Onuncu Köy

featured

Bu yazı, doğruluk ve dürüstlük kavramlarını “onuncu köy” metaforu üzerinden ele alarak, hakikati savunanların tarih boyunca karşılaştığı zorlukları betimlemektedir. Doğru söyleyenlerin dokuz köyden kovulmasına rağmen vazgeçmedikleri bu yolculukta, onuncu köy aslında dürüst insanların kalbinde ve var olduğu her mekanda yaşayan manevi bir sığınak olarak tanımlanır. Yazıda, yalanın çekiciliği ile hakikatin sarsılmaz gücü kıyaslanırken, bu erdemli duruşun Milli Yemin ve vatan sevgisi gibi toplumsal değerlerle olan bağı vurgulanır. Ayrıca, Gazze’den Doğu Türkistan’a kadar dünyadaki mazlumların yaşadığı adaletsizlikler, doğruluğun bedelini canıyla ödeyenlerin sessiz çığlığı olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak kaynak, dürüstlüğün fiziksel bir haritada değil, insanın vicdanında ve tavizsiz duruşunda başladığını etkileyici bir dille anlatmaktadır.

 

Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…” diye başlıyordu o şarkı… Onuncu köye giderken yağmur alır mı? Çamur olur mu? Yağmurdan kaçarken doluya tutulur mu yola düşenler? Kar, tipi, boran olur mu mesela…

Doğruysanız eğer, doğruluktan yanaysanız, “bu da olmaz, bu kadarı da olmaz” dediğiniz her ne varsa olur, hatta daha da fazlası, üzerine katmerlisi de…

Binlerce yıldan beri bu böyle…

Yine bize onuncu köyün yolu göründü denir geçilir.

Onuncu köy neresi, nerede diye sorulduğunda “doğruların bulunduğu ve var olduğu her yer onuncu köydür” denmesi ise yalancıların keyfini tarihin her döneminde kaçırdı durdu. İflah olmadılar, yine de hiç anlamadılar…

Aynen, Misak-ı Millî nedir, neresidir sorusuna, “Misak-ı Millî, Millî Yemin’dir, Türk’ün bulunduğu ve var olduğu her yer Misak-ı Millî’dir” demek gibi.

Aynen, Anadolu coğrafyası üzerine ısmarlama çizdirilen uyduruk haritalarda bile isteye gösterilmeyen Türk varlığının o coğrafyada var olan ancak onların bilmek ve görmek istemediği onuncu köylerde onları bekliyor olacağını bilemedikleri gibi…

***

Bu coğrafyanın dilinden, hâlinden, derdinden Türk Milletinden başka anlayan mı var?

Önüne gelen “ben anlarım, ben anlarım” diye atıyor kendini ortaya.

Sevr’den beri bu böyle…

Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Paşa

Geldikleri gibi giderler…

Geldikleri gibi de gittiler.

Su akar mecrasını bulur” diye onun için denmiştir.

Doğrular parça bölük olabilir, her bir parçası ayrı bir dağın ardında diye anlatılabilir.

Karanlıkların aydınlığa dönüşmesi tek bir kıvılcıma bakar diye boşu boşuna söylenmemiştir.

Kıvılcım ne mi?

Ne zaman çakacağı belli olmayan…

Onu da yalancılara, goygoyculara, ahkâm kesicilere, doğruların yoluna tuzak kurmakla ömrünü heba edenlere sorun bir zahmet…

***

Doğruyla derdi olanlar, doğruya tahammülü olmayanlar doğruların olmadığı, bulunmadığı bir dünya hayaliyle doğruya ve doğruluğa karşı açtıkları savaşı acımasızca sürdürüyorlar.

Öyle olunca da doğruyu dokuz köyden de dokuz kapıdan da kovma hikâyesi ortaya çıkıyor.

Yalanın muhteşem cezbediciliği, kolaycılığı, rahatlığı, esnekliği, doğru ile mücadele edenlerin en büyük silahı ve referansı.

Doğru ise hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkan, bentleri, kaleleri, surları yıkıp geçen bir destan kahramanının ta kendisi.

