Yazar Yusuf Dülger, “Kuruyan Türkiye” başlıklı yazısında ülkenin sadece doğasının değil, aynı zamanda insani, tarihi ve kültürel değerlerinin de büyük bir çöküş içinde olduğunu gözler önüne serer. Çeşitli şehirleri ve köyleri kapsayan seyahatlerinde, tarımsal verimliliğin düşmesini, yeşil alanların azalmasını ve tarihi yapıların terk edilerek bakımsız bırakılmasını acı bir şekilde fark etmiştir. Altyapı sorunları, çevre kirliliği ve köy okullarının kapatılması gibi durumlar, ülkenin hem maddi hem de manevi anlamda nasıl tükendiğinin somut kanıtları olarak aktarılmaktadır. Ayrıca kırsal bölgelerde halkın tarihi ve milli bilinç konusunda yanlış bilgilendirildiği vurgulanarak toplumsal hafızadaki zayıflamaya dikkat çekilmektedir. Yönetimsel ihmaller ve yanlış politikalar yüzünden ülkenin giderek tembelleştiği ve üretkenliğini yitirdiği savunulmaktadır. Sonuç olarak yazar, bu çok yönlü kuruma sürecinin durdurulmadığı takdirde ülkeyi büyük bir felakete ve kaçınılmaz bir yangına sürükleyeceği konusunda uyarıda bulunur.
Kurumak, bir şeyin ıslaklığını kaybetmesi, bitkilerin suyunun, üreme özelliğinin yok olması demektir. Türkiye bu yönüyle kuruyor. Türkiye sadece bu açılardan değil, insani, tarihi ve kültürel değerlerinin kaybı açısından da kuruyor.
İnsan, doğa ve dünya nem, su ve havayla yaşar. Nem, su ve havasını kaybeden her canlı ölür. Milattan 600 yıl önce yaşamış Yunanlı Thales, varlıkların aslının su olduğunu söyler. Kur’an, her canlının sudan yaratıldığını açıklatır.
Türkiye bugün, düne göre daha çok nem/su kaybediyor; ağaç ve yeşillikleri azalıyor, ormanları yanıyor, yakılıyor, kesiliyor. Atatürk’ün çorak ve kuraklık bir arazi olarak devralıp yeşerttiği Atatürk Orman Çiftliği’ndeki çamların bir yarısı kesildi, yerine itibar ve gösteriş için saray yapıldı.
Bu yaz çoktandır görmediğim köyüme gittim. Baktım, okulumuz yıkıma terk edilmiş, diktiğimiz ağaçlar kuruyor. Yeniköy-Taşbaşı-Kuzören-Kınık köylerinin ortak yaylası Çoka’nın suyu bitme noktasına gelmiş, bataklığı çok kirlenmiş. Bu bir insanlık ve kültür kurumasıdır.
31.8.2026 günü Konya’daki evimden çıktım; Polatlı-Ayaş-Beypazarı-Bolu-Nallıhan-Mihalıççık-Gazlıgöl-Afyon gibi yerleri gördüm. Birkaçını özetliyorum.
Altınova Devlet Üretme Çiftliği’nin 45-50 yıl öncesine göre verimi azalmış; et, süt üretimi bitmiş, sadece buğday tohumu üretiliyor. Eski ağaçlar kurumaya başlamış, yenileri dikilmiyor. Bir yetkili, “Memur ve yönetici sayımız işçimizden çok” dedi. Bir üretim yerinin tüketenleri üretenlerinden çok ise, orada sömürü ve kuruma vardır.
31.8.2026’yı 1.9.2026’ya bağlayan geceyi Ayaş İçmece ve Kaplıcalarında geçirdim. Kaplıcanın altyapısı bakımsız. Beypazarı’na giderken soldan, Karaören köyüne saptım. Eskiden bu ve çevre köylarda okul varmış bugün yok; taşımalı sistem var. Köylerimizi köylülerimiz bekliyor, o insanlar okullarla da aydınlatılmalı.
Giderken Keremez Yaylası’na saptım. Yaylada biraz besicilik var. Bu görüntü beni Türkiye’nin üretken, onurlu yıllarına götürdü. Bizi tüketici ve tembel yapan, dağ ve bağlarımızı kurutan politikalara karşı uyanma savaşı vermek zorundayız.

