1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Kalmadı Tesellisi Ne Şarkının Ne Sazın

Kalmadı Tesellisi Ne Şarkının Ne Sazın

featured

Erol Sunat’ın metni, hayatın zorlukları karşısında insanı ayakta tutan teselli ve dayanışma duygusunun zamanla nasıl kaybolduğunu acı bir gerçeklikle ele almaktadır. Yazıda; eskiden felaketlerde ve kötü günlerde hemen imdada koşan tesellinin artık hayatımızdan tamamen çekildiği, geriye ise yoksulluk, çaresizlik, kaygı ve yalnızlık gibi derin çıkmazların kaldığı vurgulanmaktadır. Toplum olarak paylaşma ve merhamet gibi değerlerin yitirildiği, herkesin kendi derdine gömüldüğü ve birbirine yabancılaştığı berbat bir döneme girildiği ifade edilmektedir. İnsanların artık birbirini dinlemekten ve yaralarını sarmaktan kaçındığı, bu yüzden de hayatın tüm neşesini ve anlamını yitirdiği üzücü bir tabloyla aktarılmaktadır. Son olarak, yazar bu yoksunluk ve karamsarlık ikliminde tesellinin terk edişini sorgularken, eski sıcak ve teselli dolu günlerin artık sadece uzak birer hatıra olarak kaldığını gözler önüne sermektedir.

 

Bizi teselli eden de çoktu, bizim teselli ettiklerimiz de.

Ne oldu, neler oldu, teselli ile yollarımız ayrıldı…

“Yarım elma, gönül alma” diyenler bile uzaklardan el sallayanlardan oldular.

Aramıza kara çalılar, kara dikenler, kem sözlüler girdi.

Nazar değdi adeta…

El oldu bize teselli…

Hayal oldu, yalan oldu…

Aynı o içli şarkıda olduğu gibi: “Kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın…”

Teselli denen o güzellik teselli etmekten vazgeçti hepimizi…

Teselli bizim ruhumuzun ilacıydı aslında.

Bugün teselli edeni olmayanlara döndük.

Bizi teselli edenlerin bir tanesi bile etrafımızda yok. Teselli denen o Anka kuşu kanatlarını öyle bir çırpıp havalandı ki, gidiş o gidiş…

Ardından bakakaldık öylece…

Sonrası ne gelen var ne giden…

Ne de teselliden bize bir haber getiren…

***

Teselli gitti; cümle olumsuzluklar, çıkmazlar, açmazlar ne varsa yapıştı yakamıza.

Öyle bir ruh hâline büründük kaldık ki…

Gül hazin, sümbül perişan bir vaziyet…

Kaygı; kaldım duman içi dağlarda gibi bir şey, kaygısız tek bir günümüz yok…

Saygı; kanatlanmış kuş olmuş, konacak dal beğenmez; kibirli, gururlu, pek bir mağrur hâllerde tepelerden bakar olmuş.

Sevgi; bekleyenleri öyle bir mağdur etmiş ki “Bana sevgi deme, ben unuttum, sildim onu” diyenlerden geçilmiyor ortalık.

“Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda…” diyen rahmetli Akif mısralara öyle bir dokunmuş ki, o mısralar yüz yıl sonra içimize işliyor.

Teselliden nasibim yok diye ümitsizliğe kapılanların o kadar çok haklı gerekçesi var ki, hangi birini sayalım?

“Derdim çoktur hangisine yanayım?” diyen o türkü dahi çaresiz…

***

Teselliden ayrı kalan, ayrı düşen ne yapsın?

Hangi kapıya varsın?

Hangi kapıyı çalsın?

Kime “Dur” desin, “Dur da beni bir dinle hele” diye?

Bizim nazımız geçerdi teselliye…

Sözümüzün bir değeri vardı onun yanında…

“Kimse koşup gelmese ben gelirim” derdi hep.

Orman yangınlarında yandık, ilk o koştu geldi teselli etmeye…

Depremden viraneye döndük, enkazlar altında can pazarı yaşadık, ilk o vardı yanımızda.

Sel aldı götürdü yolları, köprüleri; ilk o yetişti.

Yel çatıları uçurdu, ağaçları kökünden söktü attı; ilk o “Ben geldim, buradayım, yanınızdayım” dedi.

