Erol Sunat tarafından kaleme alınan bu anlatı, kaderin kaçınılmazlığını ve nasipten öteye yol gidilemeyeceği gerçeğini destansı bir dille işlemektedir. Hikâye, zorba bir Bey oğluyla evlendirilmek istenen cesur ve savaşçı bir genç kızın başından geçen zorlu imtihanları ve toplumsal adaletsizliklere karşı duruşunu konu alır. Başkarakter, nişanlısının nehre düşmesiyle başlayan süreçte esaret, sürgün ve tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıksa da dirayeti sayesinde saygın bir konuma yükselir. Birçok evlilik girişiminin trajik olaylarla sonuçlanmasının ardından genç kız, nihayetinde kendi dengi olan Vezir ile huzurlu bir yuva kurar. Metin, iyiliğin ve dürüstlüğün en sonunda ilahi bir adaletle ödüllendirildiğini vurgulayan bir kıssadan hisse niteliğindedir. Sonuç olarak bu eser, bir kadının onurlu mücadelesini ve hayatın hazırladığı beklenmedik tesadüflerin insanı asıl kaderine nasıl ulaştırdığını gözler önüne serer.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde Bey oğlunun düğünü varmış. Bey oğluna gelin gelecek kız Bey oğlunun şehrine yarım günlük bir mesafedeymiş. Gelinin geldiği şehrin hemen dışından suları derin ve deli dolu akan bir nehrin üzerinde var olan eski bir taş köprü iki şehri birbirine bağlıyormuş. Bey oğlu aksi, huysuz, geçimsiz, aşırı sinirli, asabi bir gençmiş. Anasının ısrarı üzerine hiç görmediği bir kızla evlenmeye razı olmuş. Aynı durum gelin kız için de aynıymış. Bey oğlu, adamlarıyla birlikte köprünün bir başında gelin alayının gelmesini bekliyormuş. Gelin evi naz evi demişler ya… Bir türlü gelin alayı köprünün diğer ucında görünmek bilmemiş. Köprünün diğer ucunda bekleyen Bey oğlu elindeki kırbaçla köprünün taşlarına vurmaya başlamış. Birkaç korkuluk taşı sökülmüş. Tam bu sırada, düğün alayı köprünün diğer ucunda gözükünce, Beyin adamları “Beyimizin oğlu” demişler, “düğün alayı gözüktü, bak karşıdan bir de haberci gelir.” Haberci, gözleri haricinde yüzü sarılı biriymiş. “Bey oğlu” demiş, “ben gelin kızın teyze kızıyım. Kırbacını köprümüzün üzerinden çek. Çek ki, gelin alayına işaret edeyim.” Bey oğlu, kırbacıyla köprü korkuluğuna bir daha vurmuş, bir taş daha sökülmüş. Kız “dur artık” deyince, kırbacını havalandırmış kıza doğru. İşte o anda kız, atının üzerinden Bey oğluna öyle bir tekme savurmuş ki, Bey oğlu söktüğü o korkuluk taşlarının üzerinden nehre uçmuş. Yanındaki adamlardan bir kısmı onu kurtarmaya nehre atlamışlar, diğerleri kıza saldırmışlar. Kız ona saldıranlardan ayakta sağ kimse bırakmamış. Bey oğlunu kurtarmaya çalışanlardan ikisi boğulmuş, diğerleri nehrin bir hayli aşağılarında canlarını zor kurtarmışlar. İki gün kadar sonra Bey oğlunun taş söken kamçısını bulmuşlar, bir hafta sonra da cansız bedenini. Şehrin Beyi, “bana gelin olacak kızın oğlumu öldüren o teyze kızını isterim” diye, gelin kızın şehrini basmış. Şehrin karşı çıkmaya kalkan Beyini ahalinin gözleri önünde tokatlamış. Gelin kızın babasını yerlerde sürükletmiş. “Bana” demiş “önce oğlumun katilini bulun.” Ahaliden, gelin kızın ailesini sevmeyen biri, “Beyim” demiş, “gelin kız, kendi yerine mahalleden bir kıza gelinliğini giydirdi. Yüzünü sarıp sarmaladı. Vurdu tekmeyi senin oğluna. Mesele bundan ibaret. Senin oğluna varmak istemiyordu. Babasına hükmü geçmedi. Bey oğlu elindeki kırbaçla, köprünün bir iki taşını sökünce, o da onu söktü attı köprünün üstünden.” Bey, “bir köprü taşı yüzünden öyle mi?” demiş, “bu şehirde taş üstüne taş kalmayacak.” İşte tam o sırada, “dur” demiş bir ses. Bey dönüp bakmış ki, memleketin Veziri. Vezir, “sen” demiş “zaten yapacağını yapmışsın. Şehrin Beyini tokatlamışsın ahalinin