1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Elem, Keder, Efkâr El Eledir Bizim Hayatımızda

Elem, Keder, Efkâr El Eledir Bizim Hayatımızda

featured

Türk milletinin duygusal ve içli yapısı, hayatlarında hüzün, keder ve efkârın sürekli var olmasını beraberinde getirmektedir. Toplum olarak iletişim kurmakta zorlanan ve meramını doğrudan anlatamayan insanlar, bu eksikliği kaleme sarılıp yazarak veya gözlerle anlaşarak giderme yolunu seçmiştir. Anadolu’nun dört bir yanındaki hanelerde saklı kalan gizli eserler ve nazik mısralar, halkın iç dünyasını ve derin hassasiyetlerini gözler önüne sermektedir. Öte yandan, sözün ağırlığı ve kalp kırma eğilimi üzerine düşünen yazar, toplumun birbirini incitmeden yeniden uzlaşması ve kucaklaşması gerektiğinin altını çizmektedir. Bölünüp ayrışmak yerine birlik ve beraberlik içinde yaşamanın Türk milletinin özüne en uygun davranış olduğu vurgulanmaktadır.

 

Güzel Türkçemiz duygu yüklü kelimelerle örülü.

Bu kelimeler ne denli duygusal bir millet olduğumuzun bir göstergesi.

Türkçemizin zenginlik açısından, mana ve anlam açısından yarışamayacağı dil yoktur yeryüzünde.

Duygusal tarafımızın ağır bastığı doğrudur.

Körkütük âşık olduğumuz…

Kara sevda denen duygulardan kopamadığımız…

Pazara kadar değil, mezara kadar diye dilimizden duygularımızı düşürmediğimiz sır değil.

Bir dokun bin ah işit derler ya hani…

Bizim hayatımızda elem, keder, efkâr el ele, kol kola dolaşır durur.

İçli şarkılara meftun olmamız ondandır.

Arabesk müziğin o bam telinden vuran, gönlümüzü titreten şarkıları neden vazgeçilmez oldu sorusunun cevabı kelimelerde saklıdır.

Türk milleti neden çok sevdi Orhan Babayı, Müslüm Babayı, Ferdi Babayı?

Anlatamadığı, konuşamadığı, ifade etmekte zorlandığı ne varsa onlar konuştular, anlattılar o yanık ve insan ruhuna dokunan sesleriyle.

***

İnsanlar konuşa konuşa anlaşır demişler. Lakin biz konuşamıyoruz. Konuşamamak üzerine de bir kucak dolusu sebep icat etmişiz kendimize göre.

Sözüm ona konuşmaya pek istekliyiz…

Lakin, bana konuş deme de ne dersen de noktasındayız…

Hem Türk’ün Türk’ten başka dostu yok dedik, hem ayrılıklarımıza bayramlarda ve ulvi gecelerde bir çare bulamadık…

Konuşamadık, ortak bir paydada buluşamadık…

Kardeş idik ele döndük / Yıkıp geçen sele döndük… / Kardan tipiden görünmez / Geçit vermez bele döndük…

Meramımızı anlatamamak gibi bir handikabımız var.

Zaten konuşsak bir türlü, konuşmasak bir türlü…

Çok ötelerden beri, konuşanı dinlememek, dikkate almamak gibi harika yollara ve gerekçelere sahibiz.

El ne der, el alem ne der, dosta düşmana, konu komşuya ne cevap veririz, o duymasın, bu duymasın, şu duymasın hatırı var, hatır gönül var, sus, ses etme, zamanı değil diye konuşacak olanları konuşturmama özelliğimiz kendini güncelleyerek bugünlere erişti.

Öyle olunca da…

Kapandı insanlar içine…

Konuşamayan insana ne diye takılırlar?

Al eline kalemi, yaz başına geleni…

Ne yapsın konuşamayanlar?

Aldılar ellerine kalemi, yazdılar başlarına geleni…

***

Şimdi efendim, konuşmak için bir araya gelmeye kalksak, aralara girmeyen kalmıyor.

Yapma diyorlar…

Etme diyorlar…

Bu konuşmanın yeri ve zamanı bugün değil diyorlar…

Konuşursan da ihtiyatı elden bırakma diyorlar… Aman ha temkinli ol, kelimelerini seçerek konuş diyorlar…

Sesini yükseltmesine müsaade etme diye de uyarıyorlar…

Sanki herkes konuşma hususunda uzman…

Lakin, asıl mesele başka…

Konuşulsa akan sular duracak…

Kim ne diyor daha net anlaşılacak. Sular durulacak… Sinirler gevşeyecek…

Barışılacak…

Uzlaşılacak…

Meseleler çözülecek…

Sisler dağılacak…

Konuş amma…

Konuş ancak…

Konuş fakat…

Benzeri girizgâh yapanların niyeti ne dün iyiydi ne bugün iyi…

***

Türk milleti, “Sen sus gözlerin konuşsun…” diye ifade edilen cümlelerle anlatır geçer, döker içini.

Bakışın çağırır beni uzaktan…” der bir başka şarkıda…

Ne yapar konuşamayan?

Gözlerin bakışına manalar yükler, aradığı cevapları gözlere sorgulatır. Gözlerle haberleşir.

Gözler yalan söylemez, söyleyemez, sır saklayamaz diye gözlere öyle ağır bir yük yükler ki mısralar, göz ne yapsın ne desin?

Lakin, göz sevgi denen, sevda denen o yükü kaldırmak için yaratılmıştır der adeta aşıklar, şairler, derdini kâğıda dökmek için kaleme sarılanlar.

