Bu yazı, ekonomik zorlukların ve hayat pahalılığının bireylerin günlük yaşantısını nasıl bir mecburiyetler zincirine dönüştürdüğünü duygusal bir dille ele almaktadır. Yazar, market indirimlerini takip eden emeklilerden kabarık faturalara kadar halkın karşılaştığı maddi sıkıntıları güncel örneklerle tasvir etmektedir. Metinde, geçmişteki mütevazı okul yıllarına duyulan özlem ile günümüzün ağır eğitim masrafları arasında hüzünlü bir kıyaslama yapılmaktadır. Mecburen kelimesi etrafında şekillenen bu anlatı, yaşam mücadelesi veren insanların içinde bulunduğu çaresizliği ve toplumsal değişimi yansıtmaktadır. Sonuç olarak kaynak, geçmişin fedakâr aile yapısını anarken bugünün geçim derdini etkileyici bir panorama olarak sunmaktadır.
Söz ve müziği Mazhar Alanson’a ait, 90’lı yılların başında MFÖ yani Mazhar-Fuat -Özkan üçlüsü tarafından seslendirilen oldukça meşhur bir şarkı vardı…
“Mecburen”
Nakaratı ise; “Mecburen, mecburen mecburiyetten” kelimeleriyle devam ediyordu.
Mecbur kelimesi biraz itici olsa da yüz yüze geldiğimiz ve kaldığımız bazı mecburiyetler belimizi fena büküyor…
Mecburen diye bir başladınız mı, mecbur kaldım yine ben diye başlayan bir şiir bile yazarsınız.
Nasıl mı?
Mecbur kaldım yine ben…
Kendimi sokağa atmış yürüyorken…
Hiçbir yer açık değildi…
Yani o kadar erken…
Ne diyorduk?
Erken kalkmak mecburen…
Kendini sokağa atmak mecburen…
Bir tanıdıkla ayak üstü birkaç kelam etmek mecburen…
Nerede ne ucuz, nerede ne indirim var market dolaşmak mecburen…
Mecburen mecburiyetten…
Mecburiyetler yaşama biçimi olmuş, sinmiş yapışmış kalmış üzerimize.
Çıkmıyor.
Ne o rahatsız ne de biz…
Dilimizde, “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına…” diye eski bir şarkının mısraları…
Cebimizde bazen isteyerek, bazen istemeden, bazen kerhen bizimle kendini dışarı atan mecburiyetler…
Orhan Veli sağ olsaydı kim bilir neler yazardı mecburiyet üstüne…
Meteliksiz halimize bakıp, ben kaç sene önce demiştim diye takılır geçerdi her birimize…
*****
Emeklinin sabah sporu ne diye sormuşlar.
Market dolaşmak demiş yüzde doksanı…
Market kulvarı önemli bir kulvar, dolaşırken geçiliyor birkaç bulvar…
Bizim sokak sizin sokak, ötesi berisi bir kilometreden ziyade yürüyor, emeklinin her biri…
Mecburen gibi gözükmese de…Gıda enflasyonuna karşı, insanların kendini mecbur hissettiği bir zorlu yürüyüş. İster sabah olsun ister akşam üzeri…
Arada yolunuza çıkan bir semt pazarı da oldu mu, pazara da düşer emeklinin asgari ücretlinin fakir fukaranın yolu.
Ceplerindeki parayla ne alabilirler orası da apayrı bir konu ya…
Pazar bolluk bereket kesinlikle marketlere benzemez.
İkinci el ürünler var mesela…
Yarı fiyatından da aşağı…
Emekli için fakir fukara için pazar bir nimet…
Keşke çok daha yeterli imkanlar olabilseydi…
Meyveler kilodan taneye düşmeseydi mesela…
*****

Markette seçili ürünlerde yani kendi seçtikleri ürünlerde yapılan indirimler pazara göre devede kulak…
Pazara gitme bize gel, ne işin var pazarda, market evinin yanı başında benzeri yaklaşımları olan marketler yapacakları indirimleri neden müşteriye sormazlar?
“Geçim de sizin seçimde, söz müşterinin” demeyi dahi çok görüyorlar müşterilerine…
Hani müşteri velinimetti ya…
Velinimet kavramı el değiştirdi, yön değiştirdi, taraf değiştirdi…
Müşterinin elinden alındı mı, abrakadabra misali bir şeyler mi oldu?
Velinimet kavramı, müşteri velinimetimizdir olmaktan çıktı, market velinimetimizdir olarak güncellendi.
Ne diyorlardı müşteriye saygı?
“Geç bunları anam babam geç bunları…”
Diyen Sezen Aksu haksız mı?
Nerde kalmıştık?
Mecburen faslında…
Ay dediğiniz göz açıp kapayıncaya kadar geliyor.
