Bu hikâye, birbirine tamamen zıt karakterlere sahip iki iş arkadaşının bozulan bir asansörde mahsur kalmasıyla başlayan duygusal dönüşümü anlatmaktadır. Başlangıçta klostrofobi krizi geçiren asık suratlı kadın, neşeli ve dışadönük adamın sergilediği sakinleştirici tutum sayesinde yavaşça çözülmeye başlar. İkili arasındaki gerginlik yerini derin bir sohbete bırakırken, karakterler geçmişteki hayal kırıklıklarını, gizli kalmış şiir yeteneklerini ve müzik tutkularını birbirlerine açarlar. Gece boyunca süren bu zorunlu birliktelik, aralarındaki önyargıları yıkarak beklenmedik bir yakınlaşmaya ve sevgiye zemin hazırlar. Sabah asansör kapıları açıldığında, dış dünyadan kopuk geçen bu saatlerin iki yalnız ruhu birleştiren mutlu bir başlangıca dönüştüğü görülür. Metin, en zor anların bile doğru insanla paylaşıldığında teselli edici bir bağ kurabileceğini zarif bir dille vurgular.
Asansör sekizinci katta aniden durunca kadın, panikleyip asansörü yumruklamaya ve tekmelemeye başlarken sesinin çıktığınca bağırıyordu:
- – Aman Tanrım, bende klostrofobi var. Burada bir dakika bile kalamam.
-
Asansördeki ikinci kişi olan adam, yan bürodaki kadının sesini ilk kez böyle yüksek sesle duyuyordu. Aynı serviste çalışmalarına karşın bir kez olsun hiç selamlaşmamışlardı. Adam birkaç kez selam vermek istemiş ama kadın onu hep görmezden gelmişti. Adam neşeli, kadın tam tersi asık suratlı birisiydi. İkisi de yolun yarısını yeni devirenlerdendi. Kadın bir üniforma giyer gibi baştan aşağı hemen hemen aynı pastel renkte, çoğu kez siyah ve gri elbiseler giyerdi. Saçları kısa kesim ve yüzünde makyajın esamisi okunmazdı. Hep asık suratlıydı. Oysa adam çoğu dökülmüş saçlarını özenle tarar, günlük sinekkaydı tıraşını olur, parfümsüz dışarı çıkmazdı… Adam gülmesini ve güldürmesini seven birisiydi. Yaptığı espriler ölüyü güldürür cinsindendi. Böylesine iki zıt karakterin aynı asansör içinde yalnız kalma olasılığı milyonda bir bile olamazdı.
Adam kadını sakinleştirmek için ellerini tutarak konuştu; “Bende de akrofobi var, inşallah düşmeyiz” demesine kadın daha da panikledi ve öfkelendi.
– Beyefendi bu ne hadsizlik! Bir kadının zor anlarından yararlanmak size yakışıyor mu?
– Estağfurullah hanımefendi, ne haddime.
– Bu bir şakaysa hiç yeri ve zamanı değil.
– Şakalık durum yok, küçükken ağaçtan düşüp üç gün dilim tutulmuş, konuşamamıştım. Bugün bile pek iyi konuşamam, bazen teklerim hâlâ…
Kadın adama haksızlık ettiğini düşünüp mahcup olmuştu… Saçları erkenden dökülmüş, sakalları kırlaşmaya başlayan adamla ilgili pek bildiği, şeflik konusunda iddialı bir rakip olduğuydu. Adam kadının sık sık nefes alışından durumun daha da kötüye gideceğini görüp konuyu değiştirme gereği duydu.
– Lütfen sakin olalım, ben askerliğimi komando olarak yaptım, üstelik ilk yardım sertifikam da var. AFAD gönüllüsüyüm. Lütfen derin derin nefes alın, güzel şeyler düşünün. Kadın mırıldanarak konuştu.
– Güzel şeylerin beni terk edişi yıllar oldu.

Oysa her şey ne güzel başlamıştı. Hakan’ın hayatına girişiyle lise yıllarında başlayan arkadaşlığı üniversite yıllarında aşka dönüşmüştü. Hakan birçok mankeni kıskandıracak kadar yakışıklı ve karizmatikti. Çevresinde onca hayranı genç kız ağzından çıkacak bir davetle her şeylerini vermeye razıyken o kimseye bakmaz, gözlerini ondan ayırmazdı. Fakültenin bittiği yılın ilk aylarında söz kesip nişanlandıktan sonra evlenmişlerdi. İkisinin de güzel bir işi ve geleceği varken hiç beklemediği ihaneti yaşamıştı. Keşke düşünebileceği güzel anları bu ihaneti unutturabilseydi. Oysa orta halli bir devlet memurunun tek çocuğuydu. Bir dediğini iki etmeyen ailesi hayattaki en büyük şansıydı. Genç kızlığa geçerken okulun en güzel kızıydı. Koyu yeşil gözleri beyaz yüzünde zümrüt gibi parlıyordu.
– Biraz sakinleştiniz mi? Gençlik yıllarımda arkadaşlar arasında adım Adil Delon’du.
