Modern kapitalist sistem, bireylerin nesnelerin ardındaki çıplak gerçeği görmesini engellemek için Hale Etkisi gibi göz alıcı illüzyonlar ve parıltılı simülasyonlar üretir. Bu büyüleyici atmosfer, insanları kolay zenginleşme vaatlerine ve hayali finansal fonlara karşı savunmasız bırakan psikolojik birer fare kapanı görevi görür. Sistem içindeki prestijli unvanlar ve şatafatlı yapılar, aslında arkalarındaki büyük riskleri ve karanlık gerçekleri gizleyen estetik birer örtü niteliğindedir. Bu ihtişamlı çemberin dışında kalan sıradan vatandaşlar Şeytan Etkisi ile sürekli şüphe ve denetime maruz kalırken, kriz anlarında tüm faturayı ödeyenler ise hayallerin peşinden koşan küçük yatırımcılar olur. İnsanlar bu tuzaklara saf olduklarından değil, modern dünyanın tekinsizliğinden kaçıp konforlu bir rüyaya dahil olma arzusundan ötürü gönüllü olarak kapılırlar.
İçinde yaşadığımız simülasyonda; sevdiğimiz, arzuladığımız ya da bağlandığımız şey nesnenin kendi dolaysız gerçekliği değil, onun etrafına ördüğümüz, kusurlarını örten ve ona biriciklik kazandıran fantastik tül perdedir. Bu perde çekildiği ya da yırtıldığı an, geriye yalnızca nesnenin ham, tekinsiz ve sıradan çıplaklığı kalır.
Kişisel ilişkiler dışında kurumsal unvanların şatafatlı illüzyonundan, prestijli kulüplerin üyelik kartlarına ve finans sektörünün yüksek koridorlarında dolaşan o gizemli fon vaatlerine kadar modern sistemin pek çok alanı, tam olarak bu tül perdenin; yani bilişsel psikolojinin son derece steril bir terimle Hale Etkisi (Halo Effect) dediği o efsunlu ışık çemberinin üzerinde yükselir.
Peki ama nedir bu Büyülü Işık? Psikoloji ders kitapları size Edward Thorndike’ın 1920’de ordu üzerinde yaptığı deneyi anlatır. Bir askerin üniforması jilet gibiyse komutanı onun zeki, ahlaklı ve keskin nişancı olduğuna inanma eğilimindedir. Zihin, gözün gördüğü tek bir olumlu baskın niteliği (örneğin kusursuz bir dış görünüşü) alır, onu öznenin bütün varlığına yayar ve diğer tüm eksikleri o parıltıyla örter. Bilişsel bir kestirme, zihinsel bir genelleme, bir “zihin tembelliği”… Ne kadar masum ve teknik bir psikoloji kavramı, değil mi? Oysa psikanaliz ve radikal eleştiri bize bambaşka bir şey söyler. Thorndike’ın laboratuvarda tespit ettiği bu eğilim basit bir algı hatası değildir; geç kapitalizmin hakikati ikame etmek, boşluğu ambalajlamak için kullandığı en temel ontolojik aygıttır.
Eski bir fıkra vardır. Yaşlı bir fare, genç fareye peynir kapanını gösterip uyarır: “Eğer bir yerde hiç emek harcamadan, çabalamadan duran bedava bir peynir görüyorsan, o peynir sadece ikinci fare içindir!” Çünkü mekanizmayı ilk kuran ve ilk adım atan bedelini öder; arkasından o açgözlü körlükle koşan topluluk ise kapanın altında kalır. Kolay zenginlik vaatleri de tam olarak böyle bir fare kapanıdır.
Ne var ki bu kapanların mimarisi hiçbir zaman eşitlikçi değildir; zira o parıltılı tiyatronun tüm maliyeti, günün sonunda hep en alttakilerin sırtına yüklenir. Büyük aktörler, şöhretli isimler veya devasa fon yöneticileri bu illüzyondan ya bir “prestij payı” alarak ya da zamanında sıyrılarak kurtulurken; fırtına koptuğunda asıl enkazın altında kalanlar daima küçük yatırımcılar, birikimini bir üst lige taşıma hevesindeki küçük balıklardır. Ağ, balina için yırtılacak veya esnetilecek kadar gevşektir; ama küçük balık için kaçışı olmayan ölümcül bir kafestir. Seçkinler kulübüne dâhil edilme hayaliyle o parlak ışığa çekilen küçük sermaye, tiyatro bittiğinde ışıklar söndüğü an sahada yalnız kalan tek kurbandır.

