Erol Sunat’ın bu yazısı, yarım bardak su metaforu üzerinden toplumun yitirdiği nezaket, merhamet ve yardımlaşma gibi temel değerleri sorgulayan derin bir eleştiridir. Yazar, suyun hayatın kaynağı olmasından yola çıkarak, günümüz dünyasındaki maddi hırsların ve bencil yaklaşımların insanlığı nasıl bir vicdan kuraklığına sürüklediğini gözler önüne serer. Metin, Neşet Ertaş’ın tınılarından tarihteki milli direniş ruhuna kadar geniş bir yelpazede, hayatımızdaki yarım kalmışlıkları ve manevi eksiklikleri hüzünlü bir dille işler. Şehirleşme ve hayat pahalılığıyla birlikte karşılıksız iyilik yapma geleneğinin kayboluşuna sitem edilirken, nehirlerin bolluğuna rağmen gönüllerin neden bu kadar daraldığı sorgulanır. Sonuç olarak eser, okuru kendi iç dünyasındaki bardağın ne kadar dolu olduğuyla yüzleşmeye davet ederek insani erdemlere geri dönme çağrısı yapar.
Hava sıcak, en çok istenen bir bardak su…
İçtik içtik, kanmadık bardaklar dolusu.
Bardağın ne dolu tarafından baktık…
Ne boş tarafından…
Yarım bardak su bile kaynadı gitti arada.
Kim içti?
Neden içti?
Kim içecekti de biri kaptı bardağı, bir yudumda içti geçti?
“İçmeyenin suyunu içerler mi?” demek istedi?
Sormadı kimin diye…
“Su gördüm mü dayanamam, içerim arkadaş!” diye kahkaha patlatanlar da bizim aramızda.
Ne var canım?
Alt tarafı yarım bardak su…
Susamış adam, almış içmiş.
Nezaket nerede mi?
Efendim nezaket, uzak bir akrabanın kızıydı; evlendi, yurt dışına gitti.
***
Ne diyorduk?
Su konuları nazik…
Su hayat…
Baraj, göl, gölet, kanalet…
Uzun hikâye nihayet…
Su deyip geçmeyin.
Yolda belde kaldınız; öyle bir şişe su bulup getiren kalmadı, varsa da Allah sayılarını artırsın…
Bir şişe su —yani bir bardak kadar olanı— on liraya da var, yirmi liraya da…
Maddiyata delice bir tutkuyla bağlanmak bizi bizden etti, bizi biz olmaktan çıkardı; insanlığımız, vicdanımız ve merhametimiz sizlere ömür…
“Ölüyorum” deseniz su yok…
Var da parasız yok…
Neydi para?
İnsanın elinin kiri…
Savunmaya geçenler ne mi diyor?
“Sen bir şişe suyun kaç lira olduğunu biliyor musun?”
Biliyoruz bilmesine de…
Kimseye bir hayrınız dokunmayacak mı?
***
İnsanın yüzüne sürekli vardığı her kapı kapanırsa ne olur?
Olanlar olur…
Açılmadı diye açılmayan kapılara övgüler yağdıracak değil ya insanlar!
Mesele ne?
Rahmetli Neşet Ertaş’ın, “Kendim ettim kendim buldum…” türküsünün mısraları…
Rahmetli Neşet Ertaş, öylesine vurmuş ki sazın teline…
Onun gibi… Eyvah… Eyvah… demiş kalmışız…
O eyvah kelimelerinden, nedendir bilinmez, hiç ama hiç ders almamışız.
Kuldan korktuğumuz, çekindiğimiz kadar Allah’tan korkmamışız…
Sonrası görünen köy kılavuz istemez dedikleri cinsten…
Bardağı yarım dolduran kim?
Cevabı “kendim ettim kendim buldum” cümlesinin içinde…
Bardağın dolusu ne, boşu ne; niye bakarlar, neden bakarlar demeyen kim?
“Kim?” dedikçe kızanlar…
Gelinen nokta: yarım bardak su…
İçen var, içemeyen var, “masanın üstünde bir ara gördüm” diyen var…
Ne diyor insanlar, “kendim ettim kendim buldum” denildiğinde?
