Bu araştırma, Mehmüt Galeü’nün kaleme aldığı ve Kazan Tatarlarının yaşadığı trajik tarihsel süreçleri ele alan “Muhacirler” romanı üzerinden fedakâr Tatar kadını imajını incelemektedir. Eser, 19. yüzyıl sonunda Çarlık Rusyası’nın baskılarından kaçarak Anadolu’ya göç eden halkın yaşadığı kıtlık, sürgün ve yeniden var olma mücadelesini konu edinir. Anlatının merkezinde yer alan Sacide, kişisel mutluluğunu milletinin geleceği için feda eden ve göç edilen topraklarda yeni bir hayatın kurulmasına öncülük eden bilge bir kadın figürü olarak sunulur. Metinde ayrıca, yazarın baskı döneminde kaybolan el yazmaları ve hazin sonu ile Tatar kadınlarının millî kimliği korumadaki tarihsel rolü vurgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Tatar edebiyatındaki güçlü kadın kahramanların toplumsal dayanıklılık ve vatan hasreti üzerindeki etkilerini derinlemesine bir bakışla değerlendirir.
Mehmüt Galeü, Tatar tarihinin bir devrini kaleme alma dileğiyle 4 kitaptan oluşacak olan ve “Kanlı Tamgalar” (Kanlı Damgalar) başlıklı kitap dizisi yazmayı planlamıştır. “Bolgançık Yellar” (Bulanık Yıllar veya İl Sakinken) adlı ilk kitapta, 1877 yılında İdil boyunda yaşanan kıtlık ve akabinde meydana gelen açlık faciası anlatılmıştır. İkinci kitap, Çarlık Rusya’sında 1897 yılında yapılan genel sayım sırasında ortaya çıkan ayaklanma ve isyanlar, bunun sonucu olarak Tatarların sürgün edilmesi ve hapishaneleri boylamaları sonucunda Çar zulmüne daha fazla dayanamayan halkın Türkiye’ye göç etmesini konu edinmiş olup “Möhecirler” (Muhacirler) adını taşımıştır. Galeü, “Sabak” (Ders) adlı üçüncü kitabını Rus-Japon Savaşı, “Öyermeler” (Kasırgalar) adlı dördüncü kitabını Ekim Devrimi hakkında yazmayı düşünmüştür. Mehmüt Galeü’nin facialı ölümünden dolayı dört kitaptan oluşacak olan bu dev eserin sadece ilk ikisi yazılmış, üçüncü ve dördüncü kitaplar ise sadece karalama şeklinde olmuştur. Yazar 1937 yılında tutuklandığı sırada el yazmaları ve ilk iki kitabın orijinal nüshaları kaybolmuştur. “Bulanık Yıllar” ve “Muhacirler” romanı ise 1931, 1933 yıllarında Rusçaya çevrilip Moskova’da yayınlanmıştır. Bu romanlar ancak 1970’li yıllarda Ya. Halitov ve R. Dautov tarafından Tatarcaya çevrilmiştir. 1937 yılında tutuklanan Mehmüt Galeü, 1938 yılının 12 Kasım tarihinde idam edilmiştir ¹ (Galeü 2000: 303). Yazarın bıraktığı bu eşsiz miras, XX. yüzyıl Tatar edebiyatının önemli eserlerinden olup bugün okullarda ve üniversitelerin ders programında yer almaktadır.
