Bu anlatı, sevgilisinden ayrılan ve hiçbir sanatsal becerisi olmadığı halde sırtında bir emanet sazla yollara düşen genç bir adamın olgunlaşma hikayesini anlatmaktadır. Şehre ilk geldiğinde alay konusu olan genç, bilge bir saz ustasının yanında çıraklık yaparak hem saz çalmayı öğrenir hem de sesindeki cevheri keşfeder. Zamanla büyük bir şöhrete kavuşan kahraman, saraylara kabul edilir ve Sultanın elçisi olarak diyar diyar gezerek sanatını icra eder. Hikâye boyunca kahraman; sadakat, kayıp ve affediş gibi duraklardan geçerek gerçek ustalığa ve gönül zenginliğine ulaşır. Sonunda geçmişin yaralarını geride bırakan ozan, sazını ve hikayesini gelecek nesillere miras bırakarak yaşamını saygın bir sanatçı olarak sürdürür.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrine büyük bir kervan gelmiş. Kervancıyla vedalaşan, sırtında sazı, omzunda heybesiyle gençten biri ilk rastladığına han sormuş. Sorduğu, “Şehrimize hoş gelmişsin Aşık” demiş. Hemen şehrin giriş kapısına yakın bir hana kadar onunla yürümüş, “Hancı” diye seslenmiş, “Şehrimize bir Aşık gelmiş, han arardı, ben de aldım sana getirdim.” Hancı, “Bizde” demiş, “Aşık deyince akan sular durur. Sana güzel bir oda vereyim, güzel bir dinlen. Akşama bize bir şeyler çal, gönlümüzü mest eyle, hoş eyle; senden para pul istemem. Ben sevdiğini alamayan bahtsız aşıklardan biriyim.” Aşık güzel bir uyku çekmiş. Akşam olduğunda hancı mükellef bir sofra kurmuş. “Aşık” demiş, “Karnını doyur ki sazın, sözün, sohbetin uzun olsun.” Hancının davet ettiği şehrin eşrafı, önde gelenleri bekleşmeye başlamışlar. Aşık sazı elinde gelmiş, bir minder vermişler oturmuş, sazı almış kucağına. “Aşık” demişler, “Sazı ters tutarsın, kendinde misin?” Aşık, “Ağalar, beyler” demiş, “Ben ne yaptığımı bilir miyim sanırsınız? Bana Mecnun deyin az gelir, ben Leyla misali sevdiğimi uzak bir diyarda kaybettim, akıbeti ne bilmem.” Hancı, “Sen” demiş, “Bizden de beter yaralısın, vur artık şu sazın teline.” Oradan birisi, “Nasıl vursun hancı” demiş, “Sazın telinin biri yok. Allah bilir bu aşığın mızrabı da yoktur.” Aşık tele şöyle bir dokunmuş. “Saza düzen vermesini bilmeyenin sazı böyle feryat eder” demişler, basmışlar kahkahayı. Hancı, “Aşık” demiş, “Oldukça uzun yoldan geldi. Olur böyle aksilikler. Bize şöyle yanık sesiyle bir şeyler söylesin de dinleyelim.” Aşık, “Aman aman” diye avazı çıktığı kadar bir bağırmış; yıkılmış ortalık bu sıtma görmemiş sesten, kırılmış insanlar gülmekten. Eşrafın önde gelenlerinden biri, “Sesin kusura bakma da değişik bir böğürme. İyi ki gelmişiz, kırıldık geçtik gülmekten. Sen iyisi mi bırak aşıklığı da meddah ol.” Aşık, “O da ne?” demiş. Yazık demişler, bunun meddahtan da haberi yok. Herkes kalkmış gitmiş. Hancı, “Aşık” demiş, “Gel bana gerçekleri de hele. Kimsin sen?” Aşık, “Ben” demiş, “Aşığım demedim, han sordum. Sırtımda sazı gören buyur Aşık dedi, getirdi beni sana.” Aşık derin bir iç çekmiş. “İşin doğrusu” demiş, “Kervanda bir Aşık vardı. Oldukça