Yazar Erol Sunat, bu yazısında Türkiye’deki enflasyonun ekonomik ve toplumsal etkilerini ironik bir dille eleştirerek, resmi söylemler ile halkın gerçekliği arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir. Enflasyonun kontrol altına alındığı yönündeki iddiaların hayat pahalılığı karşısında inandırıcılığını yitirdiği, özellikle açlık ve yoksulluk sınırı gibi kavramların dar gelirli vatandaşlar için trajik bir hal aldığı vurgulanmaktadır. Eylül ayıyla birlikte artan eğitim masrafları, barınma sorunu ve geçim sıkıntısı, ailelerin omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştıran temel unsurlar olarak işlenmektedir. Kayıt ücretlerinden beslenme çantasına kadar uzanan zorluklar anlatılırken, toplumun geniş kesimlerinin hissettiği çaresizlik ve adaletsizlik duygusu ön plana çıkarılmaktadır. Metin, yetkililerin duyarsızlığına sitem ederek, asgari ücretle geçinenlerin hayatta kalma mücadelesine dair güçlü bir toplumsal eleştiri sunmaktadır. Sonuç olarak, kağıt üzerindeki verilerin sokaktaki insanın yaşadığı derin ekonomik buhranı yansıtmadığı açıkça ifade edilmektedir.
Enflasyon kendine yarayan kelimelere, cümlelere bayılır, ölür gider…
En son ne demişlerdi enflasyon için?
“Enflasyon kontrolümüz altında…”
İçi içine sığmıyor enflasyonun…
Düştü dediler diye halay çekti…
“Ne düşmesi” diye cümleler kurulduğunda kara yaslara büründü…
Ya şimdi?
Eski neşesi yerine geldi…
Verilerin ikiye yakın seyretmesini yaladı yuttu.
Ben dedi, kontrol altındayım.
Kimseye bir zararım olmaz, bilakis faydam dokunur…
Kimin kalbini kırdıysam, kimin hayallerini yıktıysam beni hoş görsün, affetsin…
Kontrol altında olduğunun ilan edilmesi sonrasında ağzı kulaklarına vardı enflasyonun…
Yayıldı…
Mest oldu…
“Ben demedim mi” dedi…
Enflasyon kötü gün dostudur. Garibanın, fakirin fukaranın elinden tutar. Ağlayanla oturur ağlar.
***
Enflasyon hazır kontrol altına alınmışken…
Çok konuşulan sınırlar vardı ya hani…
Açlık sınırı…
Yoksulluk sınırı…
Siz bu arada hiç “tokluk sınırı” diye bir şey duydunuz mu?
Gözü tok olmayanların, olamayanların sınırı yani…
Tokluk sınırı ne kadar?
Tok olmanın ya da tok olamamanın sınırı nerelerde?
Deniyor ki, sınırlar artık izafi kavramlar.
Sınır tanımayanların dünyasına çoktan geçiş yaptık da ayak direyenler “Yok öyle bir şey” demeye devam ediyorlar.
En büyük felaket açlık…
Açlıkla sınanmak kadar zor bir şey yok.
Stalin Rusya’sı, Rus halkının açlıkla sınandığı; “Aç öldürme tok öldür, kış öldürme yaz öldür” haykırışlarının göğe yükseldiği zamanlardan bugünlere yadigâr.
Tok, açın halinden anlamamaya başladığı an bilin ki o bölgede, o yörede, o coğrafyada kıyamet kopmaya ramak kalmıştır.
Afrika’nın açlıktan ve kıtlıktan kırılan, ölüp giden ülkelerine ne hikmetse bir türlü yetişemeyen Birleşmiş Milletler; açların varlığını bile bile unutan aşırı varlıklı ülkeler; göz göre göre ölüme terk edilen işgal altındaki Gazze gibi, Doğu Türkistan gibi, zalimler ve zulmedenler tarafından yönetilen Afrika ülkeleri gibi ülkeler ve bölgeler en acı insanlık dramını yaşamaya devam ederken hür dünyanın barışseverleri, yardımseverleri, adalet havarileri ortalarda yoklar.
***

Enflasyon; tokların yanında, gözü doymayanların, doymak bilmeyenlerin, doyması mümkün görünmeyenlerin yanında.
Düşmesi hikâye…
Düştüğü hikâye…
Kontrol edildiği ayrı bir hikâye…
Kontrol altında olduğu da bir başka hikâye…
Enflasyona açtan bahsedildiğinde ağzını açmaz, orada yokmuş gibi davranır.
Susma hakkını tepe tepe kullanır öyle zamanlarda…
Konuşmaya da bir başladı mı, susturabilene aşk olsun!
Laf kıyamet…
Hikâyesi çok…
Dinleyeni çok…
İnanmaya hazır çok…
Hatta sevinen aramadığınız kadar!
“Bu enflasyonun nesine sevindin, ne oldu da seviniyorsun?” diye soruyorlar.
