumlu tutulmayacaktır?

Görevin kanuna uygun yapılması başka şeydir, görevi yapan kişiye sınırsız dokunulmazlık vermek başka şeydir.

Bu hüküm, Cumhuriyetin hesap verebilir devlet anlayışına aykırıdır. Yarın ortaya çıkabilecek hukuksuzlukların soruşturulmasını daha baştan engelleme tehlikesi taşımaktadır.

Devlet görevlisini korumanın yolu, onu hukukun dışına çıkarmak değildir.

 

MADDE 11: DERHÂL YÜRÜRLÜK

On birinci madde, kanunun yayımlandığı gün yürürlüğe girmesini öngörüyor.

Böylesine ağır hukuki, siyasi ve toplumsal sonuçlar doğuracak bir düzenleme için geçiş süresi bile tanınmıyor.

Savcılıklar, mahkemeler, ceza infaz kurumları ve güvenlik birimleri aynı gün yeni sisteme geçmek zorunda kalacak.

Mağdurların bilgilendirilmesi, dosyaların tasnifi, silah tesliminin doğrulanması ve örgütün bütün uzantılarının tasfiyesinin denetlenmesi için açık bir hazırlık süreci bulunmuyor.

  • Neden bu acele? Türk Milleti’nden ne kaçırılmaktadır?
  • Şehit aileleri, gaziler, hukukçular ve güvenlik uzmanları neden yeterince dinlenmemiştir?

Devlet yönetimi aceleyle değil, akılla, hukukla ve tarih şuuruyla yapılır.

 

MADDE 12: YÜRÜTME YİNE TEK MERKEZDE

On ikinci madde, kanunun Cumhurbaşkanı tarafından yürütüleceğini belirtiyor.

Teklifin bütününe baktığımızda Meclisin rolü kanunu çıkarmak ve sonrasında bilgilendirilmekten ibaret kalırken asıl güç Cumhurbaşkanlığı merkezli Kurula verilmektedir.

Kurul süreci değerlendirecek, yeni düzenlemeler isteyecek, hak yoksunluklarının kaldırılması için girişimde bulunacak ve kurumlara görev verecektir.

Bu yapı, millî egemenliğin temsilcisi TBMM’yi geri plana iterken yürütmenin alanını genişletmektedir.

Cumhuriyet, kapalı kapılar ardında yürütülen süreçlerin değil; millet iradesinin, açık hukuk kurallarının ve hesap verebilir devlet yönetiminin rejimidir.

 

MESELE TERÖRİSTİN EVE DÖNMESİ DEĞİL, DEVLETİN HUKUKTAN DÖNMESİDİR

Bu teklifin savunucuları “Genel af yok” diyor.

Doğrudur; metinde “af” kelimesi yazmıyor.

Ama soruşturma erteleniyor. Kovuşturma erteleniyor. Kesinleşmiş cezanın infazı erteleniyor. Süre sonunda dava düşüyor. Ceza, çekilmediği hâlde infaz edilmiş sayılıyor. Hak yoksunluklarının kaldırılmasının yolu açılıyor.

Bütün bunlar af değilse nedir? Adını değiştirmek, gerçeği değiştirmez.

Türk Devleti PKK’yı askerî ve güvenlik bakımından iki kez ağır mağlubiyete uğratmıştır. Örgütün hareket alanı daralmış, kadroları etkisizleştirilmiş, Türkiye içindeki silahlı gücü büyük ölçüde kırılmıştır.

Şimdi, sahada kaybeden örgüte hukuk masasında kazanım sağlamak hangi devlet aklıdır?

Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri açıktır:

Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

Bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir. Yargı bağımsızdır.

Devletin görevi, suç işleyeni mensup olduğu örgüte göre ödüllendirmek değil, adaleti herkes için eşit biçimde uygulamaktır.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet; etnik pazarlıkların, silahlı dayatmaların ve örgüt taleplerinin üzerine değil, millî egemenlik ve Türk Milleti’nin siyasi birliği üzerine kurulmuştur.

Terörsüz Türkiye elbette hepimizin isteğidir. Ancak terörsüz Türkiye, teröristin şartlarına göre hukuk kurularak oluşturulamaz.

Terör; örgütün kayıtsız, şartsız ve denetlenebilir biçimde silah bırakmasıyla, bütün uzantılarını tasfiye etmesiyle, finans ve propaganda ağlarının çökertilmesiyle, suçluların bağımsız mahkemeler önünde hesap vermesiyle biter.

Devlet teröristle pazarlık ederek değil, hukuka ve millete dayanarak büyür.

Bugün “geçici ve sınırlı” denilen bu düzenleme, yarın anayasal vatandaşlık, ana dilde eğitim, yerel yönetimlere siyasi özerklik, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi ve üniter devlet yapısının tartışılması için emsal hâline getirilebilir.

Çünkü yedinci madde açıkça yeni adli, idari ve yasal düzenlemelerin önünü açıyor. Demek ki bu teklif bir son değil, başlangıçtır.

 

Bu nedenle bütün siyasi partilere ve milletvekillerine sesleniyorum:

Bu teklif karşısında vereceğiniz oy, sıradan bir kanun teklifine verilmiş oy olmayacaktır.

Bu oy, terör karşısında Türk Devleti’nin hukukunun korunup korunmamasına verilecektir.

Bu oy, şehitlerin hatırasına verilecektir.

Bu oy, gazilerin döktüğü kana verilecektir.

Bu oy, Cumhuriyetin üniter ve millî yapısına verilecektir.

PKK affına “evet” demek, iktidarın bu tarihî sorumluluğuna ortak olmak demektir. Türk Milleti kimin nerede durduğunu görecek ve unutmayacaktır.

Umarım yanılan bizler olalım. Ancak tarih, iyi niyetle yapılan hataları değil, doğurduğu sonuçları yazar.

Ne mutlu Türküm diyene!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!