Bu deneme, Ağustos ayının sona erişini ve yaz mevsiminden sonbahara geçişi derin bir melankoli ve toplumsal sitemle ele almaktadır. Yazar, mevsim değişimini sadece takvimsel bir olay olarak değil, halkın maruz kaldığı ekonomik zorluklar ve hayat pahalılığı üzerinden betimlemektedir. Özellikle enflasyonun düşüşüne dair yapılan resmi açıklamalar ile vatandaşın mutfağındaki acı gerçekler arasındaki çelişki, keskin bir mizahi dille eleştirilmektedir. Umutların tükenişi ve gönül yorgunluğu temalarının işlendiği yazıda, insanların içinde bulunduğu belirsizlik hali “boşlukta olma” kavramıyla özdeşleştirilir. Sonuç olarak eser, geçip giden yazın ardından kalan yoksulluk ve çaresizliği, sitemkâr bir “işte öyle” ifadesiyle özetlemektedir.
Geldik Ağustos’a veda etmeye; birçoğumuza göre Ağustos bitmek bilmedi, geçmek bilmedi, uzadı da uzadı…
Çare arandığı söylenen her ne varsa insanları canından bezdirdi.
Sokakların, caddelerin, kurum önlerinin ve parkların ağzı dili olsa da bir konuşsa dedirtti…
Başkasının iki omzuna birden konan talih kuşu, değil omzumuza konmak, semtimize bile uğramadı…
Olacak işlerimiz olmadı…
Söz verenler sözlerinde durmadı.
Şans yüzümüze yine gülmedi…
Sürünceme diye bir mevzu yapıştı yakamıza…
El elde baş başta, elimiz böğrümüzde geldik Ağustos ayının son gününe…
Zorlu bir ay daha bitiyor, “Sevinmediniz mi?” diye soruyorlar…
Hoş, sevinmeyi de unuttuk bu arada…
Sahi neydi sevinmek?
Olmasına ihtimal dahi vermediğimiz bir şeyin beklenmedik bir şekilde olması, gerçekleşmesi karşısında…
Gülümsemek mi?
Buruk bir tebessüm mü?
Yoksa havalara zıplamak mı?
Ağustos’ta yüzümüzü ne güldürdü?
Kırmızı et mi?
Süt ürünleri mi?
Akaryakıt mı?
Domates, biber, patlıcan mı?
Mesela, “Askıda ekmeği kaldırdık, ekmek alamayan tek bir hane kalmasın diye ekmeği bedava yaptık ve dağıttık” dediler de haberimiz mi olmadı?
***
Esprilerimiz bile bir garipleşti, bir mahzunlaştı…
Şakanın, şaka kaldıracak hali kalmamışsa ya şakada ya bizde ya da yaşadığımız zaman diliminde ters giden bir şeyler yok mudur sizce de?
Şaka deyince…
Yılın şakası ne biliyor musunuz?
“Enflasyon düştü” cümlesi…
Nasıl düştü?
Nereye düştü?
Kim düşürdü?
Ayağı mı kaymış?
Biri mi çarpmış?
Bir tarafına bir şeyler olmuş mu?
“Çok üzüldük, inşallah kolu kanadı kırılmamıştır” diyenleri görmezden gelen enflasyon, sıfır bilmem kaç küsurlara düştü düşeli gelen geçene tepelerden bakar oldu.
Yetmedi, sevincinden zil takıp oynadı, halay çekti…
Bu nasıl bir düşmeyse…
Enflasyon düşmüş diye…
Yazın sonunda, güzün eşiğinde, kendimizi sallanır bulduk yoksulluğun beşiğinde…
***
Bugün geldik güzün eşiğine…
Bugün yaz, yarın güz…
Yaz tasını tarağını topladı, “Beni özleyin, seneye görüşelim, bu yıl benimle tanışamayanları da seneye beklerim” dedi, ardına bakmadan çekti gitti.
