1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Uğurlar Olsun Temmuz…!

Uğurlar Olsun Temmuz…!

featured

Bu deneme, savaş, enflasyon ve ekonomik belirsizliklerin gölgesinde geçen bir Temmuz ayının toplumsal ve bireysel etkilerini ele almaktadır. Yazar, küresel çatışmaların ve hayat pahalılığının yarattığı karamsar atmosferi, halkın geçim sıkıntısıyla verdiği mücadele üzerinden eleştirel bir dille yansıtır. Temmuz ayı, vaat edilen refahın aksine beklentilerin karşılanmadığı, emeklilerin ve dar gelirlilerin sesinin duyulmadığı bir dönem olarak betimlenir. Yazıda, gerçek kayıpların ve yoksullaşmanın göz ardı edilip yapay gündemlerin öne çıkarılmasına yönelik sitem dolu bir toplumsal analiz sunulur. Metin boyunca kullanılan düşme metaforu, hem piyasalardaki dengesizliği hem de halkın alım gücündeki sert gerileyişi etkileyici bir üslupla özetler. Nihayetinde bu eser, zorlu bir ayın ardından duyulan yorgunluğu ve geleceğe dair duyulan derin kaygıyı ifade eder.

 

“Seninle başım dertte…” diye bir şarkı vardı…

Ona nazire yapmak lazım bugünlerde…

“Seninle başım dertte savaş, ne yapsam bilmiyorum” diye garip bir yerlerdeyiz.

Kim ne derse desin…

Savaş uzadı…

Kabak tadı verdi…

Kim muradına erdi, ermedi…

Ekonomiler altüst…

Hürmüz Boğazı açıldı, kapandı…

Yok, bombalandı…

Petrol uçtu, altın çakıldı, dolar kendine uygun bir zemin arıyor.

Fakiri fukarası çok ülkelerin beli doğrulacak gibi değil.

“Kimin umurunda?” sorusuna ne aldıran var, ne “Ne diyorlar?” diye merak eden, hatta merak ediyormuş gibi yapan…

Savaş bir kapan…

Savaş bir cendere…

Savaşa fiilen katılmayan ancak savaş bölgesine yakın olan ülkeler bu kapan ve cenderelerin tehdidi altında.

Savaş uzadıkça; insanlar, milletler, devletler yakalandıkları bu kapan ve cenderelerde çırpınıyor.

Savaş, enflasyonun arayıp da bulamadığı bir ortam…

“Temmuz bu ortama oldukça denk düşü, münasip düştü” diyenlerin ağzı kulaklarına varıyor.

Savaş yaktı, temmuz yaktı, yakan yakana…

Sonrası: “Ben yakmadım, yakanı görmedim, haberim yok…”

***

Savaşın belirsiz, acımasız, vicdani ve insani değerleri görmezden gelen ortamında enflasyon ve temmuz kol kola girdiler; bütün bir ay halay çektiler dosta düşmana karşı…

Bir havai fişek atılmadığı kaldı…

Belki atıldı da biz göremedik…

Kimilerine göre savaştan ne kazandıklarını kutladılar açık etmeden; kimilerine göre tatili kutladılar sahillerde yıldızı çok otellerden; kimilerine göre enflasyon hakkında söylenenler, kimilerine göre de temmuz ayının iklimindeki değişkenlik kutlanmaya değerdi…

Abartılar ister istemez kendini saklayamayınca “yalan” dendi…

“Kutlamalar olabildiğince basit ve sıradan bir çerçeve içerisinde gerçekleşti” dendi…

“Eğlenmek ne zamandan beri hoş görülmeyen bir şey oldu?” dendi…

Ardından “Bak” dendi, “Temmuz da enflasyon da gücendi…”

Kalpleri kırıldı…

“Ya bizim kalbimiz?” sorusuna ise ne aldıran, ne dönüp bakan, ne de cevap veren oldu…

Ne diyorduk?

Savaş uzadı…

Kalmadı Orta Doğu’nun, İran’ın, Lübnan’ın tadı…

Temmuz’da tek güzel şey, İspanya’nın futbolda ikinci kez dünya şampiyonu olmasıydı.

Yamal’lı [Lamine Yamal] İspanya, Messi’li Arjantin’i sahadan sildi attı diye konuştu yorumcular. Filistin savunuculuğunda en ön sıralarda olan İspanya’yı çılgınca alkışladı Filistinliler. Ve bir parça da olsun teselli oldular İsrail zulmüne karşı.

Keşke, Çin zulmüne karşı Doğu Türkistanlı Uygur kardeşlerimiz de teselli olabilecek bir şeyler bulabilselerdi.

***

En zor şey telaffuz…

Sanırsınız hava buz…

Oysa ay, en sıcak ay olan Temmuz…

Sıcakta üşümek, üşüme nöbetleri geçirmek ne mi?

Temmuz’un marifeti…

“Dillere düşeceğiz seninle…” diyor Temmuz o şarkı gibi…

Dillere düşen ne kendi, ne enflasyon…

Dillere düşenler sokaktakiler…

Meydandakiler…

“Duyun bizi, görün bizi” diyenler…

Duyulmayanlar, görülmeyenler…

Temmuz tereyağından kıl çeker gibi sıyrıldı; çekti çıkardı kendini.