önünde. Bey, az evvel bana durumu anlatırken kahrından öldü. Al adamlarını şehri terk et. Hakkında hükmü Sultanımız verecek.” Bey gittikten sonra, Vezir, “deyin bakalım” demiş “gelin kız nerelerde, elbet onun da bir cezası olacak?” Çok geçmeden gelin kız, çıkmış gelmiş Vezirin sorgu sual eylediği yere. Vezir, “gelin kız” demiş, “iyi kaçmamışsın. Neden kaçmadın?” Kız, “Vezir Hazretleri” demiş, “Bey o emri verdiğinde üzerine çevrili onlarca ok vardı. Eğer dur demeseydiniz, ne Bey kalacaktı ortada ne de yanında gelenler.” Vezir, bir anda kendini içinden kolay kurtulamayacağı bir kapana sıkışmış hissetmiş. “Dur gelin kız” demiş, “benim niyetim gördüğün gibi şehrine zarar vermek değil. Bey, babana çok zarar vermiş. Babanı bu şehre Bey verdim, fermanını Sultanımız gönderir. Ona haber gitti. Sana gelince, seni de Payitahta gelin götürmek isterim. Sultanımızın Şehzadelerinden birine. Gelin alayı madem hazır, yarın sabah yola çıkıyoruz.”
Ertesi sabah Sultan’dan haber gelmiş, “kardeşimin büyük oğluna münasiptir” diye. Gelin alayı çıkmış yola. Haramiler bakmışlar ki düğün alayı, altın akçe çok olur diye basmışlar düğün alayını. Kız elinde kılıç Vezirin hayatını kurtarmış, lakin haramilerin eline esir düşmekten kurtulamamış. Harami başı, “az kalsın bütün adamlarımı kırıp geçiriyordu, bu kızı” demiş “ilk esir pazarında ilk isteyene satacağım.” Kız uzak bir diyarda çıkmış esir pazarına. Yaşlı bir kadın gelmiş. “Benden on altın” demiş. Harami başı “verdim gitti” demiş, “ahtım vardı ilk teklif verene satacağım diye” demiş, vermiş kızı yaşlı kadına. Yaşlı kadın kızın uzun saçlarını eline dolamış, çeke çeke evine getirmiş. Kapıdan içeri girer girmez, kız yaşlı kadının boğazına yapışmış. Kadın korkudan bayılmış kalmış. Yaşlı kadın ayıldığında, gelin kız “bak anlaşalım” demiş, “bana zulmedersen bir daha gün yüzü göremezsin. Ölmekten beter ederim seni.” Aradan birkaç ay geçmiş. Yaşlı kadının kapısını çalanlar, “nereden buldun bu güzel kızı?” demeye başlamışlar. Sonunda bulundukları şehrin Beyi, kıza talip olmuş. Bir falcı, “Beyim” demiş, “bu kız uğursuzun teki, gel şuna talip olmaktan vazgeç, onun nasibi buralarda değil. Hele sen hiç değilsin.” Bey, falcı kadını konağından kovmuş. Evlenecekleri günün bir gün öncesinde, Bey konağında bir tartışma çıkmış. Bey tartışmayı ayırmaya kalkarken kılıçların arasında kalmış, ya da mevzu öyle anlatılmış. Gelin kız atlamış bir ata, sürmüş dağlara. Akşama kadar at sürmüş, sonunda hana benzemez bir yere gelmiş. Kapıyı açan kadın elinde kılıçla içeri dalan kıza “buraya” demiş “bu saatlerde pek yolcu düşmez amma sen de kimsin?” “Tanrı misafiri” demiş gelin kız. Sabaha kadar uyumuş kalmış. Sabah bir de kalkmış ki, ortada ne atı var ne de herhangi bir kimse. Acele orasını terk etmiş. Bir yere gizlenmiş, bir de bakmış ki, onu esir pazarında satan harami başı ve haramileri gelmişler. Harami başı “nerede o kız?” demiş, “onu bu sefer esir pazarında en yüksek fiyata satacağım ki, bir daha ayağıma dolanmasın. Belli ki benden intikam almaya geldi. Arayın şunu!” Gelin kız, kendini arayanlardan birini yakalamış, saf dışı bırakmış; onun kılıcını alıp, kendini arayanları birer birer ortadan kaldırdıktan sonra, dikilmiş harami başının karşısına. “Harami başı” demiş, “seni aynı esir pazarında satardım amma vaktim yok.” Harami başı elini kılıcına atarken kellesinden olmuş. Gelin kız hem atını geri almış hem de haramilerin çaldıkları ne varsa… Oldukça zengin bir kadın olarak, kendi memleketinin büyük şehirlerinden birine gelmiş. Önce kendine bir konak satın almış. Ardından bir kervan, Bedestende üç dükkân, şehirde bir han ve iki de aşhane.

