Bu köşe yazısı, ekonomik kriz ve yüksek enflasyon kıskacındaki toplumun çaresizliğini “sonra” kavramı üzerinden derinlemesine ele almaktadır. Yazar, siyasilerin ve karar vericilerin halkın acil ihtiyaçlarını sürekli ileri bir tarihe ertelemesini sert bir dille eleştirirken, bu kelimenin artık bir umut ışığı değil, belirsizlik ve oyalama aracı haline geldiğini vurgulamaktadır. Geçim derdiyle boğuşan insanların taleplerinin cevapsız kalması ve vaatlerin gerçekleşmemesi, toplumda büyük bir hayal kırıklığı ve güven kaybı yaratmaktadır. Ekmek kuyruklarından hastane randevularına kadar hayatın her alanına sirayet eden bu erteleme kültürü, vatandaşın nefes alamaz hale geldiği kasvetli bir tabloyu tasvir etmektedir. Nihayetinde yazı, çözüm üretmek yerine zaman kazanan otoriter yaklaşımların yarattığı toplumsal tahribatı trajikomik bir üslupla gözler önüne sermektedir.
Kredi kartıyla ekmek alanların sayısında patlama yaşanıyorsa…
Gıda enflasyonunda Suriye’nin de gerisinde olduğunuz konuşuluyorsa…
Akaryakıta yine zam gelmiş, mazotun litresi seksen lirayı aşmışsa…
Ne diyeceğiz?
Ve sonra…
Ondan sonra mı?
Ne kaldı sonra faslına?
“Nefes alamıyoruz artık” diyen diyene…
Duyan var mı?
Keşke olsaydı…
Ya sonra?
Sebze, meyve, üst baş aklınıza ne gelirse almış başını gidiyor.
Diyorlar ki: “Sizin meselenize sonra bakacağız.”
Sonranın zaman aralığı derin…
“Şu aydan sonra, bu aydan sonra” benzeri cılız açıklamalar da yok değil…
Verilen sözler tutulmamaya devam ediyor. Söz verenler sözlerinde durmuyorlar. Aylarca maaş alamayan insanlar ne yapar?
“Yandım” diye atıyorlar kendilerini sokağa…
İnsanlar, “Savaş bizim değil, dolar bizim değil…” diyorlar.
Nedir bu çektiğimiz?
Bize uzun yıllardır umut diye dağıtılan “sonra” hayal kırıklığından başka bir şey değil. Üstelik yalandan bile olsa gönlümüzü alan da yok.
***
Sonra gerdi insanları… Diyorlar ki: Sonra, ipe un sermedir. Bir yerde baştan savmadır. Sonra kelimesinin içinde ümit yoktur. Hatta ümit kırıntısı bile yoktur…
Akıbeti meçhul, keyfe keder bir ötelemenin karşıki dağlardan el sallaması gibi bir şeydir sonra…
“Sonra dedim ya” diyen işgüzarların…
“Sonra dedik ya” diyen merhametsizlerin…
Sonra kavramını sürekli eğip bükenlerin gözbebeğidir sonra…
Bu kapı çözüm kapısı değil…
“Boşuna gelmişsin” diyenlerin kapıyı neredeyse aralık bile bırakmadığının bir ifadesi sonra.
“Sonra dedi ya, anlamadın mı; sonra bir bakacakmış, daha ne istiyorsun?” diyen, o “sonra” diyenlerin goygoycuları, çevreleri, destekçileri sonra kelimesini öyle bir allayıp pulladılar ki ellerine hâlâ su döken yok…
Sonranın sonu gelmez, yoktur da aslında…
Sonranın peşine takılanların, sonra girdaplarında nasıl kaybolduklarını, bir daha onları bir görenin olmadığını anlatanları da dinleyen, hatta inanan olmadı.
Sonra… Ve sonra… Ya sonra… Daha sonra… Daha daha sonra…
Dahası milattan sonra…
“Bu bir milattır, bundan sonra…” diye cümleler kuran o kadar çok yalancıyla yüz yüze geldik ki…
Onların ne sonrası bitti ne de tükendi…
***
İnsanlar bir şeylere inanmak, güvenmek, tutunmak istiyor.
“Sonra” dedi…
“Sonra gel” dedi…
Gelmenin, gitmenin ve de sonra kelimelerinin bittiğini, tükendiğini gören var mı?
Bana “sonra” demişti.
Daha kimlere demedi ki…
Sonra, yalancıların cankurtaranı…
Suya düşse can simidi.
Yolda kalsa, önünde her araba duranı…
Açım dese, hesabı ödeneni…
Memleketi turlasa, eli cebine varmayanı…
Sonrayı sevmeyen yok…
Sonra, siyasilerimizin gülü…
Dağıtmaktan yorulmadığı…
Rahmetli Orhan Veli’nin bedava dediklerinden…
Hani “Hava bedava, yağmur bedava, çamur bedava” diyordu ya…
Sonra kelimesi de öyle bedavanın önde gideni…
***

Sonra kavramından neden vazgeçemediğimize gelince…
Nedeni, sonra gibi bir belirsizliğe vurgun olunması…
Neden yok, niçin yok, ortada bir sebep yok.