“O dediğin şarkı değil miydi? Rahmetli Neşet söylerdi…”
Kimine göre şarkı…
Kimine göre bardağın ne tarafından baktığınız…
***

Bazıları da soruyor: Ne bardağı o?
Çay bardağı çay…
İnce belli olanından…
Çaya her zam sonrası zamlanandan…
“Yarım bardak çay yok mu?” diyecek neredeyse insanlar…
İçmesinler mi yeni zamlanmış siyah çaydan?
Şimdi efendim, ne çay demli ne de laf…
Nice çamlar devirdik, yaptığımız gaf üstüne gaf…
Yarım bardak su…
Ne mi işin doğrusu?
Doğru ne, eğri neyse ne; işte günün konusu…
Eskiler konuşurken dahi “laf demini almadan olmaz” derlermiş…
Lafın demlisi; kırmayan, dökmeyen, muhatabını incitmeyen, gönül yıkmayan, sataşmayan, tartışmaya mahal vermeyen kelimelerle örülü cümleler zinciriydi.
Ne yazıktır ki laf demsiz… Çay demsiz, kahve köpüksüz, güzel Türkçem hem yetim hem öksüz.
***
Bardak su bardağı, su bardağın yarısı olunca yağıyor sorular:
Neden bardak dolu değil? Su mu yok?
Yapmayın Allah aşkına…
Fırat bizim, Dicle bizim…
Aksu bizim, Göksu bizim…
Aras bizim, Çoruh bizim…
Kızılırmak bizim, Yeşilırmak bizim…
Seyhan bizim, Ceyhan bizim…
Sakarya bizim, Gediz bizim…
Büyük ve Küçük Menderes bizim…
Meriç bizim, Ergene bizim…
Asi bizim, Asi…
Bizim bardağımız dolu olmalı!
Bizim atalarımız Tuna’dan Nil’e kadar at sürmedi mi?
Bir dönem bu iki koca nehir bizimdi; aynı Fırat ve Dicle gibi…
***
Ne diyorduk?
Fırtına koparacak olanlar bir bardak suda koparıyorlar ya fırtınayı…
Yarım bardak suda fırtına koparacak değiliz.
Lakin, lüzumu hâlinde değil fırtına, kıyameti bile koparır Türk Milleti.
“Şuradan şuraya kadar bizim, bize şuraları verdilerdi” diye konuşanlar, ahkâm kesenler, kendilerine göre coğrafi atlaslarda haritalar çizenler, çizdirenler pek çok.
Sevr’i hatırlarsınız.
10 Ağustos 1920…
Kaç sene geçmiş üstünden?
Yüz altı sene…
Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Mehmetçik, Sevr’i süngüleriyle paramparça etmişti…
Anadolu’da içmeye kalktıkları su, bardağıyla ellerinde patladı.
Arkalarına bakmadan kaçtıkları Anadolu, yarım bardak su için kıyameti koparmaya hazır çılgın Türklerin diyarı…
Bizim suyumuz yarım bardaksa vardır elbet bir hikmeti…
Bardağı yarım bardak su dolu oldu mu bakamazsanız bardaktan tarafa…
Eksik kalır bir şeyler…
Bardak bu; ya dolu olmalı ya da boş; “olsa da hoş, olmasa da” diyenimiz olmaz.
Yarım bardak su bir yandan sızlatır içimizi…
Hayatımızda yarım kalmış ne varsa hepsini hatırlatır.
Eski insanlar natamam derlerdi; tamam olmayan, yarım kalan…
Bizim bardaklar bile bile yarım doldurulmuş gibi…
Su faturalarının doğalgaz faturalarıyla kafa kafaya geldiği bir dönemde, biz de kalkmış yarım bardak su diyoruz.
“Şöyle hayrına şu yarım bardağı tamamlayacak yok mu?” diye soruyoruz, kimse kalmıyor meydanda.
Büyüklerimiz, “Su gibi hayrın olsun” dememişler miydi?