Dünya boş değil ya… Yalancılara yer bulunur da doğrulara yer olmaz, yer bulunmaz mı?

İşte oraya da onuncu köy demişler…

Yalancıların olmadığına dair yemin ettiği, kuyruklu yalanlar söylediği, doğruları bir ömür boyu var diye dolaştırdık sandıkları, “var olmayan o köy mü” diye dalga geçtikleri köy…

Gerçekten onuncu köy var mı, neresi orası sorusu onun için dünyanın en zor sorusu değil.

Doğruları yok sayarak, haritalardan silerek olaylara bakanlar, hakkı ve hakikati kırk kilitli mahzenlerde kilit altında tuttular, yetmedi…

Tarih boyunca doğruluk için mücadele eden kalpleri de görmezden geldiler.

O görmezden geldikleri kalplere karşı koyamadıklarını öğrendiklerinde ise artık çok geçti.

Doğrular, dokuz köyden kovulanlar, o kovuldukları köylere nice sonra “biz yanlış yapmışız” diye defalarca geri çağrıldılar.

Ona rağmen, özürler dileyerek onları geri çağıranlar, bir süre sonra doğrulardan ve doğruluklardan sıkıldılar; kim doğrunun, doğruların ve doğrulukların karşısında ise onun yanına geçtiler.

Doğru söyleyenleri dokuz köyden kovarken ne bir an tereddüt ettiler ne de vicdanları titredi.

“Doğruyu neden hiç sevemedi de doğrunun karşısında olanların yanında durmayı seçti insanlar?” sorusu ise binlerce yıldır cevapsız.

Dünya anlatılması kolay olmayan bir mekân.

İstisnasız her şeye şahit.

Doğrulara yer yok denilen yerlerde bile doğruluğa meyleden kalpler her zaman var oldu.

Doğru bir şekilde kendine varacak bir kapı da buldu, mekân da.

Doğruyu söyleyenin akıbeti bildik bileli aynıydı…

Dokuz köyden kovulmak…

Bir türlü varamadıkları, varılamadığı, erişilemediği sanılan o onuncu köy ise basit bir şehir efsanesi değil elbet.

Gerçekten efsanelerden bir efsane…

Varsın haritalarda olmasın…

Hangi vilayete bağlı?

Hangi bölgede?

Hangi dağın yamacında?

Hangi nehrin kıyısında?

Diye sorulsun dursun…

Eğer ki, doğrunun ve doğruların yanındaysanız, siz onuncu köydesiniz zaten…

***

Varsın bazıları o onuncu köy, doğruların kovulduğu o dokuz köye ne kadar uzak, ne kadar yakın diye soğuk espriler yapsın…

Bitti mi?

Bitmedi tabii…

Daha ne mi diyorlar?

Dokuz köyden kovulan varabilmiş mi onuncu köye?

Var mı “ben vardım” diye konuşan, oradan haber veren, haber eden?

Mesela onuncu köye varanları davul zurnayla mı karşılamışlar “onuncu köy doğruların yurdudur, safa geldiniz hoş geldiniz” diye?

Yoksa “sen bu köye hiç gelmedin ne sen bizi gördün ne biz seni, köyün dışında bir çeşme var, başında az biraz soluklan, birkaç avuç da su iç, ardına bakmadan yoluna devam et, ara belki onuncu köye benzemez ne köyler bulursun” mu demişler?

Yalancılara bakarsanız, doğrunun macerası bir çuval tevatür, bir çuval rivayet…

Nedense hep yalancılar eder durur şikâyet…

***

Mesele şu ki…

Samimiyet bize bir değil birkaç beden fazla…

Doğruları sevmiyoruz, sever görünüyoruz, nefret ettiğimizi gizlemekte zorlanıyoruz.

Bazen de “inceldiği yerden kopsun” diyerek gemileri yakıyoruz.

Bazılarımıza göre;

Doğru denen kavram çerçeve yapılıp başucumuzda asılı durmalı.