Nasıl bir sevmek bu?
Anlayabilene aşk olsun…
Herkes için ayrı yaldızlı, cafcaflı sonralar var.
Göze hitap eden…
Göz boyayan…
Arkası gelmeyen…
Sonuçlanmayan…
Sonrayı vefakâr falan sanıyorlar…
Sonra, insanı eşikte dahi bekletmez.
Sonra, ötelemenin daniskası aslında.
Sonra, “Düşünürüz” der, çeker gider…
“Sonra demedim mi?” diye kızar bile…
“Sonra dediysem vardır bir bildiğim” diye rest çekmesi de vardır.
Sonra, belirsiz bir takvim gibi.
Günü yok, hafta arada kalmış, ay kayıp…
Yıl, bir sonraki yıla kolay geçmek için bir sıçrama tahtası misali bir şey. Belki de ta kendisi…
***
Seçimden sonra, önümüzdeki haftadan sonra, bir ay sonra… Sonra, bitmez tükenmez bir hazine adeta…
Adamın beli iki büklüm; ağrı, sızı aramadığınız kadar, cümle kronik rahatsızlık mevcut. Taksi tutup getirmişler hastaneye, yatak yok; randevu veriliyor, aylar sonrasına…
“O ayın on beşinde sabah saat sekizde burada ol, gel beni bul” diye de tembih edilmesi meşhur…
Ve sonra.
Hasta sizlere ömür…
Sonra, müşkülpesent değildir zaten…
Hesap tutmaz ne kalmış ne bitmiş, kim nereye gitmiş, kim ölmüş, kim nerede yıkılmış kalmış, kim bayılmış, kime ne çarpmış…
Sonra diye elini sallar geçer…
Bakmaz, durmaz, sormaz, aklını yormaz…
Fakirin fukaranın hâli ne bilmez, merak etmez, kapısına varmaz, kapısını çalmaz…
Sonra der geçer, bir daha da görebilene aşk olsun…
Malum dokuzuncu aydayız…
Sene sonu görünmeye başladı.
Bu arada zam, oran, rakam, enflasyon, veri sonrası bol cümlelerin arasında sessiz sakin bekliyorlar.
***
Eylülden sonra ekim, kasımdan sonra aralık…
Ne var aralıkta?
Tevatür var, rivayet var, açıklama üstüne açıklama var…
Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanacak; anlaşılamadı mı, iş Hakem Kuruluna gidecek, sonra 31 Aralık gününe kadar kesinleşecek.
O ne?
Asgari ücret zammı…
Sonra 1 Ocak’tan geçerli olacak.
Ne zaman ellerine zamlı maaş geçecek?
Bir ihtimal ocakta… Olmazsa ocak sonrası şubatta.
Ha gözünü sevdiklerimiz… İnsanlar o sonra, bu sonra, şu sonra diye diye bir koca yıl beklemediler mi?
“Sonra demiştik ya…” Açıklama daha sonra…
Bayıldık biz bu sonraya… Esnek bir kavram… Pilav gibi su kaldırması bayağı bir iyi.
Sonranın “Bu, sonra” deyip kestirip atması Bülent Ersoy’un o meşhur “fevkaladenin fevkinde” ifadesine sizce de denk düşmüyor mu?
Sonra kelimesi buz gibi… İnsan üşüyor… Sonra da kara kara düşünüyor…
Seçimden sonra bir şeyler olur mu diye…
Seçim eşittir geçim değil elbet… Öyle düşünenler sükûtu hayale o kadar çok uğradılar ki konuşacak halleri yok.
Ara zam vardı mesela… Refah payı… Seyyanen…
Açlık ve yoksulluk sınırlarının altında olmayacaktı maaşlar…
Ne dediler?
Sonra…
***
“Enflasyon düştü, kontrol altında, hayat standartlarımız şikâyet edilecek boyutlarda değil, her geçen gün daha da iyiye gidiyoruz.
Farkındayız, biliyoruz, takip ediyoruz, sizi çok seviyoruz.”
Ve sonra…
Okullar açıldı bugün. Bir kucak dolusu çözümsüzlük. Neden, niçin, nasıl saçıldı sokaklara, caddelere…
Ya sonra?
Sonralara batmıştık ya boğazımıza kadar…
O kadar laf yine bir ekmek etmedi, maaş kiraya yine yetmedi.
Emekli attı kendini sokağa; asgari ücretli, “Beni eylül ayının yıprattığı kadar hiçbir ay yıpratmadı” diye duvarlarla konuştu.
Derdine çare bulamayanlar sokaklarda kendi kendine ne dediğini bilmez bir hâlde söylenip durmaya başlayalı çok oldu.
Bakan yok, gören yok, duyan yok…
Hâlâ “sonra” sesleri yankılanıyor.
Biz bizden gittikten, yok olup bittikten sonra…











