Bu öykü, adaletli bir Sultan ile onun hırslı kardeşi arasında geçen iktidar mücadelesini ve sadakat kavramını işleyen epik bir halk hikayesini anlatmaktadır. Barışçıl hükümdarın tahtından indirilip sürgün edilmesiyle başlayan süreçte, yeni Sultanın zalim yönetimi halkın huzurunu kaçırır ve toplumsal bir hoşnutsuzluğa yol açar. Hikaye boyunca, bir yiğidin yardımıyla sürgündeki Şehzadenin geri dönüşü ve ailenin yeniden birleşmesi etrafında gelişen olaylar aktarılır. Sonunda adaletin tecelli etmesiyle eski Sultan tahtına kavuşsa da, makamı kendi rızasıyla genç nesle devreder. Anlatı, yöneticilerin merhametli olması gerektiğini vurgularken, ihanet ve vefa gibi evrensel temalar üzerine bir kıssa niteliği taşımaktadır. Metnin kapanışındaki uyarılar, anlatılanların hayal ürünü olduğunu belirterek okura hisse çıkarması yönünde bir ders vermeyi amaçlar.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinde herkesin sevdiği, haktan, hukuktan, adaletten ayrılmayan bir Sultan yaşarmış. Memleketin başına çeşitli gaileler açan kardeşini uzak bir diyara sürgün göndermış. İçinden nehir geçen küçük bir şehirde, nehir kıyısındaki küçük bir evde yaşarmış “Sultan benim” diyen küçük kardeş. Onun yerini, Sultanın güvendiği birkaç kişiden başka kimse bilmiyormuş. O güvenilir sanılan kişilerden biri Sultanın kardeşini bulmuş. “Sultanım” demiş, “Çok şükür seni buldum. Senin için öldü dediler, kayboldu dediler, dediler de dediler.” Sultanın kardeşi, “Burada olduğumu senden başka kim biliyor?” demiş. Onu bulan Bey, “Sadece ben, Sultanım” deyince; “Bak” demiş, “O zaman ne yapacaksın.” Bütün bir gün konuşmuşlar. Bey, aynen geldiği gibi görünmeden, büyük bir gizlilik içerisinde sislerin arasında gözden kaybolmuş. Bey, Payitahta gelince konuyu bilen bazı dostlarıyla görüşmüş. Sultanın en yakınında olanlardan itibaren çözülmeler başlamış. Ahalinin önde gelenlerinden biri Sultanın en yakınında olan damadına, “Damat” demiş, “Yazık edersiniz. Kardeşi Nemrudun biridir, zalimdir. Acıması, merhameti yoktur. Hangi özelliğinden dolayı onun peşine takılırsınız?” Damat, “Babam” demiş, “Sultan pasiftir. Kardeşi aktif, bizim başımızda olursa zaferden zafere koşarız. Bu Sultanın barış diye tutturduğu ne varsa aleyhimize oldu.” Ahalinin önde gideni varmış Sultana, “Sultanım” demiş, “Başta benim damadım olmak üzere çevrenden koparlar, kardeşinin yanına giderler. En itimat ettiğin Beyler kardeşinin has adamı oldu, görmez misin?” Sultan, “Öyle bir şey olsa haberim olurdu” demiş, “O uzak diyarın Sultanı, kardeşimin etrafında sinek uçsa bana haber uçurur.” Sultan hem kendinden hem de adamlarından eminmiş. “Bunları” diyormuş, “Tek tek ben seçtim. Kardeşime karşı giriştiğim mücadelede her biri yanımdaydı. Sultan olunca her birine mevki verdim, makam verdim. Olmaz, nasıl inanayım?” diyormuş. Birkaç ay sonra kardeşi ve onun yanına geçen adamları, “Buraya kadar” demişler, “Artık tahtsızsın. Tahtın gerçek sahibi yeni Sultanımızdır. Saray da dâhil, senin yanında duran tek bir Vezir, tek bir Bey kalmadı.” Kardeşi, “Ağabey” demiş, “Yıllardır sürgün kaldığım o diyardaki aynı şehre ve aynı haneye seni göndermek için o uzak diyarın Sultanıyla anlaştım. Sen beni öldürmedin, ben de seni öldürmeyeceğim. Lakin büyük oğlunu Payitahtta rehir tutacağım. Kalkar gelirsen yeğenim demem, bilesin.” Ahali “Tahtsız” demişler, “Bugün o uzak diyara yola çıkıyormuş. Yanında taht benzeri bir koltuk götürseydi bari, nehir kıyısında balıklara ‘Benim eskiden tahtım vardı, şimdi tahtsız kaldım’ diye hikâyeler anlatsın bundan sonra” diye konuşmaya başlamışlar. Tahtsız, uzun bir yolculuktan sonra o diyarın nehir kıyısındaki o küçük şehrine ve iki küçük odalı hanesine gelmiş. Yanında Ecesi, küçük şehzadesi ve prensesi varmış. Uzak diyarın Sultanı çıkmış gelmiş. “Tahtsız” demiş, “Ben kardeşlerimi saf dışı bıraktım. Tahtın merhameti olmaz. Sağ bırakırsan taht adama oyun oynar. Ben kardeşinin yerinde olsam seni sağ bırakmazdım. Lakin şehzadenizi rehin almış. Benim bildiğim kardeşin senin hakkında ‘Geri geliyor’ diye bir şayia dahi duysa yeğenine acımaz.”