yaşlı bir adamdı. Üç aydır yollardaydık, beni sevdi, ben de ona hürmette kusur etmedim. Sesi güzel, sohbeti derindi. Sazı konuşturmak derler ya, saz konuşurdu o tellerine dokunurken. Ölürken sazını bana emanet etti. Saz çalmaya çalışırken telin biri koptu. Saza düzen vermek kim, ben kim… Her şey birbirine karıştı. Mızrap heybenin dibinde. Bana gelince; sevdiği kız elinden alınan, başkasına verilen, o diyardan kovulan biriyim. Aşık olmasına aşığım hancı, lakin saz bilmem, söz bilmem, türkü şarkı bilmem. Rahmetli Aşıktan ne öğrendimse hepsi o. Saz çal de çalamam, taklit bilmem. O meddah dediklerini ilk kez burada duydum. Hepsi o kadar.” Hancı, “Bak evlat” demiş, “Bu şehirde Aşıklar saygı ve itibar görür. Şehrin öbür tarafında yaşlı bir saz ustası var. Benim en eski dostlarımdan biridir. Sazdan anlar, sözden anlar, adamdan anlar. Var git ona selamımı söyle, al sazını yanında götür.” Aşık elinde sazı, bir saat kadar yürüdükten sonra çalmış ustanın kapısını. Asık suratlı bir ihtiyar açmış kapıyı. “Dur çocuk” demiş, “O saz senin elinde ne arıyor, çabuk de hele.” Aşık başından geçenleri, olan biteni olduğu gibi anlatmış. Usta, “O saz” demiş, “Benim can kardeşimin sazıydı. Onu sultanlar dinlemeye gelirdi. Demek bu sazı sana emanet etti benim can kardeşim ha… Gördüğüm kadarıyla senden saz çalan bir Aşık olmaz; olsa olsa vurgun yemiş, kalbi yaralı, ağır hasarlı biri olur. Bundan böyle saz da sen de bana emanetsiniz. Yalnız bu saz kimin elindeyse, saz bilmeyen saz çalar, dili çözülür, kalbi taş olsa erir, sesindeki pürüzler gider. Ver bakalım, telini takalım, sesi ahengi yerine gelsin. Ver cebine sakladığın mızrabı. Sen de benim çırağımsın bundan böyle. Saz senin… Aşık olsan da olmasan da senin.” Aşığı göremeyenler hancıya, “Nerede senin bülbül sesli Aşık?” diye dalga geçme babından soruyorlarmış. Hancı, “Çekti gitti buralardan” diyormuş, “Fena mahcup oldu.”
Aradan bir yıl kadar geçmiş. Aşık sazla kendince bir gönül bağı kurmaya başlamış. Bir gece almış eline sazı, tellerine dokunmaya başlamış. Ustadan öğrendiği bir şarkıyı mırıldanmaya başlamış. Gecenin sessizliğinde sesi oturdukları sokakta yankılanmaya başlamış. Mahalleli, “Kim bu güzel sesin sahibi” demişler, “Nasıl da içli söylüyor.” Aşık sazı nasıl çaldığının, şarkıyı nasıl söylediğinin farkında bile değilmiş. Kendini unutturmak, bir şeyleri unutmak adına ihtiyar saz ustasının yanında o ne dediyse harfiyen uyguluyor, ne dese canla başla yapıyormuş. Aradan bir altı ay daha geçmiş. Şehre oldukça zengin bir kervan ve ağır misafirler gelmiş. Gelen misafirler şehrin Beyine, “Bizim diyarımızın meşhur saz ustaları var, size onları dinletmek isteriz” demişler. Bey de, “Memnun oluruz” demiş, “Biz de size ustamızı dinletiriz, gönülleriniz mest olur.” Şehrin meydanına çadırlar kurulmuş, aşıklar ellerine almışlar sazlarını, gece şenlenmeye başlamış. Sıra ustaya geldiğinde, “Beni” demiş, “Bu gece mazur görün. Benim yerime can dostumun emaneti size bir şeyler çalacak.”

