Bu metin, yazarın üniversite yıllarına dair duyduğu derin özlemi ve o dönemin Ankara sosyal hayatını mercek altına almaktadır. Yazar, kısıtlı imkanlara rağmen teksir notları ve öğrenci kimliği gibi unsurlarla şekillenen eğitim hayatından kesitler sunarak okuru geçmişe götürür. Gençlik Parkı’ndaki sandal sefaları, Atatürk Orman Çiftliği’ndeki köfte ekmek geleneği ve mini golf gibi aktiviteler, dönemin huzurlu atmosferini yansıtmak için birer araç olarak kullanılır. Anlatı, günümüzün karmaşık yapısından uzaklaşarak nostaljik bir yolculuk aracılığıyla toplumsal hafızayı tazelemeyi hedefler. Son olarak yazar, bu kişisel anıları Milli Mücadele ruhu ve bayram coşkusuyla harmanlayarak anlamlı bir veda ile noktalar.
Zafer Bayramı coşkusunu, eski Ankara’nın samimi atmosferini ve öğrencilik yıllarının tatlı telaşını harika bir dille yansıtmışsınız. Metnin özgün ruhunu ve samimi anlatımını hiç bozmadan; noktalama, bitişik/ayrı yazılan ekler ve imla kurallarını düzenleyerek metninizi yayına hazır hale getirdim.
Dünya tarihinin en onurlu mücadelesi olan ve 26 Ağustos’ta başlayan Türk Kurtuluş Savaşı’nın kazanıldığı günlerdeyiz. Bayram günlerine denk gelen her yazımda yaptığım gibi sizleri siyasetin kirli labirentlerine çekmeyeceğim. Bu çirkeften bir iki gün bile olsa uzak kalmanızı sağlamak için hep birlikte nostalji turuna çıkacağız… Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…
Bugünkü nostalji turumuza üniversite dönemimle başlamak istiyorum. Liseyi bitirip kaydımızı yaptıktan sonra en önemli olaylardan biri “Şebeke” idi. Şebeke, bir nevi öğrenci kimliği yerine geçerdi. En önemli fonksiyonu, sinemalara yarı tarifeden girmekti. Bunu değerlendirirken o günleri göz önüne getirin: Televizyon yok, bilgisayar yok, telefon yok… Yok da yok! İnsanların tek eğlence kanalı sinema, o da bize göre pahalı…
Gelelim eğitim faaliyetlerinin nasıl yürüdüğüne. Şimdikiler gibi Web baskı envaiçeşit kitap yok; ders esnasında alınan notlarla yetinmek zorundasınız… Bir de teksir denilen olayımız vardı. O notları tam ve derli toplu olarak bizlere kitap havasında sunan materyaller… Bundan bir tane ele geçiren havalara uçardı; bütün sınıfın can simidi olurdu. İşte burada işin zor kısmı başlar ve daktilosu olanlara bayağı yük binerdi.
Bir keresinde ben de o mesuliyeti aldım. Tek parmak daktilo bilgim ve babamın daktilosuyla mumlu kâğıda neredeyse bir kitap yazdım. Sonrası daha kolaydı: Teksirciye gidip mumlu kâğıda yazılmış metinleri 40, 50, 100 tane çoğaltmak çocuk oyuncağıydı. Bunları sınıfa getirip sipariş verenlere dağıttığınızdaki mutluluk bambaşkaydı…
Yüksekokul hayatı sadece dersten ibaret değildi. Sosyal alanda da şimdikilerin üstünde olduğumuzu zannediyorum. Unutamadığım birkaç şeyi paylaşmak istiyorum: Ankara’da Akay Kavşağı’nın karşısında —şimdiki TBMM’nin önündeki park haline dönüşen yerde— Halkevleri’nin iki katlı küçük bir binası vardı. Bizi ilgilendiren kısmı ise arka bahçesindeki mini golf sahasıydı. Oraya gider, eşli maçlar yapardık. Ben dâhil kimsenin daha önce golfle tanışmadığını söylersem komik sahnelerin oluştuğunu tahmin edersiniz…
Gençlik Parkı, Ankara’nın yegâne eğlence ve dolaşma yeriydi. Okulumuza yürüme mesafesinde olduğundan sık sık ziyaret ederdik… Çay bahçelerindeki semaverler çok hoşumuza giderdi; duruma göre 2, 3, 4, 5 kişilik olanları vardı. Adam başına iki, ite kaka üç bardak çıkardı. Onu demlemek, içindeki köze üflemek çok hoşumuza giderdi. Göldeki kayıklar ayrı bir olaydı; üç veya dört kişi binerek fıskiye etrafında turalardık. Bazen rüzgâr ters esince fıskiye üzerimize, kafamıza yağardı… Bu arada müstakbel eşim olacak sınıf arkadaşımla da ara sıra gittiğimiz, ders çalıştığımız bir parktı Gençlik Parkı…
Bu arada Atatürk Orman Çiftliği’ni (AOÇ) unutmamak lazım. Gerek okul gerek mahalle arkadaşlarımızla sık sık gittiğimiz, sohbetler ettiğimiz bir mekândı. Rahmetli Atatürk’ün evi henüz birebir kopya olarak yapılmamıştı… Külliye yerine, Ankara’nın en prestijli otellerinden Marmara Oteli bütün ihtişamıyla mevcuttu. Köfte ekmek en rağbet edilen şeydi. Şimdilerde de mevcut olan ama farklı bir işletme anlayışıyla çalışan Şençam Lokantası, köfte ve döner ihtiyaçlarımızı karşılardı. O zamanlar yarım ekmek köfte fazla bile gelirdi; çoğu kimse, eşim dâhil, çeyrek porsiyon alırdı… Şimdi bütün ekmek porsiyon bile doyurmuyor. Herhâlde gençken olmayan iştahımız yetmişinden sonra azdı (?) Aman aman, az daha siyasete bulaşacaktım, tornistan…
AOÇ, her türlü mamulü ile her kesime hizmet verecek bir mekândı. Çocuklar dondurma, büyükler ayran içerdi. Bira sevenler, bira fabrikasının siyah birasını içmeden dönmezlerdi… Mekânda bulunan satış mağazasından eve dönerken yoğurt, peynir, süt, yumurta vb. mutlaka alınırdı. AOÇ’ye ulaşmak biraz zahmetliydi… Ulaşım için Cebeci’den kalkıp Lozan Meydanı – Sıhhiye üzerinden Kızılay, Bakanlık ve Eskişehir yolunu takiben seyrek de olsa çalışan 11 numaralı otobüsü beklemek gerekirdi.
Üniversite ve gençlik yıllarımla alakalı bir şeyler yazmaya çalıştım. Daha önceki nostalji yazılarımla çakışmasın diye de gayret sarf ettim. Bahsedilen her konu üzerinden kitap yazılacak hatıralar olmasına rağmen kısa kestik… Sizleri kısa da olsa bir yolculuğa, hatıraların peşine sevk edebildiysem ne mutlu bana…
Şimdilik 30 Ağustos Zafer Bayramı’nızı kutluyor, hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız…











