1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Alper Sezener
  4. “Beni Neden Seviyorsun?” Tekinsizliği Üzerine Bir Soruşturma

“Beni Neden Seviyorsun?” Tekinsizliği Üzerine Bir Soruşturma

featured

Dr. Alper Sezener’in metni, “Beni neden seviyorsun?” sorusunun arkasına gizlenen araçsal aklın ve pozitivist mantığın insanı nasıl ölçülebilir bir nitelikler envanterine indirdiğini sorgular. Aşkı rasyonel kriterlerle açıklama çabası, bireyin varoluşsal biricikliğini piyasa mantığına dayalı değiştirilebilir bir metaya dönüştürür. Oysa gerçek sevgi ve otantik temas, mantıklı listelere sığmayan, tam aksine dilin yetersiz kaldığı o tanımlanamaz pürüzlerde ve radikal artıklarda gizlidir. Michel Gondry’nin Sil Baştan filmine yapılan atıfla da pekiştirildiği üzere, ilişkileri anlamlı kılan şey kusursuz hesaplar değil, rasyonel aklın ötesindeki o izah edilemez bağdır.

 

Gündelik dilin en şefkatli kisvesine bürünen o sıradan sorunun arkasında, aslında soğuk bir ampirik neşter gizli. İnsanı, ilişkiyi, etkileşimi ve aidiyeti birer performans göstergesine, ölçülebilir bir veriye ve mübadele edilebilir bir envantere dönüştüren modern bir kesitte yaşıyoruz. İşte bu yüzden bu yazıda, aşkın ve otantik olanın, bizi nesneleştiren araçsal akla karşı gösterdiği o son radikal itaatsizliğin peşine düşüyoruz.

Tam da bu arayışın ortasında, her birimiz gündelik temasın en kırılgan, en sıradan görünen ama doğası gereği derin bir hiyerarşi barındıran o sarsıcı sorusuna yakalanıyoruz: “Beni neden seviyorsun?”

Soru, kendini bir yakınlık arzusu, bir teyit sığınağı ya da şefkatli bir onaylanma talebi olarak sunar; oysa dille ifade edildiği an, içinde pozitivist bir mahkemeyi taşıyan tekinsiz bir tuzaktır. Sorunun sorulmasıyla birlikte temas, otopsi masasına yatırılmıştır bile ve yanıt vermeye yeltenen akıl, ister istemez bir envanter dökümü çıkarmaya başlar:

“Çünkü zekisin, çünkü inceliklisin, çünkü harika bir zihnin var, çünkü tam da beni tamamlıyorsun…”

Oysa birini bu pozitif sıfatlar dizisi için sevdiğinizi beyan ettiğinizde, onu bir özne olarak kucaklamış olmazsınız; onu bir “nitelikler toplamına” indirgersiniz. Nitelikler ise piyasa mantığına tabidir; ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve en nihayetinde mübadele edilebilir nesnelerdir. Bir gün karşınızdakinden daha zeki, daha incelikli ya da zihni daha kıvrak bir diğeri ikliminize dâhil olduğunda, inşa ettiğiniz o ampirik sevgi zemininden geriye rasyonel bir enkazdan başka bir şey kalmaz; zira insanı pozitif sıfatların toplamı olarak kavrayan akıl, farkında olmadan onun varoluşsal biricikliğini takas edilebilir bir metaya çevirir.

Slavoj Žižek’in Lacancı psikanalizden devraldığı o sert müdahale tam da bu noktada radikal bir yarılma yaratır. Aşk, rasyonel kriterlerin çetelesini tutan araçsal bir hesaplama değil; aksine ampirik gerçeklikte açılan beklenmedik bir yara, radikal bir olumsallıktır. Karşılaşma, kendi zeminini kendisi kuran bir kaza gibi gerçekleşir; insanı diğerinden ayıran ve onu ikame edilemez kılan şey, pürüzsüz niteliklerinin kusursuzluğu değil, tam aksine o niteliklerin bittiği yerdeki zafiyeti, pürüzü, dilin tanımlamaya yetmediği o kendine has *”sakatlığı”*dır. Lacancı bir ifadeyle imlersek, yakalanamayan arzu nesnesi (objet petit a), ne kadar zorlarsak zorlayalım dökümünü yapamadığımız, bir işlem tablosuna sığdıramadığımız o gizemli şeydir.