“Ben doğruyum…” “Doğrudan şaşmam…” “Doğruluk benim başımın tacıdır…” benzeri tabelalar yanımıza kim gelirse gelsin dikkat çekmeli…

Bazılarımıza göre de;

“Doğruyu ve doğruları severim, ancak yanımda olmasından, bulunmasından ve durmasından hazzetmem…” gibi laflar şaka ile karışık söylenmeli, “canım olur mu öyle şey” diye “U” dönüşleri yapılmalı…

Bazılarımıza göre ise doğruluk kıstasları farklı;

Diyorlar ki…

Keşke, doğruluk tabelaları misali olabilselerdi.

Yani sessiz, yani sus pus, yani uyumlu, yani sakin, yani itiraz etmeyen…

Biz doğruları doğruların doğruyu sevdiği gibi sevmiyor olabiliriz.

Bu demek değildir ki, doğruyu sevmiyoruz.

Aradaki mesele nüans farkından ibaret…

Diyenlere de “Bu ne sevgi ah… Bu ne ızdırap…” şarkısı bizden onlara gitsin…

Onuncu köy meselesine son noktayı koymak isteyenler ise diyorlar ki;

Gördünüz işte…

Fi tarihinden bu yana bulunamadı o köy…

Bize de soranlar oluyor nerede diye…

Merkür’de mi, Jüpiter’de mi biz ne bilelim?

Varsa şayet, biz de gidelim…

***

İşin aslı, onuncu köy her zaman vardı.

Bakmakla görmek arasındaki o ince çizginin farkında olan, “ben zaten onuncu köydeyim” dedi içinden.

Doğrularla kavgası hiç bitmeyenler için, hayalin ayakları yere basmazdı.

Köy hayal, yol hayal, “bırakın dolaşsınlar boş yere diyar diyar” dediler her defasında…

Doğru ise, “memleketi yıllar yılı dolaştım, onuncu köy diye bir köye rastlamadım, tesadüf etmedim” diye bir laf attı ortaya.

Yalancıların yüzü ışıldadı sevinçten.

Doğru, “Ey yarenler” dedi, rahmetli Bekir Coşkun diye bir köşe yazarı Ağabey vardı.

Ona ait gazete köşesinin de adıydı “Onuncu Köy”.

Âdeta derdi ki rahmetli: “Doğruyu arayan beni okusun, beni takip etsin.”

Doğruyu dokuz köyden kovmuşlar, “seni anca onuncu köy paklar” deyip postalamışlar onuncu köye demişler mi, demişler…

Ne demişti doğru?

“Benim adım doğru, ben yalan bilmem, yalan söylemem, söyleyemem, size yalan borcum da yok. Bulun gelin onuncu köyü, sizinle o yola revan olmayan memleketin en yalancısı olsun.”

Lakin, dinleyen de olmamış, ciddiye alan da…

***

Orta Doğu’da yaşananlar karşısında doğruluğu ve Hakk’ı savunduğunu söyleyen insanlık; yalnız bıraktı Gazze’yi, Lübnan’ı ve tüm bölgeyi…

Ne yapılabildi İsrail’e?

Sırtını sıvazlamaktan başka…

İsrail, hiç bitmeyen ve sönmeyen hıncını hem insanlardan hem de Orta Doğu’nun dağından taşından çıkarmaya devam ediyor.

Doğu Türkistan’da Uygur kardeşlerimizi unuttu hür dünya…

Zulmeden, zindanlarda masum Uygurları katleden, milliyetinden, dininden, hürriyetinden eden Çin’e karşı ne yaptı insanlık?

Ne dedi?

“Dur artık, bırak Uygur Türklerini” diyebildi mi?

Yıllardan beri zulme uğrayan bu insanlar doğruları konuştukları için, hakkı ve hakikati savundukları için yerlerinden yurtlarından edildikleri yetmiyor, soykırıma uğruyorlar.

Doğruların buluştukları noktalara gelemiyorlar, koşamıyorlar, o noktalara erişemiyorlar.

Onların onuncu köyünün yolu maalesef ölümden başka bir yere çıkmıyor.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!