İnsanlığın yaşam boyunca karşılaştığı derin ve iyileşmeyen yaralar, Erol Sunat’ın bu yazısında hayatın ve hüznün süzgecinden geçerek ele alınıyor. Toplum olarak acıların büyüklüğünü birbiriyle yarıştıran bir tutum sergilediğimiz, hatta bu ıstırapları hafife aldığımız vurgulanıyor. Ruhumuzda açılan bu kapanmaz kabukların temel sebebi ise hayatımızdan çıkardığımız şefkat ve sevgi eksikliği olarak gösteriliyor. Mevlânâ ve Yunus Emre gibi bilgelerin öğretilerine atıfta bulunularak, dertlerin tek şifasının sevgi olduğu hatırlatılıyor. İnsanların yalnızlaştırıldığı, vefa ve dayanışma gibi değerlerin unutulduğu bir düzende, türkülerin ve şarkıların sığınağı haline geldiğimiz ifade ediliyor. Sonuç olarak, ekonomik sıkıntılardan dost ihanetlerine kadar hayatın her alanından aldığımız darbelerle kalbimizin ağır yaralı olduğu, ancak sevgi bağını yeniden kurarak bu çıkmazdan kurtulabileceğimiz belirtiliyor.
Aşık diyor ya hani…
“Yara beni yara beni, öldürür bu yara beni…”
Bu yaralar kimimizi öldürdü, geriye kalanları da süründürüyor.
Hem de sürüm sürüm sürünenlere benzer bir hâl ile…
O kadar çok yara almışız ki, “Mazi kalbimde yaradır” diye bir başlasak, akşam olur, yaraların açtığı, sebep olduğu tahribatlar kapanmaz.
“Her dağın dumanı ayrıdır” diyen büyüklerimiz, kapanmayan yaralara sahipti; pek azı kapandı, kapanmayan yaralar yüzünden ayrıldı gitti diye az mı yaşanmış hikâye anlattılar her birimize.
Anlayanımız oldu… Dinleyenimiz oldu…
Kulak arkası edenimiz oldu. Esneyerek gözleri yarı açık yarı kapalı izleyenimiz oldu.
Yara ne demektir ne yapar, nasıl işler insanın ta… içine benzeri sorular uzun müddet havada kaldı.
Yaralarla dalga geçtik hep…
“Bu kadar yara sana bir şey yapmaz…”
“O da yara mı?” deyip yaralarımızı yarıştırdığımız bile oldu.
Senin derdin dert midir, benim derdim yanında der gibi; senin yaran ne ki, benim yaram yanında demekten geri durmadık.
Allah kimseye elem keder vermesin, ağır acılar, ağır yaralar yaşatmasın…
***
Yara çok…
Yaralı çok…
Ağır yaralıların durumu vahim…
Çünkü yara derin…
Bazı yaraların kapanma ihtimali çok zayıf. Ya da hiç yok…
Yara ne ile mi kapanır?
Sevgiyle…
Mevcut yaraların neredeyse büyük bir kısmının şifası sevginin ta kendisidir.
Sevgisizliğin hâkim olduğu ortamlardaki yaraların kapanma ihtimalini, ihtimal hesapları dahi çözemez.
Mevlânâ sevgi üzerine diyor ki: “Sevgiden acılar tatlılaşır, sevgi yüzünden bakırlar altın olur; sevgi yüzünden tortular durulur, arınır; sevgiden dertler şifa bulur; sevgi yüzünden padişah kul kesilir.”
***
Sevgi öyle bir şifa ki…
Cümle yaraların merhemi…
Dertlerin şifası, dermanı…
Yunus Emre yüzyıllar ötesinden diyor ki:
“Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
İnsanın çıkış yolu da kurtuluşu da dünyayı yaşanacak bir hâle getirme konusundaki samimiyeti de sevgiden geçiyor.
Biz sevgi denen o mana zenginiyle yolumuzu ayırma bedbahtlığını yaşıyoruz.