“Muhacirler” romanının kahramanı Sacide’dir. O da eşi Safa ile beraber mutlu mesut yaşamıştır; fakat Sacide çocuk doğuramayacağını anlayınca çok severek evlendiği eşi Safa’yı başka bir kadınla evlenmeye zorla da olsa ikna etmiştir. Sacide eşi için kadın olarak Selim dedenin kızı Hetire’yi seçmiştir. Çarlık Rusya’sındaki 27.01.1897 tarihinde yapılan genel sayım sırasında, Tatarların zorla Hristiyanlaştırmaya karşı yürüttüğü ayaklanma ve onun sonucu olarak birçok köylünün tutuklanması, kırbaçlanması, bazılarının idam edilmesi, bazılarının ise ömür boyu hapis cezası alması, bazılarının sürgüne yollanması Meüle Kolı köyü sakinlerini ciddi bir şekilde düşünmeye zorlamıştır. Ve sonuç olarak bir grup köylü dini, millî, manevi, siyasi ve iktisadi baskılara dayanamayıp Anadolu’ya göç ederek mutlu hayat kurmayı hayal etmiştir. Kırbaçlanmaktan nasibini alan Safa yara bere içinde uzun zaman hasta yatağında yatar. Mutlu bir gelecek için mücadele edilmesi gerektiğini anlayan Sacide, Osmanlı Devleti’ne göç etme haberleri çıkınca gitmekten yana tavır koyar ve “Burada her şeyimizi kaybedip, orada aradığımızı bulamazsak ne yaparız?” ² (Galeü 2000: 81) fikrinde olan eşi Safa’yı Anadolu’ya göç konusunda ikna eder. Ve Safa-Sacide çifti köydeki tüm mal varlıklarını satarak zorlu yolculuğa hazırlanmaya başlar. Fakat aksilikler bir türlü peşlerini bırakmaz. Bu sefer, Hetire’nin babası Kirpi Selim “Her halükarda, Sultan topraklarında da buradan daha iyi olmayacak. Güneş de, açlık da her yerde aynıdır.” ³ (Galeü 2000: 84) diye kızının gitmesine izin vermez. Safa ile Sacide istemeye istemeye de olsa Hetire’yi köyde babasının yanında bırakmak zorunda kalırlar; fakat gidip yerleştikten sonra geri dönüp onu da götüreceklerini söylerler. Sonunda, gidecekleri gün gelir ve Kazan Tatarlarının umut yolculuğu başlar… Kitaptaki göç konusunu Tatar aydını Minahmet Sahapov şu ifadelerle dile getirmiştir: “O dönemde Rusya’da yaşamakta olan yirmi milyon Müslüman, bütün ümitlerini ve geleceklerini Osmanlı Devleti’ne bağlamıştı. Bunu sezen Çarlık yönetimi, Türkler arasına fitne sokarak Osmanlı Devleti’yle aralarındaki ilişkilerin bozulması için çaba göstermiş; Osmanlılar hakkında çeşitli dedikodular ve yalanlar yaymaya çalışmıştır. Bütün aleyhteki propaganda ve engellemelere rağmen İdil boyu Müslümanları Anadolu’ya ulaşma başarısını gösterirler. Göç eden bütün Tatarların malları ve son paraları da sınırda Rus jandarmaları tarafından yağmalanır. Çalışkanlıklarıyla tanınan Tatarlar yeni yurtlarında kaybolmazlar, çok güzel bir köy kurarak orayı bir gül bahçesine çevirirler.” ⁴ (Sahapov 2005: 114).