Dolayısıyla bu soruya verilecek tek otantik yanıt, sorunun o sinsi zeminini reddetmektir:

“Seni listeleyebildiğim özelliklerin için değil; tam aksine, adını koyamadığım, bir kataloğa sığdıramadığım ve beni sana bağlayan o tanımlanamaz şey için seviyorum.”

Bu soruşturmayı romantik mahremiyetin sınırlarından çıkarıp bugünün dünyasına taşıdığımızda, aynı soğuk otopsinin tüm hayata yayıldığını görürüz. İnsanın mekânla, dille, toplumsal alan ile ve mensup olduğu topluluklar ya da bireyler ile kurduğu bağlar, yerini performans raporlarına, işlevsellik katsayılarına ve ikame edilebilir ilişkilere bırakmıştır. Yaşamın pratik döngüsü içinde insanı ve toplumu yalnızca “ihtiyaçlar”, “çıktılar” ve “göstergeler” üzerinden okuyan araçsal akıl ile bir insanı “zekâsı” ve “güzelliği” için severken nitelikler dökümü çıkaran akıl aynı pozitivist kaynaktan beslenir. İkisi de nesnesini araçsallaştırır, ikisi de envanter tutar ve ikisi de dökümü yapılamayan o radikal artığı teğet geçer.

Oysa otantik olan her temas, tıpkı bir araştırmacının incelediği toplumsal dokuyla kurduğu bağ, bir yazarın metniyle girdiği suç ortaklığı ya da insanın bir coğrafyaya duyduğu irrasyonel aidiyet gibi, ampirik aklın soğuk otopsisinden kaçan, o sınıflandırılamaz alanda gerçekleşir; çünkü şeyleri bize “faydalı” veya “rasyonel” oldukları için değil, varoluşumuzun tekinsiz boşluğunu dokuyan o tanımsız gizem yüzünden kucaklarız. “Beni neden seviyorsun?” sorusu, özneyi bir envanter nesnesine çeviren modern arzulama rejiminin en yalın tezahürüdür; nitelikler dünyası güvenli ve hesaplanabilirdir fakat buz gibi soğuktur. İnsanın, aşkın ve hakiki bir temasın imkânı ise ancak o dökümü yapılamayan radikal artıkta, dilin kekelediği o biricik pürüzde saklı kalmaya devam edecektir.

Nitelikler dünyasından çıkıp da pozitivist bir coşkuyla sınıflandırılamayan ve listelenemeyen o radikal artığı sinematografik bir aynada izlemek isteyenler için tam da bu felsefi soruşturmanın kalbinde duran büyüleyici bir film önerisiyle bitirelim: Michel Gondry’nin yönettiği, Charlie Kaufman’ın dâhiyane senaryosuyla biçimlenen ve Jim Carrey ile Kate Winslet’in oyunculuklarıyla eşsizleştirdiği 2004 yapımı Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan).

Film, biten bir ilişkinin ardından hafızalarından birbirlerine dair tüm anıları tıbbi bir operasyonla sildiren Joel (Jim Carrey) ve Clementine’ın (Kate Winslet) öyküsünü anlatır. İki insan, ilişki boyunca biriken tüm kırgınlıkları, rasyonel uyumsuzlukları ve niteliksel arızaları ortadan kaldırmak için zihinlerindeki “envanteri” sıfırlamaya çalışır. Oysa hafıza silindikçe, rasyonel aklın ve tutulan çetelerin ulaşamadığı o derin dip akıntı, yani iki insanı birbirine bağlayan o tanımlanamaz ve ikame edilemez leke ya da iz, varlığını korumaya devam eder.

Filmin o unutulmaz final sahnesi, envanter mantığına ve “neden” sorusuna verilmiş en estetik cevaptır. Birbirlerinin arkasından doldurdukları kasetlerden kusurlarını, ilişkinin imkânsızlığını ve maddi yaşamın aşırı rasyonel ve realist sonuçlarını dinleyen çift, kendi yetersizlikleriyle yüzleşir. Clementine, “Ben seni sıkacağım, kendimi yetersiz hissedeceğim, seninle kalmak bir hata olacak,” diyerek araçsal aklın tüm kaçış gerekçelerini sıraladığında, Joel’un verdiği yanıt hayatın ve aşkın tüm otopsi raporlarını boşa çıkarır: “Okay” (Tamam). Zira akıl kusurların dökümünü yapıp rasyonel gerekçeler ararken, hakiki varoluş ancak o pürüzü ve imkânsızlığı kucakladığı an anlam kazanır.

Üzerine düşünelim.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!