Yaza dair ne varsa, ne kaldıysa geriye; çadırlarını sökmeye, bir an evvel yola koyulmak için acele etmeye başladılar. “Akşama kalmayalım, çoktan yola çıkmış olalım” diye kavil karar eylediler.
Malum, yazın son günü bugün.
Yaz, yarım elma gönül alma babından aldı yanına Ağustos’u; dolaştı dört bucağı, her köşeyi, tüten tütmeyen cümle ocağı.
“Baharı görmeden yaz geldi geçti” diye hayıflananlar, “Gün doğmadan neler doğar, nasip kısmetse seneye buluşuruz” dediler…
Ağustos’un son yaz günü ya.
Ağustos giderayak, “Yazdan güze diye sürtsün de öyle gitsin ayaklarını” diye haber saldı insanlar.
Bakarsınız aydan ve güneşten sonra tutulmayan ne varsa tutulur…
Derde tutulanlar, çarçabuk kurtulur…
Şans döner, talih döner, yağmur misali imkân ve fırsat yağar…
Kim bilir, kim bilebilir, kim tahminde bulunabilir? Olmaz dersiniz olur. Gelmez dersiniz gelir. Bulmaz dersiniz bulur.
***

Güneş tutuldu, ay tutuldu derken tutulmalar nihayete erdi, bu sefer de ay boşlukta…
28 Ağustos’tan 1 Eylül’e kadar sürecek bir takvim, ayın boşlukta olması…
Bu hâl bildiğimiz bir hâl değil…
“Şöyle olur, böyle olur” yorumları kıyamet…
Boşlukta olma halini mecaza bir vurduk…
Mecaz; boşlukta olana, boşluğa düşene, arpacı kumrusu gibi düşünene, işlerin içinden çıkamayana “Ne yapsın ay, ne yapsın yıldız” dedi geçti…
Biz uzunca zamandan beri boşluktayız.
Boşluğa düşmediğimiz an yok…
Ay boşta, biz boşta…
İyi hoş da…
Nereye varacak bu iş?
Merkür’e mi? Yoksa Jüpiter’e, Uranüs’e mi?
“Kader böyle imiş ne söylesem boş” diyen şarkının mısraları içimizi titretiyor…
Bizimkisi derinden daha derin bir boşluk…
“Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler”
***
Sonbaharın gölgesi düştü Ağustos’un son günlerine…
Gölge serinletti mi?
Ürpertti mi?
Derinlere mi alıp götürdü?
Efkâr mı sardı belli belirsiz?
Gölge işte…
Güz derler ya…
Kimine güz…
Kimine yollar düz…
Kimini hafakanlar basar güpegündüz…
Ağustos’un bu son gününün kıymetini bilmek lazım diyenler haklılar.
Bizden güze pek bir şey kalmadı…
Tükendik…
Yıprandık…
Anlatamadığımız bir gönül yorgunluğu üzerimizdeki…
Gözlerimiz daldı, bir boşluğa takıldı kaldı içinden çıkılamayan.
Direncimiz kırıldı galiba…
Biraz sıcaktan…
Biraz can sıkıntısından…
Biraz çözümsüzlükten…
Biraz ondan, biraz bundan…
***
Neticede geldik Ağustos ayının da son gününe…
Hava biraz serin…
Güze döndü yaz…
“İmkânımız olsaydı” diye, “Gönlümüzden geçen bu değildi” diye bir kucak dolusu cümle savruldu gitti oraya buraya…
İmkân ve biz…
Bir araya gelemedik, gelemeyiz…
İmkân bizden kaça kaça bir hâl oldu…
Neden kaçar? Neden böyle yapar? Neden durmaz yanımızda?
Onu da mı kaybettik, onu da mı küstürdük, onu da mı yanımızdan yöremizden uzaklaştırdık?
İşin edebiyat faslı…
Kerem ile Aslı…
Değil elbet…
Çözüm denen, çare denen ne kadar güzellik varsa her biriyle aramız limoni…
Neden böyle, niçin böyle?
İşte öyle…