Bu zor göç yolculuğuna çıkan Tatarlar, tünelin diğer ucunda görünen küçücük umut ışığının aydınlığı ile avunurlar. Bu umut sayesinde onlar tüm zorluklara, acılara, olumsuzluklara, çilelere, ölümlere ve gözyaşlarına aldırmadan yollarına devam ederler. Türkiye’ye gelene kadar akla karayı seçen Tatarlar zor yolculuğun sonunda İstanbul’a gelirler. İstanbul’dan Eskişehir’e trenle giden Tatarlar Eskişehir’e 20 kilometre uzaklıkta olan bir yere getirilirler. Geldikleri ilk gün dinlendikten sonra Tatarlar etrafı görmek ve buradaki durumu öğrenmek için komşu köye giderler. Sağ salim gelip toprak sahibi olabildikleri için Tatarların mutluluğuna diyecek yoktur. Komşu köydeki manzara hiç de iç açıcı olmamış; köydeki herkesin evi kırık dökük, giydikleri giysilerse lime limedir. Bu durum karşısında şaşkına dönen Tatar muhacirleri, köylülerden durumlarının neden bu kadar perişan olduğunu sorduklarında, tüm gelirin büyük bir kısmını vergi olarak ödediklerini, kendilerine ise çok az bir şey kaldığını anlatmışlardır. Büyük umutlarla geldikleri Anadolu topraklarında hayal kırıklığına uğrayan Tatarlar arasında üç değişik fikir oluşur: Birileri “Hemen geri dönmeliyiz”, diğerleri “Burada kalalım ve kendimiz günlük işlerde çalışıp hayatımızı kazanalım”, üçüncü bir grup ise “Burada yerleşelim” fikrini savunur. Safa ile Sacide üçüncü grubun fikrine katılır ve yerleşip köy kurmaya karar verirler. Ertesi gün sabahtan Safa ile Sacide çit yapmak için çubuk kesmeye giderler; onların bu davranışı tüm muhacirleri etkiler ve herkes kollarını sıvayarak işe başlar. Köyün ilk kazığını Sacide çakmıştır ve onun için köy, Kadın Köy adını almıştır. Çalışkanlıkları ve girişkenlikleri sayesinde Tatarlar tez zamanda büyük işleri başarmışlar; köydeki herkes kendine ev yapmış, bahçe ve tarla sahibi olmuştur. Kadınlar kaz yetiştirmiş ve sonbahar geldiğinde Tatar geleneklerine özgü olan “Kaz Ömese” (Kaz yolma imecesi) yapmışlardır. Tüm bu işlerin önderi tabii ki Sacide olmuştur. Muhacir Tatarların her zaman işleri yolunda gitmemiş; onlara engel olmak, zarar vermek isteyenler ve çekemeyenler de olmuş, ama tüm bu olumsuzluklara rağmen Tatarlar imkânsızı başarmış ve kışa bolluk içinde girmiştir. Tatar muhacirlerinin yarattığı bu “mucizeyi” görmek için komşu köylerden de misafirler gelmiş, gelen geçen herkes imrenerek bakmıştır onlara.
O yıl kış çok soğuk olmuş, bu da yetmezmiş gibi tifo hastalığı baş göstermiştir. Bu hastalık Kadın Köy sakinlerini de etkilemiş; tüm yaz boyu kafa kaldırmadan çalışan Tatarların zayıflamış vücutları tifo hastalığına yenik düşmüştür. Tifo hastalığına yakalananlar arasında Sacide de vardır. Sacide 13 gün hasta yatağında yatar, gün geçtikçe durumu daha da ağırlaşır. Safa, Sacide’nin başucundan bir dakika bile ayrılmaz. “13. günde Sacide’nin durumu daha da ağırlaşır, o aniden gözlerini açar, azıcık gülümsermiş gibi yapar ve Safa’nın boynuna sarılır. Gözlerinden iki damla yaş süzülür ve Sacide son sözünü söyler: ‘Hetire’ne…’ Safa kelimeyi duymaktan çok tahmin etti: ‘Biliyorum, biliyorum akıllım! Hetire’yi alıp gelmeliyim!