Tahtsız derin düşüncelere dalmış. Yeni Sultan, kendine yardımcı olanlara önce önemli mevkiler vermiş. Altı ay bile dolmadan hepsini yanına çağırmış, “Ağabeyime ihanet eden bana da eder” demiş. Karşı geleni orada yok etmiş, diğerlerini sürgüne göndermiş. Sadece kendini ilk bulan Beye dokunmamış. Ona herhangi bir mevki, makam da vermemiş. Beyi çağırtmış. “Seni” demiş, “Niye çağırdığımı anladın mı?” Bey, “Anladım Sultanım, ya kellemden olacağım ya da sürgün” demiş. Sultan, “Var kafamda bir şeyler de” demiş, “Sen ağabeyimin en has adamıyken neden beni aradın, buldun?” Bey, “Sultanım” demiş, “Ben Bey soyundan gelen biriyim. Sizin bacınıza âşık oldum. Sultana derdimi açtım, beni dinlemedi. Bacınızı bir başka diyara gelin gönderdi. Yolda kafileyi bastım, gelini kaçırdım. Bacınızla gizlice evlendim. Onu öğrendi, bacınızı aldı, saraya kapattı. Ben de sizin izinizi bulmuştum. Vardım, geldim yanınıza. Bacınız zindanda, küçük oğlum birkaç yaşında.” Sultan, “Bey” demiş, “Ağabeyim sana ‘Hayır’ derken doğru demiş aslında. Senin Bey sülalesi, Sultanlara en fazla başkaldıran sülale. Sebebi; senin büyük dedenin de bir Sultan kızıyla evli olması. Hatta seninle üç olmuş.” Sultan, zindandaki bacısını çıkarmış. “Ablam” demiş, “Bir de oğlun varmış, haberim yoktu. Şimdilik kaydıyla size dokunmam. Saraya yakın bir konakta yaşayacaksınız. Ne seni ne kocanı etrafımda görmek istemem.”
Ahali, Tahtsız ile yeni Sultanı teraziye çıkarmışlar. “Yeni Sultan” diyorlarmış, “Ahali içine karışmaz, tahtsız dolaşırdı. Bu çok daha sert. ‘Ben geçerken beni görmedi, başını eğmedi’ diye ahaliden bazılarını tokatlamış” diye anlatmaya başlamışlar. Payitaht o eski huzurlu günlerini geride bırakmış. Vergiler birken beş olmuş. İtiraz edenleri yakalamışlar; bir daha o insanların ne tezgâhı kalmış ne de nerede olduklarına dair bir havadis. Sultan, “Ben” diyormuş, “İtiraz istemem. Çatlak ses duymayı kaldıramam. Memleketin ve Payitahtın hâlini görmüyor değilim. Kimse bana akıl öğretmesin. Kimse neyi nasıl yapacağımı söylemesin.” Yanındaki Beylerin, Vezirlerin her birini değiştirmiş. Onlara da “Hiçbirinize güvenmiyorum” diyormuş. “Ağabeyim nice Beyler seçti, her biri benim yanıma geçti. Onu sırtından hançerlediler. Tahtsız kaldı.” Beylerinden, Vezirlerinden en küçük hatası, yanlışı, iması olanı da derhâl görevinden alıyormuş. Yeni Sultan Payitahtın pazar yerine varmış. Ahaliden bir ihtiyar, “Dur Sultan” demiş, “Bizi dinlemezsin, hâliniz nicedir diye sormazsın, yanımızda durmazsın. Haktan, hukuktan bahseder, hiçbirini tutmazsın. Sen bizim değil de kimin Sultanısın?” Sultan, “Bre densiz ihtiyar” demiş, “Kimse Sultana böyle bir laf söyleyemez!” İhtiyar, “Sultan da Allah’ın kulu, biz de” demiş, “Senin işin, senin önceliğin bu ahali. Değilse var sarayında otur.” Sultan kaldırmış kolunu, tam ihtiyara vuracakken güçlü bir el havada yakalamış Sultanın