Güze Geldik

featured

Erol Sunat’ın bu denemesi, sonbaharın sadece bir mevsim geçişi değil, aynı zamanda insanın iç dünyasındaki hüznün, kayıpların ve belirsizliklerin bir yansıması olduğunu derin bir edebi dille ele almaktadır. Yazar, eylül ayını ve güz mevsimini sırlarla dolu, aşılması zor bir perdeye benzeterek, bu dönemin bireyler üzerindeki duygusal ağırlığını vurgular. Geçmişin acı hatıraları, hayal kırıklıkları ve vefasızlıklar, mevsimin fiziksel değişimiyle harmanlanarak toplumsal bir yalnızlık teması üzerinden işlenir. Güz, hem bir sonun habercisi hem de insanın kendi içsel hesaplaşmalarıyla yüzleştiği, çoğu zaman cevapsız kalan soruların biriktiği melankolik bir eşik olarak tasvir edilir. Metin boyunca, doğanın dökülen yaprakları ile insanın kırılan umutları arasında güçlü bir bağ kurularak, hayatın kısalığı ve kederin kaçınılmazlığı hatırlatılır. Sonuç olarak eser, mevsimsel bir değişimin ötesine geçip, insan ruhunun en kuytu ve karanlık köşelerine dokunan bir ağıt niteliği taşır.

 

Hiç kolay geçmedi onca zorlu ay. Yırtıldı durdu yakası Deli Bekir’in. Düştü bakan olmadı, gören olmadı. Bağırdı, ağladı, seslendi duyan olmadı. Yağmurda, çamurda, doluda, ayazda, fırtınada yürüdü aylarca. Sonra güneş çıktı. Sordu birilerine hangi ay, hangi mevsimdeyiz diye…

Dediler ki…

Güze geldik…

Güze gelmek, yılın sonuna iyiden iyiye yaklaşmak demek. Güze gelmeden kışa, kışa gelmeden yeni bir yıla gelemiyorsunuz.

Güze geldik demek kimine göre hüznün, kederin kapısını çalmak, kimine göre yeni bir başlangıca pencere açmak, kimine göre karışık, belirsiz ve sisli bir sürecin bir diğer adı.

Güz; geniş yelpazeli, geniş anlamlı, derin manalı bir kavram…

Güzde düşen yapraklar var, kalın bir perde var, kuru dallar var, sırlar var, laf var, vefasızlık var, ayrılık var, allahaısmarladık var, son yolculuk var, yeni başlangıçlar var, sancı var, gözyaşı var…

Güze geldik gelmesine de işin içinden çıkılması her zaman zor bir dönemin adı güz.

Edebiyat “hazan mevsimi” demiş…

“Yaprak dökümü” demiş…

“Mevsim artık sonbahar” demiş…

Derler ki, hazanda gülümseyen acıyla gülümsermiş…

“Güze geldik amma, daha derinlere dalmayalım” diyor insanlar. “Bırakalım da güz, güz olarak; Eylül, Eylül olarak kalsın; kapatalım konuyu” diyorlar.

***

Mevsimler birbirlerine ara ara benzeseler de yaz gibi, güz gibi diye anlatıldıkları dönemler olsa da yaz yazdır, güz de güz…

Güz perdesi sırlarla dolu bir perde olarak anlatılır.

Bu anlatımı hak edecek yüzlerce olay gelip geçmiştir, belki de binlercesi.

Mevsim geçişleri, mevsim eşikleri, mevsim sürprizleri her daim olur.

Güz, hüzünlü bir mevsimin adı…

İster yaprak dökümlerinden…

İster üzerine sinmiş tarifi zor o ağırlıktan…

Güz perdesi kıvrım kıvrım bir perde…

Kaç kıvrımı var saymak zor…

Açık dursa, açık durma kavramına zarar.

Kapalı kalsa, laftan sözden yıkılır kalır ortalık…

“Güz perdesinin Eylül bölümünü açmaya, aralamaya elimiz varmaz” diyenlerin güz perdesiyle bitmeyen, kapanmayan meseleleri pek çok.

Hatta öyle ki…

Ekserisi huzur-ı mahşere kalmış vaziyette…

***

Güz perdesinin hiç mi aydınlık, hiç mi ışıltılı, hiç mi insanın yüzünü güldüren bir yanı yok?