Küresel ölçekte sıkça tanık olduğumuz, milyonlarca doların buharlaştığı meşhur özel fon dolandırıcılıklarını veya finansal felaketleri hatırlayın. Herkes şu soruyu sorar: “Bu kadar deneyimli, dünyayı gezmiş, milyon dolarları yöneten insanlar nasıl oldu da ıslak imzalı uyduruk bir kâğıt parçasına, hiçbir resmî kaydı olmayan hayalî bir fonda paralarının çoğalacağına inandı?” Ana akım yorumcular bunu “açgözlülük” ya da “finansal okuryazarlık eksikliği” diye kestirip atar. Ne büyük sığlık! Olayın merkezinde açgözlülükten ziyade bu büyüleyici auranın yarattığı toplu bir hipnoz vardır. Devasa bankaların yüksek düzeyli unvanlarına sahip, lüks kulüplerde boy gösteren, dönemin efsanevi isimleriyle fotoğraf veren figürler ve kurumlar karşısında o parıltı çalışmaya başlar. Bu isimler en tepedekilerin parasını yönetiyorsa, bu sistemin içinde rüştünü ispatlamış seçkinler de varsa ve en lüks plazaların özel odalarında kahve ikram edilerek bu sözleşmeler imzalanıyorsa… Toplumsal sanrı, size yalan söylendiğinde değil; yalanın arkasındaki estetik ve sosyal kusursuzluk yüzünden o yalanı satın almaya gönüllü olduğunuzda işler. Bedava peynirin kokusu, kapanın demirini görünmez kılar.
Bu ideolojik hare; bir nesnenin ya da öznenin tek bir pırıltılı niteliğini (saygın çevre, banka amblemi, şöhretlerin varlığı) alıp, onun geri kalan tüm denetimsizliğini ve mantıksızlığını örten devasa bir battaniyedir. Kurbanlar fona veya matematiksel kârlılığa değil, o fonun etrafında kurgulanan “seçkinler kulübüne dâhil olma” düşsel fonuna âşık olurlar. O hülyaya âşık olduğunuzda, ıslak imzalı uyduruk bir kâğıt parçası size fon açıklamasından daha kutsal gelir.
Elbette sistemin bu pırıltılı yüzü olduğu gibi, bir de onun karanlık ikizi vardır: Boynuz Etkisi / Şeytan Etkisi (Horn Effect). Bir yanda hiçbir resmî denetimden geçmeyen fonlara milyon dolarları “sözlü güvenle” yatıran seçkinler… Diğer yanda ise banka gişesinde mütevazı bir kredi için yedi sülalesinin dökümü istenen, evrakında tek bir virgül eksik diye sistem dışına itilen sıradan vatandaş. Auranın kapsama alanında değilseniz, sistem size “potansiyel risk veya suçlu” gözüyle bakar (Horn Effect). Eğer ışık çemberinin tam ortasındaysanız, sıradan bir bavul dolusu nakit para bile “özel ve ayrıcalıklı bir finansal işlem” zırhını kazanır.
Bize hep bu algı tuzaklarına düşmemek için “farkındalık”, “sorgulama” ve “finansal okuryazarlık” tavsiye edilir. Tıpkı çevre felaketine karşı “plastik pipet kullanmayın” denmesi gibi trajikomik bir tavsiyedir bu. Çünkü biz bu parıltıya kanmayız; ona kanmak isteriz. Gündelik hayatın tekinsizliğini, sınıf atlama arzusunun yarattığı gerilimi ve sistemin karmaşıklığını yönetebilmenin tek yolu, parlak etiketlere ve “içeridekilerin sırrına” tutunmaktır. Bize sunulan karizmatik figürlerin, lüks plazaların veya efsanevi isimlerin arkasındaki boşluğu görürsek, kendimizi ayrıcalıklı hissettiğimiz o konforlu zeminin çökeceğini biliriz. Dolayısıyla bu efsunlu örtü, basit bir bilişsel kestirme değildir. O, modern insanın “Beni bu pırıltılı rüyanın parçası yapın, gerçeği sormayacağım,” çığlığıdır.
Sırf bu yüzden, bir dahaki sefere karşımızda son derece saygın, fazla güvenilir ve göz alıcı bir teklif, kurum ya da figür gördüğümüzde sormamız gereken soru “Bu ışık neyi aydınlatıyor?” yerine “Bu ışık, arkasındaki hangi karanlığı saklamak için gözlerimizi kamaştırıyor?” olmalıdır.
***
Devasa plazaların, milyar dolarlık fonların ve kusursuz unvanların arkasındaki o “yönetilebilir hakikat” simülasyonunu kavramak için J. C. Chandor’un Margin Call (Oyunun Sonu, 2011) filmini yeniden izlemeli. Zira filmin de soğukkanlı bir netlikle gösterdiği gibi, mevcut finansal sistem, karmaşık matematikten veya gerçek riskten ziyade, “her şeyin kontrol altında olduğu” mitini pazarlayan şahane bir tiyatronun üzerinde yükseliyor.