kolunu. “Dur Sultanım” demiş, “Sultanın eli ahaliyi dövmek için, susturmak için kalkmaz. Senin yanındakiler sana ahalinin ne çektiğini anlatmazlar, bildirmezler mi? Böyle Vezir mi olur, Bey mi olur? Bey odur ki, Vezir odur ki halkın derdiyle ilgilene, sana durumu anlata.” Sultan, “Sen de kimsin?” demiş, “Ne cüretle kolumu tutar, yolumu kesersin?” Sultanın kolunu tutan çekmiş elini. “Keşke” demiş, “Ağabeyin gibi başımızı okşasaydın. Derdimize derman olsaydın. Onun yanındaki Beyler zorbalık isterlerdi, seni alıp geldiler. Sen de hepsini attın, savurdun yanından. Şimdikiler de sen ne dersen onu yapan; ahali aç mı tok mu, işi düzgün mü değil mi bilmeyen, umursamayan Beylerden ibaret. Beni zindana atacaksın atmasına da bu Beyleri de yanında tutma derim.” Sultan, “Atın şu münasebetsizi zindana!” demiş. Sultanın kolunu tutan yiğidi atmışlar zindana.

Sultan bir hışımla çıkmış pazar yerinden, sarayına gelmiş. Hırsı geçtikten sonra o zindana attırdığı genci çağırtmış huzuruna. “Kimsin sen?” demiş. Yiğit, “Ben” demiş, “Pazarcılık yaparım, kervanlarda muhafızlık yaparım. Lafımı sakınmadığım için başıma gelmedik kalmadı.” Sultan, “De bakalım” demiş, “Ahali hakkımda ne der?” Yiğit, “Ahali seni sevmez de tutmaz da Sultanım” demiş, “On seneyi aşkın bir zamandır yeğenini esir tutan Sultandan hayır gelmez der. Bizi anlamayan, dinlemeyen, sormayan, düşünmeyen Sultanın kendine dahi faydası olmaz der. Senin yanındaki yalancılar ne der bilemem amma ahali seni sevemedi Sultanım. ‘Tahtsıza sahip çıkamadık, yazıklar olsun bizim gibi ahaliye’ diye her Allah’ın günü dövünürler.” Sultan, “Seni” demiş, “Tekrar zindana göndermem. Ancak başka bir şey yapacaksın; yeğenimi ana babasına ve kardeşlerine götüreceksin.” Çağırmış yeğenini. Şehzade, “Sultanım” demiş, “Bu yiğit belli ki senin adamın. Beni yolda o mu öldürecek?” Sultan, “Hemen şimdi” demiş, “Yola çıkıyorsun Şehzade. Seçme şansın yok. Kılıç diyorsan senin de kılıcın var.” Yola koyulduklarında yiğit, “Şehzadem” demiş, “Sultan her an bize bir tuzak kurabilir. Ben ne seni tanırım ne de onu” diye anlatmış başından geçenleri. Şehzade, “Ben” demiş, “Güvensiz biriyim. Birileri yolumuzu kesmeden sana itimat etmem zor.” Çok geçmeden etraflarını dört beş harami sarmış. Yiğit ve Şehzade çekmişler kılıçlarını, haklamışlar haramileri. Yiğit, “Şehzadem” demiş, “Bayağı iyisin, hocan kim?” Şehzade, “On yıldır” demiş, “Beni eski bir silah ustası eğitir. Sultan nedense hiç itiraz etmedi. Ben de gece gündüz kılıç talimi yaptım; ok attım, gürz salladım, mızrak savurdum.” Yiğit, “Senin hocan benim babam, Şehzadem” demiş. Bir hana gelmişler. Hanın kapısında Sultanın muhafızları karşılamış ikisini. Şehzade ve yiğit sırt sırta vermişler, bir süre sonra ayakta kimse kalmamış. Hancı korkudan titriyormuş. Yiğit, “Hancı” demiş, “Bırak titremeyi de Şehzademe yiyecek bir şeyler getir.”