Şehrin zenginleri, Beyleri, ağaları bu zengin ve güzel kadınla evlenmeyi düşlemeye başlamışlar. Şehrin zenginlerinden biri, çalmış gelin kızın konağının kapısını. Demiş ki, “senin ilk talibin benim. Bu şehirden biriyle evleneceğin belli olmasına belli de isterim o ben olayım.” Gelin kızın yanında yaşlı bir kadın varmış. “Bak ağam” demiş, “benim hanımım kimseyle evlenmek istemez, niye zorlarsınız? Zorla güzellik olmayacağını bilmez misiniz?” Aradan bir sene daha geçmiş. Komşu diyarın Şehzadesi gelin kıza talip olmuş. Bu talip olma Payitahta kadar duyulunca, Sultan çağırmış Vezirini. “Vezirim” demiş, “Şehzade evladım gibidir. Babası Sultan da kardeşim gibi. Al o gelini götür komşu diyara.” Gelin kız şehirdeki evlenme baskısından fena bunalmış, “herhalde” demiş “benim nasibim bu Şehzade” deyip, gelen teklifi kabul etmiş. Şehre Vezir gelince şehir sessizliğe bürünmüş. Vezir konağa girdiğinde gelin kızla karşı karşıya ve göz göze gelmişler. Gelin kız “Vezir Hazretleri” demiş, “yaşıyorsunuz çok şükür.” Vezir “kaderde” demiş “seni gelin olarak bir daha evleneceğin adama götürmek varmış.” Gelin kız, “gelin ata binmiş ya nasip demiş derler Vezir Hazretleri” demiş. Vezir, eğmiş başını “ben dışarıdayım” demiş, atmış kendini dışarı. Vezir dışarıda, gelin kız içeride düşünmüş kalmışlar. Öğleye doğru düğün alayı şehirden çıkmış. Gelin kız, neyi var nesi yok en güvendiği insanlara emanet ederken, “daha sonra ne olacağını ben size bildiririm” demiş. Sınıra geldiklerinde Şehzade düğün alayını karşılamış. Vezirle ayaküstü konuşmuşlar. Şehzade, “Vezir” demiş “seni oldum olası sevmem. Lakin itimat yönü fevkalade bir insan olduğunu da bilirim. Düğünümde olmanı istemiyorum. Seni temsilen yanındaki Beylerden biri gelsin yeter.” Vezir, Beylerinden birini çağırmış ona bir şeyler söylemiş. Dönmüş geriye. Şehzade, ilk konak yerinde gelin kızı görmüş, “çok güzelmişsin” demiş. “Seni bana görenler anlattı. Sevmediğim Veziri ölümden kurtardığın efsane gibi anlatılmıştı, ben sana o günlerden beri hayranım.” Kafile akşama doğru handan ayrılmaya niyetlendiğinde gelin kız, “Şehzadem” demiş, “sabahı beklesek olmaz mıydı?” Şehzade “bu topraklar benim topraklarım” demiş, “bana bu topraklarda kimse karşı çıkamaz, cesaret de edemez. Sabaha karşı Payitahtımızda oluruz, akşama da düğünümüzü yaparız.” Ay ışığı altında, ancak berbat bir geçide girmişler. Şehzade “ben” demiş “bu geçidi gözü kapalı bilirim.” Bir anda kafilenin üzerine ok yağmaya başlamış. Sonra kalabalık bir atlı grubu saldırmış. Gelin kız bir kılıç istemiş, kafileye yardım gelinceye kadar çarpışmışlar. Şehzadeyi birkaç kez ölümden kurtaran gelin kız, Şehzadenin ölümüne mâni olamamış. Komşu diyarın Sultanı kızın Şehzadesini korumak için nasıl savaştığına bizzat şahit olmuş. “Kızım” demiş, “bana ve Şehzademe senin gibi bir gelin lazımdı. Olmayınca olmuyor. Oğlum en azından senin gibi birinin ona kendini siper ettiğini görerek gözlerini kapadı.” Sultan, Vezirin Beyini yanına çağırmış. “Gelin