Aşık çıkmış sedire. Sazının tellerine dokunmaya ve ardından yanık ve içli sesiyle öyle bir ezgi söylemiş ki Bey dahil misafirlerden ve ahaliden ağlamayan, hislenmeyen kalmamış. Misafirlerin Beyi de, “Bakalım Aşık” demiş, “Ne oldu da sen böyle Mecnuna döndün?” Aşık, “Ben…” demiş, kalmış. Misafirlerin içinden bir kız, “Bu Aşık beni sevdi doğru” demiş, “Lakin ben onu hiç sevmedim. Zaten ne saz bilirdi ne güzel bir söz, hatta tek bir türkü dahi yoktu dilinde. İşsiz güçsüz avare, hatta divane biriydi. Ben Bey oğluyla geçen ay evlendim. Bunları anlatayım ki bilmem hangi diyarda şöyle oldu, böyle oldu demesin. Babam beni ona verecek değildi elbet.” Aşık, “Ben” demiş, “Yeminle böyle bir konuya girmeyecektim. Zaten onu görmüştüm. İnsan sevdiğine kıyar mı derdi ustam… Benim okuduğum ezgi beni anlatan bir şey değildi. Benim sazım mihenk taşı gibidir; doğruları yıllar sonra da ortaya koyar, çıkarır. Allah mesut etsin Bey gelini.” Ahali, misafir bir gelinin neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissettiği üzerine aylarca konuşmuş. Aşık bu olay üzerine tek bir kelam etmemiş. “Ustam” demiş, “O mevzu benim için bitti, kapandı. Uygun görürsen sana hizmet etmeye devam etmek isterim.” Usta, “Bak oğul” demiş, “Benim burada işim nihayete erdi. Seni bana gönderen Hancı seni bekler.” Aşık öpmüş ustasının elini, varmış Hancının hanına. Hancı, “Sen” demiş, “Şimdi Aşık oldun. Bundan böyle hanımı şenlendireceksin. Senden para pul istemem, aşın ekmeğin, yatacak yerin benden.” Aşık her akşam vurmaya başlamış sazın teline. Onu dinleyenler memleketin her köşesinde onu anlatmaya başlamışlar. Onun methi Sultana kadar ulaşmış. Sultan, payitahta davet etmiş aşığı. Saray erkanının önünde sazının tellerine dokunmaya başlamış ki Sultan, “Dur!” demiş, “Bu saz Sultan babamın o büyük saz ustasına hediye ettiği saz.” Aşık gözleri yaşlı anlatmış hikâyeyi. Sultan, “Aşık” demiş, “Bu saz helal olsun sana. Seni ne bu saraydan ne de payitahtımdan göndermek istemem. Burada kalacaksın. Yeğenlerimden biriyle de seni evlendireceğim.”
Aşık, Sultanın kız kardeşinin büyük kızıyla evlenmiş. Kız, “Öyle içli, öyle hüzünlü bir sesin var ki” demiş, “Ben sesine âşık olmuştum önce, sonra da seni gördüğümde sana âşık oldum.” Aşığın Sultanın kız kardeşinin kızıyla evlenmesi hem memleketin her tarafında duyulmuş hem de aşığın aşkına karşılık bulamadığı Bey gelininin diyarında. Aşık almış karısını yanına, Sultanın sanat elçisi olarak başlamış diyar diyar dolaşmaya. Gittiği her diyarda sınırlarda karşılanıyor, bir başka diyarın sınırına kadar uğurlanıyormuş. Birkaç ay sonra yolu yaka paça sınır dışı edildiği o diyara düşmüş. Diyarın Sultanı, “Ben” demiş, “Senin Sultanını günahım kadar sevmem. Lakin sen bu diyardansın. Sana yanlış yapan adam öldü. Kızının evli olduğu Bey oğlu geçen yıl Bey oldu, şimdi benim Vezirim. Senin bu diyardan sürülmene vesile olan kız da Vezir hatunu.” Aşık o gece sazı ve sözüyle orada olanları mest ederken Vezir ve karısı gecenin yarısında müsaade isteyip ayrılmışlar. Aşığın Prenses karısı, “Vezirin karısı” demiş, “Dikti gözlerini tavana, Vezir çok huzursuzdu.” Aşık ertesi sabah, “Sultanım” demiş, “Ben müsaadenizi istemek için huzurunuza geldim.”
