Gecikenler

featured

Mehmet Özkendirci tarafından kaleme alınan bu öykü, hayatta birçok şeye geç kalmışlık hissini ve kaçırılan fırsatların yarattığı pişmanlığı ele almaktadır. Hikâyenin merkezinde yer alan Halide Hanım, ilerlemiş yaşına ve fiziksel zorluklarına rağmen sağlığı için parkta yürüyüş yapmaya karar vererek geçmişin hatıraları ile bugünün gerçekleri arasında bağ kurar. Yazar, modern şehir hayatının betonlaşan yapısını ve insanların bedenleri alarm vermeye başladığında spora yönelmesini eleştirel bir dille tasvir eder. Parktaki farklı insan tiplerini gözlemleyen Halide Hanım, geçirdiği küçük bir rahatsızlık sırasında emekli doktor Fuat Bey ile tanışarak hayatına yeni bir sosyal pencere açar. Bu karşılaşma, yalnızlıkla geçen yılların ardından gelen beklenmedik bir dostluk ve yaşama sevincini simgelemektedir. Metin genel olarak, her şeye rağmen hayata tutunmanın ve insani bağlar kurmanın her yaşta mümkün olduğunu zarif bir dille anlatır.

 

Sabahattin Ali “En kötüsü geç kalmak” derken ne güzel söylemiş. Hayatımız keşkeler deposuna dönerken bu sözlere katılmamak olası mı? Bu geç kalmak; trene, randevuya, mesaiye geç kalmaktan önce hayatta yaşanabilecek onca şey varken bunlara geç kalmak. En acısı da bu gecikme; içinizde onca cevher varken bunu ortaya çıkartamamak, çıksa bile değerinin fark edilmemesi. Keşke bu geç kalışları geri alabilecek saatler yapılsaydı.

Hava yeni yeni ağarırken Halide Hanım bunları düşünüyordu. Aylardır beş yüz metre uzaktaki parkta yürüyüş yaparım diye aldığı spor ayakkabıları dolabının en altında unutulmuştu. Yattığı divandan ellerine tutunmadan kalkmayı denedi, tekrar divana çöktü. Bir zaman dinlendi, ellerinin yardımıyla ayağa kalkıp mutfağa girdi. Dolaptan çıkardığı kayısı marmelatından bir dilim ekmeğine bolca sürdü; yürüyüş parkurunda tekrar şekerinin düşmemesi için… Son kez aç karnına gittiği yürüyüş parkında biraz hızlı yürürken tansiyonu düşmüş, yere savrulmamak için son anda tutunduğu ağacın etrafında üç tur atmıştı. Her kayısı marmelatı ve reçeli yapışında aklına rahmetli babası gelir, hüzünlenirdi. Bir de küçük bahçelerinde ağaçtan elleriyle topladığı kayısılarla yaptığı pestiller gelirdi. Kevgirden geçirdiği kayısıları altını yağladığı iri bir tepside toplar, tam kurumadan tele asardı. Teldeyken kurumasını beklemez, gelip gidip yer bitirirdi. Şimdi kayısı bahçeli evler betona teslim olmuş, yapılan pestillerin tadı kalmamıştı. Kayış gibi pestilleri yiyecek sağlam dişler de yoktu üstelik.

Eşofmanlarını giyip, telefon ve cüzdanını alarak beşinci kattaki asansörün düğmesine bastı. O saatlerde asansörler genelde boştu. Asansör aynasındaki görüntüsü, kendisine “Bu yaşta spor yapmak neyine, ayakta bile zor duruyorsun, eve dön” derken üçüncü kat düğmesine basılmıştı bile. İçeri giren komşusu uykulu gözlerle Manidar Hanım‘a bakıp konuştu:

Günaydın komşum. Spora mı gidiyorsunuz? Ne güzel, bizler gün boyu bir koltuk üzerinde göbek büyütüyoruz. Emeklilik gelse de sizin gibi spora başlasak.