kızı sınıra götür” demiş. Kıza da “gelin kız” demiş, “ben bugün bir evlat kaybettim, bir evlat daha kazandım. Bundan böyle senin bir de Sultan baban var.” Vezirin Beyi gelin kızı almış yanına, çıkmışlar yola. Bey, “hanımım” demiş “o nasıl kılıç kullanmak öyle. Şehzade çok fazla ok yedi, aldığı kılıç yaralarını saymadım; gerçekten yaman bir savaşçıydı. Lakin senin karşında sana hasım olmak istemem. Hiçbir şansım olmazdı.” Gelin kız, “Vezir Hazretleri gitmiş midir?” demiş. Bey, “Sultan çağırdı. Bana da ‘düğünün sonuna kadar kal, herhangi bir aksilik olursa gelin kızı al getir şehrine’ dedi” demiş. Bey, gelin kızı konağına getirip bırakmış. Sonra sürmüş atını Payitahta. Olaydan herkesin haberi olduğunda şehir gelin kızın kahramanlığıyla çalkalanmış. Memlekette bu olayı duymayan kalmamış. Gelin kızın köprüden attığı şehrin Beyi, “buldum seni” diyerek çıkmış yola. Vezir, Beyin yola çıktığından haberdarmış. Bey, şehre yaklaştığında, Vezir kesmiş yolunu. “Bey” demiş, “yolun sonuna geldin. Yol da bitti, Beyliğin de.” Beyi yakalamışlar, göndermişler Payitahta. Vezir tebdil-i kıyafet eyleyip sabah saatlerinde girmiş gelin kızın şehrine. Öğleye doğru çalmış konağın kapısını. Kapıyı gelin kızın sağ kolu olan yaşlı kadın açmış. “Vezirim” demiş “hoş gelmişsin, ben hanımıma haber edeyim.” Onca olaydan sonra Vezir ve gelin kız karşı karşıya gelmişler. Gelin kız, salonun kapısından içeri giren Vezire koşarak sarılmış. “Vezirim” demiş “beni bir daha bırakma. Senden ayrı koyma.” Vezir, “gelin kız” demiş, “sen bir gelinden çok daha ötesisin. Böyle kılıç kullanmayı sana kim öğretti? Senin hem savaşçı yönüne hem güzelliğine hem de ahlakına hayranım. Nasipten ileri yol gitmez derler. Bak ne yapacağız?”
Anlatırlar ki; Vezir, gelin kızla aynı gün o şehirde evlenmiş. Gelin kız bu evlilikten sonra nesi varsa emanet ettiği insanlara bırakmış. Memlekette efsane olan gelin kız Payitahtta Sultanın elini öpmüş. Sultan, “gelin kız” demiş, “sen benim yüzümü ağartansın. Bundan böyle memleketin kadınlarının, kızlarının ne derdi var sen çözeceksin. Kim evlenecek, kim yolda kaldı, kim aç, kim yardıma muhtaç önce sana gelecekler. Çözemezsen beni bul. Benim kapım gelin kızıma her daim ardına kadar açık.” Vezir ve gelin kız çocuklarıyla birlikte memleketin ne derdi varsa ölünceye kadar koşmuşlar. Onların hikâyesi de anlatılmış durmuş asırlarca.
Şehir şehre, gelin kız gelin kıza, Vezir Vezire, Bey oğlu Bey oğluna, Bey Beye, gelin kızın babası gelin kızın babasına, Sultan Sultana, Şehzade Şehzadeye, komşu diyarın Sultanı komşu diyarın Sultanına, harami başı harami başına, gelin alayı gelin alayına, esir pazarı esir pazarına, yaşlı kadın yaşlı kadına, zengin zengine, kervan kervana, han hana, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan. “Her kıssadan bir hisse alına” denmiştir. Bu hikâyede, anlatılanlarla bir benzerlik var ise, tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçü lisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…