Pirüpak, tertemiz oldu…

Bu temmuzun yaşattığı mevsim bile bir tuhaftı…

Gök gürültülü sağanak yağışlarla çok yağmurlar yağdı, seller bastı, fırtınalar koptu, sıcaklık yaktı kavurdu; arada temmuz zamları oldu, veriler açıklandı…

Üç kuruştu zam farkı, ara zam seyyanen bitmeyen şarkı…

Beklentiler aralara kaynadı gitti…

***

Sağ olana temmuz çok…

Bu Temmuz da geçer…

Şunun şurasında kaldı birkaç gün…

“Aşkın kanununu yazsam yeniden, kimi ümitleri sel alır gider…” demiş şair…

Ümitleri Temmuz’da yaşanan seller, yapılan açıklamalar aldı gitti; Aralık ayının önüne bıraktı.

“Çal kanunum çal / Derdini söyle bana…” şarkısını hiç dinlemediniz galiba?

Kanun diyor ki;

“Çileli başım gibi / Gönül sırdaşım gibi / Akan gözyaşım gibi / Çağla kanunum artık”

Kanun deyince aklınıza maddeler falan gelmesin.

O kanun başka, bu kanun başka…

Bu kanun musikimizin saygın müzik aletlerinden biri.

Gerçi şarkıda da kanuna “Derdini söyle bana” denmiş amma…

Biz, “Derdini söyle bana…” diyecek olanları arıyoruz kendimizi bildik bileli…

Attık kendimizi meydanlara…

Gören yok…

Duyan yok…

Bizden haberleri yokmuş gibi haller, açıklamalar…

“Derdini söyle bana” diyecek yok mu diye bekliyor emekli…

Fakir fukara, garip yoksul, kimsesiz…

***

Ne unumuzu eleyebildik ne de eleğimizi asıp sırtımızı bir yerlere yaslayabildik…

Mazot geçen gün seksen lirayı aştı…

Soğan da öyle…

Patates de soğanın yarısından az fazla bir yerlerde dolaşmaya başladı.

Bize gelince önce dilimiz, sonra ayaklarımız dolaştı…

Gözlerimiz bulanık görmeye başladı.

Düşeyazdık…

Hem de düz yolda…

Asfaltta ayak kayar mı?

Ayak bu…

Kayacaksa kayar…

Ayak kayması adamı elden eder, ayaktan eder, kafa göze darbe gelir, yüzükoyun yere kapaklanmak da var, varıp bir yere çarpmak da, bir yerlerden aşağıya uçmak da…

Ayağınızın kaydığı yerle alakalı birçok olası tehlike…

Aman efendim, temmuz ayında düşen çok…

Adı büyük Kozanoğlu biz olduğumuzdan, düşüşün hikayesi yine üstümüze kalıyor.

Yalandan düşenleri anlatan yok…

Ne demişlerdi o yalandan düşenler için?

“Kafası gözü yarıldı” dediler; var mı kafasında yüzünde sargı gören, yara bere izi taşıdığına dair en ufak bir emare?

Gören yok…

Lakin “Gördüm” diyen yok…

“Yara bere izi varmış, çabucak geçmiş” diyen çok…

“Yalanın batsın yalancı” diye böyle anlatımlara diyorlarsa da bu anlatım yalandan düşenlere göre değil.

Düştü diye davul çalınanlar vardı ya hani Temmuz’da…

Hoparlörler “Öyle bir düştü ki!” diye sabahtan akşama kadar gelene geçene duyurmadılar mı?

İnanın çok gücendik…

Hatta gönül koyduk…

Biz düştük gören olmadı, duyan olmadı, bizi çekip haber yapan olmadı; lakin yalandan düşenin peşine düşmeyen kalmadı.

***

Uğurlar olsun temmuz…

Savaş uzadı…

Bizim de geçimle ilgili olan savaşımız fena uzadı… Temmuz’da düştük, şaştık, kaç kereler kapaklandık… Temmuz bu sene düşme ile anıldı.

Ne varsa “düştü” diye anlatıldı.

Sanırsınız kırmızı et düştü…

Beyaz et ona eşlik etti…

Düşen ne mi?

İkinci el…

Hayat ikinci ele düştü…

Pazar tezgahlarında son kalan birkaç kilo sebze meyve… Gitti gidiyor, akşam pazarı muhabbeti…

Temmuz’un dikkate aldığı, “Yeminle düştüm” dediği anlar o anlar… Yemin etse başı ağrımaz mı? Ağrımaz…

Temmuz, ikinci eli birinci ele yaklaştırıp bu yaklaştırmanın üstünden ahkam kesiyor.

Felek sırtından kurban keser misali… Biz de sorup duruyoruz: Temmuz’da her şey düştüydü ya hani…

Başka ne düştü? Ne kadar düştü? Nereye kadar düştü?

Bir düşme hikayesidir sürüp gidiyor. Asıl düşeni merak eden yok, gören yok, duyan yok…

Gerisi lafıgüzaftan ibaret bir düşme anlatımı.

Nasıl olsa senin de gerçekleri anlatmaya niyetin yok temmuz. Hem de hiç olmadı…

Uğurlar olsun temmuz, uğurlar olsun…!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!