Sevgi ile yollarımızı ayırmak akıl kârı olsaydı, aldığımız yaraların her birinde sevgisizlikten nişaneler olmazdı.
Belli ki sevmeyi de unuttuk…
Hangi yolun başında?
Hangi çeşme taşında?
Hangi gözün yaşında?
Bırakıp da geldik sevgiyi, Allah bilir…
***

İçimiz yandıkça döktük içimizi. “Derdini anlatmayan derman bulamaz” diye bir sözümüz vardı; mademki derman arıyorduk, yaralarımızı her sorana anlattık…
Önce birer ikişer…
Bazen hepsini birden…
Baktık ki çare bulan yok, “çare benim” diyenler meydanlarda yok…
“Duymayan kalmasın” dedik…
İçimiz fena yandı…
Kimi görsek anlattık…
Sokaklara anlattık…
Sokaklarda anlattık…
Meydanlar yas tuttu hâlimize…
Dağlar, taşlar, kuşlar ağladı…
Taşa geçti nazımız…
Ağlar durur sazımız…
Hep yara mı yazımız?
Fena vurdu yara bizi…
***
Yara dedikçe, andıkça yaralarımızın sızladığına, o sızıların geçmek bilmediğine de memleketin dört köşesi dört bucağı şahit.
Şarkılar, türküler bizi anlatıyor, bizi söylüyor.
Lakin nafile…
Eylül dedik, güz dedik, o da bitti bitiyor.
“Ümitsiz bir bekleyiş hasreti var içimde…” diye başlayan o Hüzzam şarkı geldi birden takıldı dilimize…
Ekim, kasım, aralık… Laf çok, kalabalık…
Bize zor gelir sıra…
Biz de sarıldık türkülere, şarkılara…
Rahmetli Cahit Sıtkı ne diyordu o güzel mısralarında:
“Sevsen beni çocuğum / Geçen güne yazıktır / Bugün var yarın yoğum / İşim bir şarkılıktır…”
Hâlimiz mecalimiz yok anlatmaya…
Yaramızı sarmaya gelen yok…
“Şöyle yap, böyle yap” demek kolay…
Uzaktan yol göstermek…
Sevgisizlik alametinin ta kendisi…
***
Elinde merhemle, “Derman olmaya geldim” diye kapımızı çalan oldu da açmadık mı?
Kapımızın önünden geçen oldu da seslenmedik mi?
“Yalnızlık Allah’a mahsus” derler…
Biz kendi kaderine terk edilecek, unutulacak, hatırlanmayacak insanlar mıyız?
“Yaşlı, yoksul, fakir, kimsesiz insanını unutan, hatırlamayan geçmişini inkâr etmiş sayılır” derdi büyüklerimiz…
Gün gelecek o unutanlar da aynı yaşlara gelmeyecekler mi, aynı durumlara düşmeyecekler mi?
İnsanı düşünmek diye…
Koluna girmek diye…
Düştüğü yerden kaldırmak diye…
“Senin yanındayız, yanında olmaya geldik” diye…
Güven vermek adına…
İnsan olma adına…
“Vefa ölmedi” diye…
Bir kahvenin kırk yıl hatırı var diye…
Tuz ekmek hakkı için…
Yapabileceğimiz çok şey vardı aslında…
Bu güzel hasletleri ıskalama konusunda Guinness Rekorlar Kitabı’na ya girdik ya da girmek üzereyiz.
***
Kalbimiz yaralı bizim. Hem de hiç olmadığı kadar. Yaralarımız az değil.
Dil yarası…
Gönül yarası…
Dost yarası…
Arkadaş yarası…
Enflasyon yarası…
Güvendiğimiz dağlara yağan karların yarası…
Bekletenlerin, verdikleri sözlerde durmayanların kalbimizde açtıkları yaralar…
Yara beni yara beni, öldürür bu yara beni…
Yara almadığımız ne kaldı ki?











