1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Atsız Burucu
  4. Dürüstlük Bir Meziyet Değildi

Dürüstlük Bir Meziyet Değildi

featured

Yazar Atsız Burucu, çocukluk yıllarında açtıkları bir işporta tezgâhı üzerinden arkadaşlar arasındaki güvenin ve dürüstlüğün önemini anlatmaktadır. İlkokul öğretmeninin aşıladığı değerler sayesinde dürüstlüğün övünülecek olağanüstü bir erdem değil, insan olmanın en temel ve doğal gereği olduğunu vurgulamaktadır. Yıllar geçmesine rağmen bu ahlaki temel sayesinde dostluklarının hiç bozulmadığını ve aralarındaki bağın sağlam kaldığını ifade etmektedir. Günümüzde ise dürüstlüğün nadir bulunmasından ötürü övgüye değer bir meziyet hâline gelmesinin toplumsal bir kayıp olduğunu belirtmektedir. Sonuç olarak, gerçek başarının dürüst insanlara hayranlık duymak değil, dürüstlüğü yeniden sıradan ve olağan bir yaşam biçimi hâline getirmek olduğunu savunmaktadır.

 

Gençtik.

Daha bıyıklarımız bile terlememişti. Sanırım liseye yeni başlamıştık.

Bir gün Sultanhamam’da işporta tezgâhı açtık. Ben, Abdurrahman ve Bora.

O tezgâhı nasıl açtığımızı, sermayeyi nasıl bulduğumuzu, nelerle mücadele ettiğimizi uzun uzun anlatmayacağım. Aldığımız pantolonlarda sınıf hesabını, boya hesabını bilmediğimiz için nasıl aldatıldığımızı, nasıl kandırıldığımızı da…

Ticaretin kurallarını sokakta, biraz para kaybederek, biraz kazıklanarak, biraz da yaşayarak nasıl öğrendiğimizi de başka bir güne bırakalım.

Benim bugün anlatmak istediğim şey ticaret değil.

Üç arkadaş.

Kazandığımız paranın hesabını öyle ince ince tutmazdık. Akşam olunca ne varsa bölüşürdük. Tezgâhın başında bazen birimiz kalırdı, bazen ikimiz, bazen üçümüz.

Ama hiçbirimizin aklına şu gelmezdi:

“Acaba ben yokken mal sattı da parasını söylemedi mi?”

Düşünmezdik.

Aylar süren o küçük ticaret serüvenimiz boyunca böyle bir kuşku bir kez bile aklımıza gelmedi. Çünkü birbirimize güveniyorduk.

Daha doğrusu, güvenmek zorunda olduğumuzu bile düşünmüyorduk.

Güven zaten vardı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun nereden geldiğini daha iyi anlıyorum. Aklıma ilkokul öğretmenim geliyor.

Bize iki şeyi çok sık söylerdi:

“Çocuklar, bugünleri bize yaşatan Mustafa Kemal Atatürk’ü asla unutmayın.”

Bir de dürüstlüğü anlatırdı.

Ama dürüstlüğü büyük bir kahramanlık, üstün bir insanlık özelliği gibi öğretmezdi. Tam tersine, dürüstlüğün övünülecek bir meziyet olmadığını söylerdi.

Çünkü insan zaten dürüst olmalıydı.

Biz çocukken bunu böyle öğrendik.

Dürüstlük bir meziyet değildi.

Olması gereken şeydi.

İki ayağının üzerinde yürümek gibi.

Solumak gibi.

Görmek gibi.

Acıkınca yemek yemek gibi.

İnsan olmanın doğal hâllerinden biriydi.

Sonra büyüdük.

Mısır Çarşısı’nda değişik dükkânlarda çalıştık. Orada da bunun karşılığını gördük. Rahmetli Çetin Abi, Malatya Pazarı’nda zaman zaman sattığımız malın parasını kasaya bizim koymamıza, hatta kasanın başına geçmemize izin verirdi.

Bugün düşünüyorum:

Çetin Abi’ye bu güveni veren neydi?

Herhâlde biz farkında olmadan taşıdığımız o duygu…

Başkasının parasına el uzatmamanın bir erdem değil, zaten yapılması gereken şey olduğuna inanmak.

İşte bu yüzden ilkokul öğretmenlerinin insan hayatındaki yerini küçümsememek gerekir. Bir öğretmen bazen çocuğa yalnızca okumayı, yazmayı, toplamayı öğretmez. Elli, altmış yıl sonra bile davranışlarını belirleyecek birkaç temel taşı onun içine sessizce yerleştirir.

Bizim öğretmenimiz de içimize iki taş koymuştu:

Memleketine karşı sorumluluk ve dürüstlük.

Yıllar geçti.

Sultanhamam’daki o tezgâh çoktan yok oldu. Sattığımız pantolonların rengini bile unuttuk. Ne kadar kazandığımızı zaten o gün de bilmiyorduk, bugün hiç bilmiyoruz.

Ama o tezgâhtan geriye çok daha değerli bir şey kaldı:

Ben, Bora ve Abdurrahman.

Aradan geçen onca yıla rağmen kardeşliğimiz hâlâ sürüyor.

Çünkü bizim arkadaşlığımızın temelinde hesap yoktu. Birbirimizin cebine, kazancına, arkasından ne yaptığına ilişkin kuşku yoktu. Birimizin olmadığı yerde diğerinin ona zarar vermeyeceğini bilirdik.

Belki kardeşlik dediğimiz şey de tam olarak budur:

Arkanı dönebilmek.

Çünkü bilirsin ki arkandaki insan seni vurmayacak.

Bugün dönüp toplumumuza baktığımda acı olan şu:

Çocukluğumuzda bize “meziyet bile değildir, zaten olması gerekir” diye öğretilen dürüstlük, bugün Türk milletinin en çok aradığı meziyetlerden biri hâline geldi.

Bir zamanlar olağan olan şey, bugün övgüye değer sayılıyor.

“Çok dürüst adamdır” diyoruz.

Oysa belki de asıl sormamız gereken şudur:

Bir insanın dürüst olması neden övülmeye değer bir özellik hâline geldi?

Çünkü dürüstlük kayboldukça kıymetlendi.

Güven azaldıkça dürüst insan değerli oldu.

Oysa bir toplumun sağlıklı olduğunun göstergesi, dürüst insanların kahraman sayılması değildir. Dürüstlüğün konuşulmaya bile gerek duyulmayacak kadar sıradan olmasıdır.

Biz Sultanhamam’daki o küçücük işporta tezgâhında bunu bilmiyorduk.

Ama yaşıyorduk.

Kasayı birbirimize bırakıyorduk.

Parayı saymadan bölüşüyorduk.

Birbirimizden kuşkulanmıyorduk.

Ve belki de en önemlisi, bunun adına “dürüstlük” bile demiyorduk.

Çünkü bizim için dürüstlük bir meziyet değildi.

İnsan olmanın doğal hâliydi.

Bugün hâlâ Bora ve Abdurrahman’la kardeşliğimiz sürüyorsa, bunun sırrını uzaklarda aramıyorum.

Temeli Sultanhamam’daki o küçük tezgâhta zaten vardı:

Hesap değil güven, çıkar değil kardeşlik, söz değil karakter.

Keşke bugün dürüstlüğü yeniden bir meziyet olmaktan çıkarabilsek.

Çünkü bir toplum için asıl başarı, dürüst insanlara hayran olmak değil; dürüstlüğü yeniden sıradanlaştırmaktır.

 

Atsız Burucu (Mehmet Hoca), Camcı Çeşme, İstanbul – 25.09.2026

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!