Yiğit ve Şehzade, uzun ve meşakkatli bir maceradan sonra o uzak diyara gelip o şehri ve nehir kıyısındaki haneyi bulmuşlar. Tahtsız, “Şehzadem” diye sarılmış on küsur sene sonra artık bir yiğit olan evladına. Ece, “Bu kim?” demiş. Şehzade, “Yol arkadaşım” demiş. Yiğit, “Sultanım” demiş, “Ben sizin rahatınızı bozmayayım” deyip atmış kendini dışarı. Bir salkım söğüdün altına oturmuş; eline almış bir avuç taş, akıp giden nehre atmaya başlamış. Bakmış ki biri daha taş atıyor. Başını kaldırmış ki Prenses! Hemen doğrulmuş, kendine çeki düzen vermiş. “Prensesim” demiş, “Burada olduğunuzu bilmiyordum.” Prenses, “Ağabeyim” demiş, “Senden çok bahsetti. Babam senin Sultanın adamı olduğunu düşünüyor, Ecemiz de öyle. Ne yapacaksın?” Yiğit, “Ben” demiş, “Pazarcılık yaparım, arada kervanlara muhafızlık yapmışlığım da var. Buralarda varsa öyle işler varır çalışırım.” Ertesi gün Şehzade, “Yiğit” demiş, “Sultanın hiç oğlu olmadı. Altı mı yedi mi ne kızı var. En büyük kızı sanırım beni seviyor. O kızı kaçıracağız.” Tahtsız “Yok” dese de “Olmaz” dese de, “Seni bu sefer öldürür” dese de; Şehzade, Eceye, “Anam” demiş, “Ben de seviyorum Sultanın kızını.” Bir ay kadar sonra Yiğit ve Şehzade bir şekilde girmişler saraya, Prensesi alıp çıkmışlar. Onları arayanlar yollara düşünceye kadar Şehzade, Prensesle bir kervansarayda evlenmiş. Yanlarında yiğit, Tahtsızın bulunduğu diyara gelmişler. Tahtsız ne diyeceğini şaşırmış. Sultan kıyameti koparmış.
Anlatırlar ki Sultana kızının kaçırılması o kadar çok koymuş ki bir gece ani bir kalp krizi geçirmiş, ölmüş. Tahtsız, Payitahta geri dönmüş. Ahali Payitahtın kapılarında karşılamış Tahtsızı. Tahtsızı tahtına ahali oturtmuş. Tahtsız; ahali üzerindeki vergileri, borç ve harçları kaldırmış. Hem Payitahtın hem de memleketin üzerindeki sisler ve kara bulutlar dağılmış. Herkesi bağışlamış, bacısıyla evli olan Beyi bacısıyla sürmüş Payitahttan. Bir sene sonra Tahtsız, “Hükümdarlık bu kadar” diyerek kendi isteğiyle tahttan feragat edip Şehzadesini Sultan olarak açıklamış ahaliye. Genç Sultan, yiğidi yanına almış, bacısı Prensesle de evlendirmiş. Tahtsız, Ecesiyle Payitahtta elinden tutulacakların, hâli sorulacakların yanında olmuş ölünceye kadar. Ahali, “Tahtsızdı amma vicdanlıydı, merhametliydi. O bizi değil, biz onu anlayamadık. Allah bizi affetsin” demiş durmuşlar.
Şehir şehire, Tahtsız tahtsıza, Şehzade Şehzadeye, Sultan Sultana, Ece Eceye, Bey Beye, Yiğit yiğide, Sultan kardeşi Sultan kardeşine, ahalinin ileri geleni ahalinin ileri gelenine, damat damada, Bey Beye, Prenses Prensese, ihtiyar ihtiyara, uzak diyarın Sultanı uzak diyarın Sultanına, saray saraya, nehir kıyısı nehir kıyısına, pazaryeri pazaryerine, han hana, kervan kervana, kervansaray kervansaraya, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan; her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçülisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…