Kira denen heyula kapı önünde…
Ver aylığını, gerisini arpacı kumrusu gibi düşün dur.
Su faturası dehşet…
Sanki halı, yolluk ne varsa yıkamışsınız gibi, üstüne de olmayan arabanızı yıkamış gibi bir fatura…
Eskiler evlere şenlik derlerdi…
Hem öyle bir evlere şenlik ki…
Bir de site aidatları var…
Kiraya yetişmek için fena çabalıyor.
Kira zaten terelelli, aidat sigortaları attırmaya birebir.
*****
Ne var geride?
Elektrik…
Onun niyeti de suya yetişmek…
Çarpmayı artırdı…
İnsanlarda çarpıntılar başladı…
Bu denilenlerin her biri mecburen…
Hatta çaresizlikten dahası mecburiyetten…
Ya öde kurtul ya da öl kurtul der gibi…
Bu arada, insanı yaşatmak denen erdemi gören oldu mu?
Ya da biz bunları nasıl ödeyeceğiz hangi parayla, hangi maaşla diyenleri bir duyan var mı?
Yıl başına var dört ay…
Bu işin güzü var, kışı var, henüz merhaba demeyen tam bir baş belası olan doğalgaz var.
Faturası kim bilir bu yıl ne yazar, bahtımıza ne çıkar?
Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur demiş ya Aşık…
Bizimkisi o hesap…
Yaşayana, bu fırtınadan kaçamayana mecburen olacak olanlardan en bilinenleri sıraladık.
Belki bazılarını unuttuk, belki ıskaladık…
Yine de kurtulamadık, kurtaramadık yakamızı mecburiyetlerden…
*****
Eylül okul zamanı. Okul deyince akan suların durduğu o zaman.
Okullar şıngır mıngır okullar, şıngır mıngır okullar başlar diye okul şarkılarına yansıyan zaman….
Zil çalmaya şunun şurasında ne kaldı?
Bizim öğrencilik yıllarımızda, Hababam Sınıfının ders zilini elindeki zille çalan rahmetli Adile Naşit benzeri görevliler vardı.
Nereden nereye değil mi?
O zamanlar birkaç mecburiyet vardı, şimdi say-say bitmiyor…
Kayıt var, forma var, kalem var, silgi var, defter var yani kırtasiye var, üst baş var, servis var…
Dahası var…
Eylül ayının on dördüne kadar…
Veliler kâbus görmeye devam…
Eylül bir kış ayı değil amma, ağustos ayından başladı tasası…
Hazırlığınız yoksa okulda okuyan çocuğunuz birden fazlaysa okul masrafları denen o deli dolu handikap kolay aşılacak gibi görünmüyor.
Şöyle yetmiş küsur yıl önceye uzandığınızda, kaybolmasın diye yanlışlarımızı kolay silelim diye boynumuzda zor kopan bir iple kolye misali takılı silgimiz, koyu yazan ucu kolay kırılmayan kurşun kalemimiz ve defterimiz oldu mu, dünyalar bizim olurdu.
Kuru boya, sulu boya daha sonra girmişti hayatımıza. Saman yapraklı sarı defter Matematik defteriydi.
Kalemlerimizin ucunu çakısıyla çok açtı öğretmenlerimiz. Kalemtıraşta yoktu o yıllarda.
Çantamız da yoktu. Akşama kadar okurduk o yıllarda. Eğitimcilerin dillerinden düşürmediği o normal eğitim, ideal eğitim vardı o zamanlarda. Kahvaltımızı evde yapar, Öğle arasında evimize gider, analarımız evde ne varsa karnımızı doyurur, öyle gönderirdi bizi öğleden sonra okula.
*****
Aslında kalemimiz, silgimiz, defterimiz ve kitaplarımızdan başka bir şeyimiz yoktu bizim.
Siyah önlüklü beyaz yakalı çocuklardık her birimiz.
Sınıfları dolduran, okul yollarında koşan, öğretmenlerini can kulağıyla dinleyen…
İhtiyacımız da yoktu başka bir şeye…
Okul masrafı diye ağır bir yük de binmemişti babalarımızın üstüne.
Ben okuyamadım amma, ceketimi satar okuturum oğlumu kızımı diyen babalara ve evlatları için her türlü fedakarlığı yapan analara sahiptik çok şükür.
Okuduk. Tökezlediğimiz yerde, takıldığımız yerde bizi tutup kaldıran ana ve babalara, öğretmenlere sahiptik.
Gözlerimiz buğulanıyor, doluyor o günleri anarken. Ana ve babalarımız bizleri okutmak için karşı karşıya kaldıkları mecburiyetleri derinlemesine hiç anlatmadılar. O günlerle ilgili, kıyısından köşesinden öğrenebildiğimiz birkaç şey kaldı o fedakâr insanlardan geriye…