Vardır elbet…

Eylül, karamsarlıkların insanları duman ettiği bir ayın da bir diğer adı olunca…

Ne şarkıcı Alpay’ın “Eylül’de Gel” şarkısı aklınıza gelir, ne de Eylül ayında yaşadığınız birkaç güzel gün.

Güz ne kadar buruksa, Eylül ondan daha fazla buruk…

Çıkmaz sokak gibi…

“Sıkıntılı bir ay, bir an önce bitse de gitse” diyen o kadar çok insan var ki…

Ne Eylül’ün bizimle derdi bitti ne de bizim onunla…

Barışamadığımız, barışmayı düşünmediğimiz günlere sahip…

Eylül çıkmazları aşılamadı bir ömür boyu…

Eylül’ü örten güz perdesi kırk küsur sene sonra ara ara aralandı az da olsa…

Perdeleri çekenler, açanlar, kapayanlar çoktan çekip gittiler bu dünyadan.

Ne onlar için kaldı bu fani dünya ne de onları alkışlayanlara…

Geriye hiç dinmeyen gözyaşları, yanmaya devam eden kalpler ve hüzün dolu acı hatıralar kaldı.

Onlar için güze gelmek çok kolay değil…

***

Dün, bugün, yarın…

Her biri benzeri birbirinin…

Güz perdesi sağ olana her mevsim açılıyor.

“Temmuz, ağustos, eylül / Her mevsimde durma gül…” diyen mısralar söylenip geçeli çok oldu.

Yüzümüz gülmedi…

Anlayan, dinleyen çıkmadı…

Güz geldi, değişen bir şey yok.

Güze geldik…

İnsanlar sokaklarda, meydanlarda…

Onca şey geçti, yaşandı; hâlâ yaşanmaya devam…

O kadar zaman geçmiş; duymayan, görmeyen kalmamış. İnsanların durumlarını daha iletecekler…

Daha da duyulmadı mı, görülmedi mi, iletilmedi mi; iletilecek olanlar da mı şöyle bir dönüp görmedi?

Neden bu işlerin güze kadar sarktığının cevap bulamadığı o kadar ortada ki…

Ne mi diyor insanlar?

“Biz işte böyle güze geldik…”

Güze gelinceye kadar neler olduğunu, yaşandığını da varın anlayın artık…

***

Güze geldik…

Güz gülleri açtı, dönüp bakan yok…

Küsen insan, hayata küstürülen insan, sorularına cevap bulamayan insan ne yapıyorsa yapılanlar öyle bir şeyler…

Hayalleri güze gelen, güze ötelenen ne yapar?

Yakasına küsen… Gönlü alınmayan… Derdi sorulmayan… Yanına varılmayan… Yalnız bırakılan… Unutulan…

Sokaklar gözlerine bakılmayan, elleri tutulmayan o insanlarla dolu…

Güze geldik gelmesine de…

Güz perdesi sis perdesi gibi bir şey…

Araladığınızda ilk görülenler bir kucak hayal kırıklığı…

Tiyatro için söylenen o meşhur kelime neydi?

Perde…!

Güz perdesi de aynen öyle bir şey.

Güz de meydanın orta yerine kadar yürüdü, yüksek bir sesle, “Perde…!” dedi.

Perde açıldı…

Herkes “Güze geldik” dedi, güze erişince perdenin açılması lazımdı…

İlk perde Eylül…

Anlaması zor… Anlaşılması zor… Açması zor… Ne oluyor diye sorması zor…

Ketum mu ketum bir Eylül…

Sır küpü…

***

Güz perdesi aralandı. Eylül bu ağır perdenin başrolünde.

Eylül her zamanki Eylül…

Hem mağrur…

Hem kibirli…

Gurur paçalarından akıyor.

Yazdan sonra kapı duvar neyse Eylül o…

Güze çıktık… Güze kavuştuk… Güze ulaştık… Güzle buluştuk…

Kolay mesele değil…

Güze geldik gelmesine de “Ne çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah” diyenlerin feryatları, ahları, iniltileri arşa vardı…

Bahar şahit, yaz şahit, güz şahit…

İster güze gelelim…

İsterse göze…

Ne diyordu o güzel şarkının mısraları?

“Ömür çiçek kadar narin, bir gün kadar kısa / Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına…”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!