İnsanoğlu bir tuhaf; kemikleri, kasları sağlamken yapmadıkları sporu bedenleri her gün alarm verirken yapacaklardı kendisi gibi. İyi günler dileyip ayrıldılar. Duvar kenarlarından ayrılmadan küçük, yavaş adımlarla parka kadar yürüyüp en yakındaki banka oturdu; biraz nefeslenmek ve dizlerine batmaya başlayan çivilerden umutsuzca kurtulmak için. Parkurda kimler yok ki… Hepsi de bir hikâye, hatta romana konu olabilecek tiplerdi. Onun dikkatini en çok çeken; kara çarşafa bürünmüş, boyundan fazla kalça genişliği olan, hızlı hızlı yürümeye çalışan bir kadındı. Kadının geniş kalçaları, üzerine birer tane köşe yastığı bağlanmış gibi her adımda yukarı aşağı, sağa sola dönüyordu. Kendisi gibi çok az sayıdaki insan parkurda sıklıkla oturma molası veriyor ya da spor aletleri bölümünde oturarak pedal çeviriyordu. İçlerinde karşılıklı pedal çevirmeyi unutup koyu bir sohbete dalan çoğu kadın vardı. Bunlar yavaş yavaş pedal çevirirken kaybettikleri kiloları geri almak için kışın çekirdek çiğneyen, yazın dondurma yalayan tiplerdi. Hafif bir rüzgârın yana devireceği dal gibi bir kız, mola verdiği anlarda önünden tur üstüne tur bindiriyordu. Bir de kaslı ayak ve kollarıyla bu parkın devamlı müdavimlerinden olduğu belli sportmen bir kadın vardı. Yere serdiği bez üzerinde sırtüstü yatıp, kısa şortu kalçasının bitimi kadarken bacaklarını yana doğru sonuna kadar açmaya çalışıyordu. Bu hareketleri yapmak için parkın ortasında onca erkeğin gözü önünü seçmek yerine evini neden tercih etmezdi? Erkekler yan gözlerle onu süzerken birçok hemcinsi her görüşte onun hesabına utanır, uzunca bir lâ havle çekip orayı terk ederdi.

Günler, geceler, haftalar, aylar hatta yıllar pencere kenarında Azrail’i beklerken o gün yaşantısına bir erkek girecekti. Tekrar yürüyüş parkına dönmüş, yavaş ve kısa adımlarla yürümeye çalışırken önünden fırlayan bir kedi, leopar hızıyla yan tarafta yiyecek bir şeyler arayan serçe sürüsüne daldı. Ağzında küçük bir serçeyle ilerideki ağaç altına çöküp bir suçlu gibi ona bakıyordu. Halide Hanım gördüğü bu sahne karşısında geri geri giderken arkasından uzanan bir çift el sayesinde düşmekten son anda kurtuldu.

Hanımefendi, tansiyonunuz düştü sanırım. Lütfen koluma tutunun, şu kamelyaya götürmeme izin verin.

Halide Hanım’ın tenine babasının elinden başka erkek eli değmemişti. İçi ürperirken yabancı ellerden kurtulmak istese bile ayakta duracak gücü yoktu. Çaresiz, en yakın kamelyaya kadar kol kola gittiler. Yabancı, “Siz biraz soluklanın, ben yakındaki kafeden şekerinizi yükseltecek bir şeyler alayım” deyip hızlıca uzaklaştı. Biraz sonra tepesinde saç kalmayan, enseden topuzlu, atletik yapılı bir bey elindekileri masanın üzerine bıraktı:

Şimdi kendinizi daha rahat hissedeceksiniz. Sizi daha önce birkaç kez gördüğümü hatırlıyorum. Son gördüğümde şekeriniz düşmüş olacak ki ağaca tutunup dönerken yere düşmekten kurtarmıştım. Ne tesadüf değil mi? Ne demişler: İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş… Adım Fuat, askeriyeden emekli doktorum. Kızım da dahiliye doktoru. Sizin için bir randevu almamı ister misiniz?

Küçük bir ziyafet sofrasını andıran masada yok yoktu. Halide, sıcak ve bol susamlı simit üzerine biraz eritme peynir sürdükten sonra portakal suyunu yudumladı. Her lokmada kendini biraz daha topluyordu.

Başka bir isteğiniz varsa söyleyin lütfen Hanımefendi.

Teşekkür ederim. Fakat masada bir şey eksik değil mi Fuat Bey? Mesela kuş sütü.

Fuat kısa bir şaşkınlıktan sonra, “Henüz sağılacak bir kuş bulamadım, bulursam söz ilk size getireceğim” deyince gözlerindeki gülümseme dudaklarından taşıp yan kameriyeye kadar ulaştı. Uzaktan bakanlar “İşte aşk bu olmalı, ilk günkü gibi…” derken inceden bir iç çekiyorlardı.

Adım Halide… Emekli müzik öğretmeniyim.

Ne güzel, ben de klasik müzik tutkunuyum.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!