…’ Sacide’nin elleri Safa’nın omzundan kaydı ve yatağa çarptı. Daha sonra gözleri kapandı.” ⁵ (Galeü 2000: 242). Evet, Sacide son sözünü söyledikten sonra kalbi durmuş. Ölüm öncesinde bile kendini düşünmeden neslinin geleceğini düşünerek Hetire’nin Safa ile beraber yaşamasını istemiştir bu yüce kadın. Sacide’nin ölümünden sonra Safa da tifo hastalığına yakalanır ve 3 ay boyunca hasta yatağından kalkamaz, ona komşuları bakar. O iyileşmeye başladığında artık ilkbahar gelmiştir. Safa ayağa kalkar kalkmaz Sacide’nin vasiyetini yerine getirmek için memlekete dönme hazırlıklarına başlar, bu isteğini tüm köy halkı ile paylaşır. Sacide’nin vasiyetini yerine getirmek her ne kadar Safa’nın görevi olsa da Kadın Köy’e ilk kazığı çakarak köye can veren Sacide’nin vasiyeti onlar için bir emirdir. Ve vasiyeti yerine getirmek için tüm köy halkı elinden geleni yapmıştır. Bazıları para yardımında bulunmuş, bazıları ise Safa’nın kılık kıyafet, erzak gibi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Böylece Safa memlekete dönmek için yola koyulmuştur. Uzun ve çileli yolun sonunda, çok zorluklar çekmesine rağmen Safa Meüle Kolı köyüne varmıştır. Eşi Hetire ve kızı Galiye, beyazlanmış saç-sakalı birbirine karışmış, sersefil durumda olan Safa’yı önce tanıyamamışlardır. Safa eşi Hetire ve kızı Galiye’ye kavuşarak Sacide’nin vasiyetini yerine getirmiştir. Safa doğup büyüdüğü topraklardan bir kez daha göç etmeyi göze alamamış ve köyüne yerleşmiştir. Sacide muhacerette vefat edip orada defnedilse bile ister Meüle Kolı halkı, ister Kadın Köy halkı olsun onu her zaman şükran ve minnetle hatırlamışlardır. Tatar ulusunun “millet anası” olan Sacide milletinin kalbindedir. Gayaz İshaki’nin “Ostazbike” hikâyesindeki Segıyde ile Mehmüt Galeü’nin “Muhacirler” romanındaki Sacide’yi kıyaslayacak olursak Segıyde neslini devam ettirmek isteyen bir ana olarak karşımıza çıkıyor, Sacide ise ostazbikenin yaptıklarının aynısını yapmakla kalmıyor, millet anası sıfatıyla milletinin mutlu geleceği uğruna muhacerette Tatar milletine önderlik yapıp rehberlik ediyor.
474 yıldır Rus zulmü altında ezilen Tatar ulusu, yukarıda bahsettiğim millî ruhlu millet anaları sayesinde dillerini, dinlerini, geleneklerini ve millî benliklerini korumuştur. Tüm bu zaman içerisinde Tatarlar Rusların yok etme siyasetine karşı mücadele vermişlerdir. Birçok zor dönemeçleri fedakâr Tatar kadınları sayesinde atlatmışlardır. Bugünlerde ise Tatarlar yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tatar ulusunu yeryüzünden silmek amacıyla Emperyalist Rus Hükümeti Tatar dilini yasaklayan kanunlar çıkarıyor, Tatar okullarını kapatıyor, sınavları Rus dilinde yapıyor, ana dil derslerini yasaklıyor. Tatarların millî menfaatlerini savunan herkes Rusya Federasyonu Anayasasının 282. Maddesi ile yargılanıyor. Tatarlar 468 yıllık esaret süresi devamında millet olarak ayakta kaldıysa, bunda Tatar kadınının önemi büyüktür. Eğer millî ruhlu mücadeleci analarımız olmasaydı bugünlere kadar gelebilir miydik bunu söylemek zor.
Konuşmamı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadını hakkındaki sözleri ile tamamlamak istiyorum: “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”
KAYNAKÇA
- Galeü, Mehmüt, Möhacirler, Kazan 2000.
- Muhammed Ayaz İshaki: Hayatı ve Faaliyetleri, Ankara 1979.
- Sahapov, Minahmet, Yenilik Habercisi, Ankara 2005.
- Tatar Teleneñ Añlatmalı Süzlege (Tatar Dilinin İzahlı Sözlüğü), 2. Cilt, Kazan 1979.