Biz yazmayı neden mi daha çok sevdik derler ya hani…

Yazmak bir yerde kendini yollara bellere atmaktan, başını dağlara taşlara vurmaktan iyidir. Derdini yazarsın kâğıtlara, dökersin içini. Kalem ve kâğıdt sırdaşın olur, dert ortağın olur.

Sen yazarsın da bir okuyan olmaz mı sanırsın?

Neler yazdığımdan kimsenin haberi yok derler bir de…

Bir şey yazıldı bir yerlere kondu mu?

Bir bulan olur…

Bir okuyan da…

Amma zamanında…

Amma iş işten geçtikten sonra…

Amma onu yazan terkidünya ettikten sonra…

***

Anadolu’nin birçok hanesi saklı kalmış efsanelerle doludur.

Kimi sevdiğine yazmıştır, kimi kızdığına, kimi uğradığı haksızlıklara, kimi yaşanan bir olaya ettiği isyana, kimi gelin kaynana kavgasına, kimi huysuzluklara, sevgisizliklere, çıkarcılara, iki yüzlülere, içten pazarlıklı olanlara yazıp bırakmıştır bir köşeye.

O satırlar bazen güldürmüş, bazen düşündürmüş, bazen duygulandırmıştır insanları.

Yazıp da kimseyle paylaşmamak ne demektir bilir misiniz?

Kimseyi kırmadan dökmeden oldukça saygılı bir nezaket çerçevesinde olan biteni elinden geldiği kadar kâğıda dökmek…

O satırlar, o mısralar altın değerindedir aslında. Edepsizce tek bir kelâm yoktur o ifadelerde.

Sevgiye saygı vardır, sevene hürmet… Kelimeler cümleler ise baştanbaşa nezaket…

Seven sevdiğine kıyamaz… Toz kondurmaz… Laf söyletmez… İncitmez… Kalbini kırmamak için çırpınır adeta…

Türk milleti konuşamaz çok şeyi…

Ya atar içine… Ya kâğıda döker içindekileri.

Onun içindir ki, Anadolu’da eline kalem değmemiş birine zor rastlarsınız…

Halk Edebiyatı dediğimiz o güzellikte öyle dörtlükler vardır ki, nice âşığa, nice şaire taş çıkartır, parmak ısırtır.

Bir yerlerde saklanan, gün yüzüne çıkmayan şiirler, notlar, mektuplar ve o yazıya dökülen satırlardaki içtenlik, akıcılık, kafiye örgüsü, uyum, kelimeleri kullanmaktaki ustalık kolay anlatılacak gibi değildir.

Anadolu Türk kültürüne ve diline çok şey katmıştır, medeniyetlerin merkezi ve beşiği bir coğrafya olarak.

Türkçemizdeki kelimeler duygu yüklü olduğu kadar, ok misali hedefini bulan, “Yiğidi kılıç kesmez, bir acı söz öldürür…” diye ifade edilen kelimelerle bezelidir.

***

Eskiler söz atını meydana sürmek tabirini kullanırlardı. Söz atı meydana sürüldü mü, sırlar ifşa olur, eteklerdeki taşlar dökülür, meydan adeta dile gelir her bucaktan doğruyu söyle değilse sen bilirsin nidalarıyla inim inim inlerdi.

Meydanda her şey ayan beyan ortaya dökülür müydü?

Dökülmese de meydan mihenk taşıydı. Söz atını ortaya süren meydana çıkma cesaretini gösterdiyse gülü seven dikenine katlanır denir, sözler meydanlara sığmaz taşar, memleketin en ücra köşesine kadar bir şekilde ulaşırdı.

Söz taşı denen tabir ise dünyanın bir çok dilinde yoktur.

Söz taşı kafa göz yarmasa da kalp kırma hususunda pek bir mahirdi.

Hâlâ da öyle…

Sataşanlar, lafı aşırtanlar, lafı dolaştırıp herkesi şaşırtanlar, en olmadık yerde kendilerinden beklenmeyecek kelamlar edenler, lafı tahrik etme, kışkırtma amaçlı kullanarak ortalığı savaş alanına döndürenler aramadığınız kadar çoklar…

Laf taşını bumerang misali kullanırken, o taşın gün gelip kendini de vurabileceğini düşünememek ise laf taşının bir cilvesi…

Mevlânâ, “Ey can, kimseyi kırma. Sözden ağırı yoktur. Beden çok yükü kaldırır ama gönül her sözü kaldıramaz.” demiş yüzyıllar önce…

Yunus Emre de, “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil” demiş yüzyıllar ötesinden…

Biz kalp kırma, kalp yıkma yönüyle kendimizi de bendimizi de aşmış durumdayız.

Bize ne oldu böyle? Buralara nasıl geldik? Kim nazar erdirdi? Kimlerin dolduruşına geldik? Kimden ne duyduk? Kime uyduk?

Dilimiz nasıl bu kadar zehre bulandı da sürekli zehir zemberek konuşan engerek dillilere döndük?

İnsanları incitmemek için özen gösteren o insanlar nereye gittiler?

***

Geldiğimiz nokta iç açıcı bir nokta değil. Bizim konuşmak için aracılara, çok bilmişlere, dilbazlara ihtiyacımız mı var? Akıl çelenler konuşma denen o eşiğin önünde bizi bekletmeye bayılıyorlar. Bizim hayatımızda, elem, keder, efkâr el ele vermiş olsalar da, meselenin özü de özeti de bir araya gelip konuşamamak… Türk milleti artık birbiriyle konuşabilmeli, anlaşabilmeli, bölük pörçük ayrı gayrı olma hali Türk’ün hâli değil. Bize yakışan bir olmak, birbirine kenetlenmek. Hem, Türk’ün Türk’le anlaşamadığı, konuşamadığı nerede görülmüş?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!