Elverişsiz arazisine rağmen Beypazarı’nın altyapısı güzel. Eğitim Enstitüsü mezunu esnaf bir aydınımızla biraz sohbet ettik. Beyinlerimizin ve yurdumuzun yaşaması için “eğitim, aydınlanma” dedik.
Bolu’ya gelmeden yol kenarındaki köyde (Karaköy) minaresi yamuk bir cami gördüm, köye saptım. Baktım caminin dört tarafı ve temelleri pis su ve balçıklarla kaplı. Telle kapatılan kapısını zorla açtım, içeri girdim. Ahşaptan yapılmış minber ve mihrap, duvarlardaki tabiat resimleri, yazıları nefis mi nefis. Fotoğraflar çektim. Bir evin önünde oturan bay-bayan dört kişinin yanına saptım, caminin durumunu sordum. “Köyde insan az. Cami yirmi yıldır kapalı, tarihi esermiş, yapacaklarmış” dediler. Köy halkı ve ilgililerin bu camiyi kokutmalarından daha büyük bir kuruma olabilir mi?
2-3 Eylül 2026 günlerini Abant Millî Parkı’nda geçirdim. Gölü ve ormanlarıyla nefis bir tabiata sahip olan parkı devlet “özele” işlettiriyor. Gölün çevresindeki yollar bozuk. Ciddi bir nüfusun bulunduğu parkta değil bir sağlık ocağı ve bir sağlıkçı, ihtiyacı karşılayacak bir manav yok. “Piknik alanında ateş yapmak yasak” yazı ve anonsları var ama işletmeciler odun-kömür satıyor, isteyene mangal veriyor.
6 gün Gazlıgöl’de kaldım. Yıllardır açıktan akan lağım suları aynı; koku yayıyor. Belediyenin “şifalı su” diye yaptırdığı çeşmenin zift gibi kararmış mermerleri sorumsuzluğun boyutunu, akıl ve ruhlarımızın komalık olduğunu gösteriyor.
Gazlıgöl’de dinlenirken İhsaniye ilçesi ve Ayazini köyünü (Frig Vadisi’ni) gezdim. Ayazini’nde İsmail … adındaki bir yurttaşımızla tanıştım, uzunca bir sohbet ettik. Yunan işgali, bugünkü köyünüz hakkında bildiklerin varsa anlat dedim.
“Yunanlılar bizim köyü de işgal etmiş. Atatürk’ün askerleri Yunanlıları kovarken bizden esirler götürmüşler. Ekin yığınlarımızı yakmışlar. Yunanlılardan kurtulmak için yığınların içine giren köylülerimiz olmuş, onlar da yanmışlar. Dedem anlatırdı, Yunanlıların götürdüğü esirler arasında dedem de varmış. Yunanistan’da dört yıl esir kalmış. Önceden buradaki Yunan komutanına ekmek vermiş. O komutan Yunanistan’da dedemi tanımış, dedem rahat etmiş, esirlerin takasıyla geri gelmiş. On iki adalar Lozan’da verilmiş…” İsmail …’ya bugünkü bağımsız Türkiye’yi Atatürk’ün önderliğinde kurduğumuzu, adalar konusundaki iddianın yanlış olduğunu anlattım. “Ne bileyim, bize böyle anlatıyorlar” dedi, verdiğim bilgilere teşekkür etti.
Ne acı ki bugün Türkiye’yi yönetenlerin bir bölümünde T.C. ve Atatürk’e karşıtlık, bilerek yahut bilmeyerek Batılılara uşaklık, işbirlikçi Araplara hayranlık var. Böyleleri her yıl Malazgirt’e koşarlar ama bir kere olsun Kocatepe’ye çıkmazlar.
Türkiye; nemini, ağacını, akarsularını, göllerini, insani ve medenî birikimlerini, millî tarih ve millî egemenliğini koruyamıyor. Türkiye kuruyor.
Kuruma belli bir noktaya kadar sürer, ondan sonra yangın başlar. Öyle değil mi?
Yazımın altına Yeniköy (Bozkır) İlkokulu’nun, Karaköy Camisinin, Gazlıgöl’deki atık su ve kirli çeşmenin birer fotoğrafını koyuyorum.
Bir hüküm de siz verin.