– Şu meşhur Alain Delon siz misiniz?
Kadının ilk kez gülmesi adamı şaşırtmış ve sevindirmişti, ara vermeden konuşmaya devam etti.
– Arkadaşlar profilden Alain Delon’a Şaka tabii…
Kadın kahkaha atıp konuştu.
– Saçsız Alain Delon.
– Malum, maden olan dağda ot bitmezmiş. Siz hangi koşullarda okudunuz bilmem ama benimle aynı durumda olduğunuzu sanmıyorum. Sekiz çocuklu ailenin beşinci çocuğuydum, ilkokulu bitirip dünyanın en büyük kentlerinden İstanbul’da üniversite okumak bizim oralarda hayal ötesiydi. Okul dışı zamanlarımda ne iş olsa yaptım. – —- Garsonluk, inşaat işçiliği, ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık… Okul bitti, iki kız kardeşimi düğün yapıp evlendirmek bana düştü, en küçüğümüz lisede okuyor, her ay düzenli para gönderirim. Yani evlenmek için kendime zamanım olmadı. Servisteki genç kızlar beni sempatik buluyorlar diye evlenemezdim. Ben zor adamım, bakmayın dışıma, içimde ne fırtınalar eser…
– Kim bilir kimin neler çektiğini, gül bahçelerine güller ektiğini…
– Şair gibi konuştunuz.
– Bir zamanlar bir şeyler karalıyordum…
– Buna karalama diyorsanız, kim bilir nice şaheser karalamalarınız vardır. Ben yazamam ama iyi şiirden de anlarım. Lütfen karalamalarınıza, yani şaheserlerinize devam edin.
Kadın azalmakta olan panik atağın da etkisiyle çoğu üç, dört hatta iki mısradan oluşan şiirlerini arada duraklayarak okumaya başladı:
– Bu saatleri kim kuruyor, hep sende duruyor… Sen kuzey kutbunda, ben güney kutbunda yalnızlıktan yanıyoruz… Okyanusta bir kum tanesiydin, kalbime girdin inci oldun… Uzaklarda ne kadar da büyüktün, yaklaştıkça küçüldün, küçüldün… Bu zamanda kimseye güven olmuyor, aynalar bile kalleş, sır tutmuyor…
Kadın son şiirini okurken kelimeler boğazında düğümlenmişti sanki, nefes almakta zorlanır olmuştu.
– Bu şiirlerin sahibi büyük bir alkışı hak ediyor, inanın. “Bir parmak bal için bir çuval keçiboynuzu kemirmeye gerek yok” dedikleri gibi… Bence yazmaya devam edin, bunlar birbirleriyle ilgisiz ve anlamsız kelimelerin mısralar halinde yazılanlarına hiç benzemiyor.
– Geldikçe karalıyorum, özel bir çabam ve iddiam yok. Pek kimselerle de paylaşmam, ne de olsa benim hissettiklerim. Belki de en zararsız deşarj yolu…
Dakikalar saatlere dönüşmüş fakat asansörde değişen bir şey yoktu, aralarında gittikçe ısınan sohbetlerden başka…
– Ben de fakülte yıllarında bir müzik derneğine gitmiştim.
– Türkü mü söylüyordunuz?
– Türk sanat müziğini çok severek dinliyor ve söylüyorum. “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” şarkım vardı, sınıfta az ah çektirmedim dinleyicilere… Ud çalmayı da isterdim ama beceremedim.
– Rica etsem ben de bir ah çeksem?
Adamın sesi konuşmalarına hiç benzemiyordu. Son derece akıcı ve duyguluydu. Bitince kadın alkışlamaya başladı.
– Siz şarkı söylediğini sananların pek çoğundan daha güzel söylüyorsunuz, yeriniz masa değil sahne olmalıydı.
– Bu kel kafa ve tiple mi?
– Ne varmış tipinizde… Kendinize göre bir havanız var. Hem şarkıya başladığınızda sesiniz seyirciyi hemen etkiler. Günümüzde makyajlı, peruklu erkekler, botoksla birbirine benzeyen dekolte yarışındaki karga sesler varken gerçek müzikseverler size yeter. Evet, devam edin lütfen solist bey. Ben de bir ara resme merak sardım; sulu boya, pastel ve yağlı boya takımları bile aldım, sonra kuru pastelde karar kıldım. Birkaç natürmort çalışmam oldu, sonra bıraktım. Yaptıklarım ortaokul düzeyindeydi. Hadi bir şarkı daha söyleyin, “Fikrimin İnce Gülü”nü çok severim.
Sohbet şarkılı, şiirli geçerken bu anların hiç bitmemesi ikisinin de söyleyemedikleri duygulardı. Sabah asansörün kapısı açıldığında görünen manzara şöyleydi: Kadın erkeğin göğsüne yatmış, saçlarında adamın eli vardı. Yüzlerindeki mutluluk gizlenebilir cinsten değildi. Servis arkadaşlarının yaptıkları şaka gerçek bir aşka dönüşmüştü.