“Enflasyon bizim mahallemizin çocuğu, bizden biri, içimizden biri, kapı komşumuz” diyecek o kadar çok insan var ki…
***
Başımıza ne düştü bilmem?
Saksı mı? Taş mı? Kocaman bir kaya parçası mı?
Enflasyon madem kontrol altında, bu fiyatlar neden kontrolden çıkmış gibiler?
Tutabilene, yetişebilene, yakalayabilene aşk olsun!
Bugün üç lira denen şey, yarın ten üç lira?
Neden böyle?
Bilen yok…
Diyen yok…
Şikâyet edeni duyan yok…
Ne oluyor diye bakan yok…
Bu işin sonu nereye dayanacak, nereye varacak; ağzını açıp da tek bir kelam eden yok.
Ne mi diyorduk?
Enflasyon kontrol altındaymış.
Allah’tan öyle…
Ya olmasaydı?
Maazallah ne olurdu halimiz?
***
Sonunda ne mi oldu?
Enflasyon dert ortağımız oldu.
Baktık ki etrafımızda ondan daha anlayışlı, daha güler yüzlü biri yok.
Gel dedik, geldi. Otur dedik, oturdu yanımıza. Girdi kolumuza. “Ben” dedi, “iyi bir dinleyiciyim. Sözünü kesmem. Dur demem. Aynı şeyi tekrar ettin diye müdahale etmem. Ben enflasyonum. Benim de kendime göre bir ağırlığım var. Duruşum var.”
Eylül ayının üçte biri gitmiş. Haftaya yarıladık sayın.
Geçim sınırı meselesi biraz karışık.
Sonra barınma meselesinin içinden çıkabilen yok.
Üniversiteli öğrencilerin kafası karışık.
Gelir belli, gider terelelli…
Enflasyon o taraftan kapak kaldırmadan, çarşının pazarın kenarından, karanlık basmadan geçmiyor kimsenin sokağından.
Okullar hafta başında açılıyor. “Dert bende, dermanın kimde olduğunu bulamadan paldır küldür açılıyoruz işte” diyor lakin ne onun sesini duyan var ne ana babaların “Olmuyor, yetmiyor, yetişmiyor” feryadını.
Beslenme çantası gibi ağır bir mesele Eylül ayının tam ortasına geldi oturdu. Bıçak kemiğe mi dayandı dersiniz, yoksa kemiği çoktan kesmeye başladı mı?
***
Bir başka gariplik kayıt kuyudat işlerinde… Dedikodu ve tevatür kol kola girmişler, turluyorlar memleketi. Bir yandan “Kayıt diye bir endişe yaşanmayacak” açıklamaları, bir yandan “Çocuğumu okula kaydetmediler, şunu istediler, bunu istediler” feryatları.
Öğrencilerimizi okullarımıza alamayacaksak, yoksul ve fakirler evlatlarını okullarımızda okutamayacaksa, biz eğitimin nesinden ve neresinden bahsediyoruz?
Yapmayın Allah aşkına…
Yazıktır… Günahtır…
Her birimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarında, sınıflarında ve sıralarında okumadık mı? Devletimiz bize bu imkânı tanımadı mı?
Okullarımız kayıt meselesinin ayyuka çıktığı serzenişlerle açılışa hazırlanıyor.
Kayıt meselesi eğitimin önüne set çekmemeli…
İnsanlar zaten patlamaya hazır barut fıçısına dönmüş.
Paraları yok, imkânları yok. “Yok” diyen insandan daha ne istiyorsunuz demezler mi?
Enflasyon, düşme cenderelerinde bunalttı insanları. “Yok” diyeni anlamamakta ısrar eden yaklaşımlar, Eylül ayını zorlaştırmaya, adım atılamaz hâle getirmeye devam ediyorlar.
Ara zam denen nefes aldırıcı, bu ülkenin insanlarına asıl Eylül ayında lazımdı.
Enflasyonun kontrol altına alındığı hikâyeleri insanlara ne getirecek? Para Eylül’de lazım insanlara. Ana ve baba çocukları karşısında neden göz yaşartan sahneler yaşasınlar?
***
Eylül geldi gelmesine de… Enflasyonun kontrol denen mevzu ile bayağı bir meselesi var…
Zam görmeyen tek bir şey yok… Bu zam, enflasyonun kontrol altında tutulduğu bir zam galiba…
Çocuklar okula başlayacak…
Ana baba borca battı ne zaman yüzü gülecek ne zaman rahatlayacak ne zaman “Oh!” diyecek?
Dört ay sonra mı?
Açlık sınırı 37 bin lira.
Asgari ücret 28 bin lira…
Asgari ücretli bir baba, asgari ücretli bir anne çırpına çırpına geldi Eylül ayının ortasına.
Onların bu çırpınışlarını yok mu bir gören?
Yok mu “Şöyle bir destek de bizden” diyen?
Yok mu “Öğrencilerimize ücretsiz bir öğün yemek veriyoruz” diyen?
Yok mu?