Aşık ve karısı bir seneden fazla diyar diyar gezmişler. Dönüş yolunda Prensesin atı bir yılandan ürkmüş, Prensesi atmış üstünden. Prenses havada uçmuş, çakılmış kalmış sivri kayaların olduğu bir yere; Aşığın kollarında son nefesini vermiş. Aşık vurmuş sazını sırtına, payitahta kadar gelmiş, Prensesi defnetmişler. Aylar geçmiş, Aşık bir türlü kendine gelememiş. Sultan, “Aşık” demiş, “Kendine gel. Prenses senin karınsa benim de yeğenimdi. Toparla kendini, sazına küsme. Bu saz bildiğin sazlara benzemez. Ona küsersen o da sana küser, bildiğini unutur, o herkesi kendine hayran bırakan sesini kaybedersin.” Aşık toparlamış kendini, tekrar yollara düşmüş. Sazını sözünü dinlemeye gelenlere hüznünü, derdini, aşkını, sevgisini aktarmaya başlamış yine.
Aradan birkaç yıl daha geçmiş. Aşık uzak bir diyarda, diyarın Sultanının karşısında sazına dokunmuş derinden. Sultan, “Aşık” demiş, “Belli ki aşk acılarını derinden hissetmişsin. Sazın hoş, sohbetin hoş, misafirliğin bizi oldukça hoşnut etti. Sarayımda seni görmek, seninle tanışmak isteyen bir hanım var.” Aşık, “Olur Sultanım” demiş, “Buyursun.” Biraz sonra sadece gözleri meydanda bir kadın girmiş Aşığın bulunduğu yere. Aşık kadının gözlerine bakınca, “Beni” demiş, “Burada da bulacağın hiç aklıma gelmezdi. Ben” demiş, “O eski defterleri gömeli çok oldu. Hatta yaktım, küllerini ummanlara attım. Senden geriye bende tek bir iz dahi kalmadı. Ne diyeceksen de, bu en son görüşmemiz olsun.” Kadın, “Aşık” demiş, “Vezir kocam iki sene önce Sultanla tartıştı, Sultan kellesini aldı, beni de bu diyara sürdü. Duydum ki Prenses bir kaza geçirmiş, sen de onu kaybetmişsin. Sultana bütün hikâyeyi anlattım. Ne dersin, bizden olur mu? Bir araya gelebilir miyiz?”
Anlatırlar ki Aşık, “Sen” demiş, “Beni burada görmedin, hatta yanıma hiç gelmedin. Benimle konuşmadın.”
Ertesi sabah ayrılmış o diyardan, gelmiş Prensesin payitahtına. “Sultanım” demiş, “Beni affedin bu görevden.” Sultan o zaman demiş, “Sarayda kalacaksın, sazından ayrılmayacaksın. Bana itiraz etmeyeceksin, seni tekrar evlendireceğim.” Sultan, Beylerinden birinin kızıyla evlendirmiş aşığı. Aşık sonra tekrar o elçilik görevine dönmüş; karısı ve çocuklarıyla sazı, sözü anılan, anlatılan biri olarak sürdürmüş hayatını.
Yine anlatırlar ki Aşık her nereye gitse bir zamanlar çok sevdiği o kadın da onu takip etmiş. Aşık bu amansız takipten kimine göre çok sıkılmış, kimine göre aklı karışmış; o kızla diyarın birinde evlenmiş. Kendi memleketinin Sultanına karşı saygısızlık olmasın diye o diyara yerleşmiş, sevdiği kızdan çocukları olmuş. En büyük oğluna sazını emanet etmiş.
Şehir şehire, aşık aşığa, aşığın sevdiği kız aşığın sevdiği kıza, kız babası kız babasına, saz ustası saz ustasına, han hana, hancı hancıya, kervan kervana, saz saza, tel tele, mızrap mızraba, meddah meddaha, eşraf eşrafa, bey Beye, Sultan Sultana, elçi elçiye, Prenses Prensese, meydan meydana, şarkı şarkıya, türkü türküye, aşk aşka, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan; her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçü lisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…