Ya şimdi?

Neden yok?

Nerede o başucumuzdan ayrılmayan teselli?

***

Biz nasıl bir eşikteyiz?

Bu eşiğe nasıl geldik?

Neden kalakaldık önünde?

“Gir” diyen yok…

“Gel” diyen yok…

Belli belirsiz bir “bekle”

Gaipten gelir gibi öylesine…

Sisler arasında kalmak gibi bir şey…

Ne sağımızı görebiliyoruz ne solumuzu, ne ardımızı ne önümüzü.

Biz o eşiğin önünde, evvelce var olan ancak şimdi adına “yok” dediğimiz bir kucak dertle bekleşiyoruz.

Yok işte…

O “yok” kavramının nesi anlaşılamıyor?

İş yok, aş yok…

Ocak yok… Huzur yok… Moral yok…

Ev kirasını karşılayacak maaş yok…

Elde yok, avuçta yok…

Kenarda, köşede, bucakta bir şeyler yok…

Yok nedir bilir misiniz?

Keşke bilinseydi.

Bilinseydi böyle mi olurdu?

***

Biz bölüşmek ve paylaşmak denen o güzel hasleti kaybedeli çok oldu.

Ne aramaya çıkanımız var,

Ne “Ben bulup getiririm” diyen…

İşine gelen yok…

“Ne üstüme vazife” diyenler kıyamet gibi…

Yalan dünyalığın işlerine boğazımıza kadar battık.

Yalan dünyanın işleri içinde sevgi yok, merhamet yok, vicdan yok, hoşgörü yok…

“Olsa zaten şaşırırdık” diyenler dahi kimseyi kendine getiremiyor.

Ve arada kalan tek şey teselli…

Yalandan dahi olsa gönül alamayan sözlerin, bir gülümsemenin, bir “Nasılsın?” demenin bir diğer adı.

Gerçekten tadı yok ne baharın ne yazın ne güzün ne kışın.

Bizi teselli edeceklerin her biri kayboldu gözümüzün önünden.

Belli ki teselli etmek zül geliyor her birine…

Ya da öyle berbat zamanlar geçirdik ki alınganlık, duygusallık üzerimize yapıştı kaldı.

***

Öyle bir manzara hâkim ki…

Anlatılanı anlayacak durumda değiliz.

“Sen konuştun, benim uykum geldi; koymuşum başımı duvara, uyumuş kalmışım” diyenden hayır gelir mi?

Böyleleri teselli arayan bir insanın koluna girer mi, “Ne derdin var?” diye sorabilir mi?

Şair “Derdimi ummana döktüm” demiş…

Ah şairim ah…

Umman o umman değil…

Dökersin içini…

Umman “Senin derdinden bana ne” diye, içini döktüğün ne varsa kabul etmez, atar dışarı.

Derdimizi dökecek, bizi teselli edecek ne kaldı, kim kaldı diye bir bakının etrafınıza…

“Bana gelme, bana dokunma, bana tutunma, kapıma gelme, sokağımdan geçme, arama, sorma…”

Galiba biz bulunmaz Hint kumaşları ile kuşatılmışız da haberimiz yok…

Dertli, derdini dökecek; derdini dökmek için yanına vardığının öyle çok derdi var ki, öyle bir ağlanıyor ki yanına gidenin onunla ağlayası geliyor. Ağlamaya giden, karşısında ondan daha fazla ağlayan bulduğunda ne yapar?

Trajikomik dense de yoksul “Tam ekmeğim yok” diyecek; vardığı kapı “Bilmem nerede kahvaltı edemedim, şu yeni açılan yerde bir akşam yemeği yiyemedim” diye iki gözü iki çeşme…

***

Teselli bizi bu kadar ihmal etmezdi…

Yanımıza uğramadan geçmezdi…

Yoksa terk mi etti bizi?

Küstü mü?

Yoksa o güzelim teselliyi alıp kaçırdılar mı bizden?

Karamsarlıklara bürünmemiz biraz da ondan…

Gelir otururdu yanımıza, girerdi kolumuza; “Boş ver” derdi, “Takma kafanı” derdi, “Olur bazen” derdi, “Bir bakmışsın her şey tersine dönmüş” derdi, bizi teselli ederdi…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!