Mehmet Ağabey

featured

Bu köşe yazısı, toplumsal dayanışma ve aidiyet duygusunun zayıflamasını, ekonomik zorluklar içinde yaşam mücadelesi veren yaşlı bir emekli üzerinden ele almaktadır. Yazar, modern dünyada bireylerin “biz” kavramından uzaklaşarak sadece kendilerini düşündükleri bir düzene geçiş yapmalarını eleştirel bir dille sorgular. Vatandaş ile devlet temsilcileri arasındaki kopukluğa dikkat çekilirken, artan yaşam maliyetleri ve ağır faturalar altında ezilen halkın yalnız bırakıldığı vurgulanır. Hâlden anlamanın ve samimi bir iletişimin eksikliği, metnin merkezindeki temel hüznü oluşturur. Geleceğe dair hayal kurma yetisini yitiren insanların yaşadığı umutsuzluk, toplumsal bir yara olarak tasvir edilir. Sonuç olarak eser, insani değerlerin ve paylaşım kültürünün yeniden hatırlanması gerektiğine dair dokunaklı bir çağrıda bulunur.

 

Seksen beşlik beli bükük, eli bastonlu bir ihtiyar, elindeki reçeteyi Eczacı Hanım’a uzattı.

Eczacı Hanım;

“Mehmet Ağabey,” dedi, “yazdırdıklarını ikişer kutu ödedi. Bu yazdırdığını erken yazdırmışsın. Ödemiyor. Ben sana o ödenmeyenden bir kutu vereyim. Önümüzdeki hafta bir daha yazdır.”

“Bu yazılanlardan da 140 lira fark çıkıyor.”

Mehmet Ağabey biraz sıkıldı, ceplerini karıştırdı; belli ki o kadar parası yoktu. Eczacı Hanım’a;

“Ben,” dedi, “maaşımı yarın alacağım.”

Eczacı Hanım, “Hiç acelesi yok Mehmet Ağabey,” dedi, “yarın gelmene de gerek yok, haftaya verirsin.”

Mehmet Ağabey bizim mahalleden ya da sizin sokaktan olabilir, lakin bizim emekli ağabeylerden biri.

Eczacıların anladığı, pazarcıların anladığı, konu komşunun anladığı, lakin anlaması ve görmesi gerekenlerin anlamadığı, görmediği, gönlünü dahi almadığı Mehmet Ağabeylerden biri o.

Bastonuna dayana dayana tuttu evinin yolunu.

O yaşta kendi başının çaresine bakabilen, bakmaya çalışan etrafındaki hâlden anlayanların desteğiyle sürdürüyor hayatını.

Bugünlerde hâlden anlayan yaklaşımlara o kadar çok ihtiyacımız var ki…

***

Bizim kavramı sıcacık bir kavram.

Kim bilir nerelerde unuttular?

Nerelerde bıraktılar?

Nerelerden aşağılara fırlatıp attılar?

Nerelerde kolu kanadı kırıldı?

Bizim kavramından ziyade benim kavramı revaçta. Bizim sokağımız, bizim mahallemiz, bizim evimiz, bizim ailemiz yaklaşımlarından fena uzaklaşmış hâldeyiz.

Bizim dediğiniz, sözüm ona sahiplendiğimiz insanların…

Koluna girdiniz mi mesela?

Bir çay, bir kahve söylediniz mi?

Ne derdi var diye onun haberi olmadan araştırdınız, bazı mevzuları onun haberi bile olmadan çözdünüz mü?

Yanına oturup “De derdini babam, de derdini anam” diye sordunuz mu?

Hâlden anlamak denen o çizgi gün batımı gibi.

Günle batmış gitmiş bir çizginin akıbeti bizim elimizde.

Geri döndürmek gibi bir güzelliği neden esirgiyoruz insanlardan?

Hâlden anlamak karşı yakadan el sallamak değil…

Telefon etme nezaketini dahi göstermeyip iki satır mesaj yazmak hiç değil…

Bizim demişseniz…

Dokunacaksınız bizim kavramına…

Yarım elma gönül alacaksınız.

Konuşacaksınız.

Today en çok eksikliğini hissettiğimiz şey konuşmak…

***

Anlatırlar ya hani, Yunus Emre dönmüş gelmiş yıllar sonra Taptuk Emre’nin kapısına, koymuş başını o kapının eşiğine.

Taptuk Emre sormuş:

“Kimdir o eşikte olan?”

“Yunus” demişler….

“Bizim Yunus mu?” demiş.

Yunus, “Şeyhim” diye sarılmış Taptuk Emre’nin ellerine….

Mehmet Ağabey de bizim Yunus misali bizim emeklimiz. Bizim Mehmet Ağabeylerimizden.

Biz anlaşılamadık…

Belki de kendimizi anlatamadık…

“Vermemiş Mabut, neylesin Mahmut” gibi benzetmelerin arasına sıkışıp kaldık.

Bizi yaratan neden vermesindi…

Yaratanın ona emanet ettiğini vermeyen, vermesi gerekeni “ekmek aslanın ağzında” misali bir imtihan silsilesi hâline getiren Mahmutlar her tarafta…

İnsanlar haklarını almak için sokaklarda, meydanlarda…

Sayısız kez verdi Mabut; Mabudun verdiğini vermemek için ölüp ölüp diriliyor her tarafta ayrı birer Mahmut.

Sanırsınız öbür tarafa götürecekler…

Her biri çoktan huzur-ı mahşer kapısını araladı.

“Bize bizi seven, bizi düşünen, bölüşmeyi paylaşmayı bilen, haktan, hukuktan, adaletten ayrılmayan insanlar nasip et Yâ Rabbi” diyenlerin feryatlarını hiç mi duymuyorsunuz?

***

Kim mi anlayacak bizi?

Milletin Vekilleri…

Bir zamanlar telefonu 7/24 açık olan Vekiller vardı. Kapıları da açıktı ardına kadar, gönülleri de.

Onların kıymetini ne seçmen bildi ne partileri…

“Bugün Vekillerimizi anlamakta zorlanıyoruz” diyor bazılarımız…

Bizim derdimiz ayrı, onların derdi ayrı…

Buluşacağımız ne bir ortak nokta kaldı ne de asgari bir müşterek…

Seçime kadar başının çaresine bak; o zamana kadar ne sen beni gör, ne ben seni.

Neden mi?

Vekilin işi çok, işi başından aşkın…

Duymaz bizi…

Görmez bizi…

Vekil bizim vekilimiz mi?

Aman efendim, ne mümkün…

Bizim dediğimiz, bir bakıyorsunuz aynı gün bizim değil…

Çay benim, çeşme benim deseniz ne olacak?

Bizim dediğimiz, “Ben sizin değilmişim” der gibi açıklamalar yapıyor.

Vekil hem bizim hem bizim vekil değil…

Biz de onu seçenler değiliz mi diyeceğiz?

Oy şahit, sandık şahit, tutanakta tapu gibi ıslak imzalar.

Ya mazbataya ne demeli?

Seçim yalan söyler mi?

Trajikomik olmasına trajikomik de neresi komik, neresi dram, neresi melodram, neresi trajedi; kiminle kimin arasından geçti kara kedi?

***

Ne diyor Belediyelerimiz?

“Sizin için çalışıyoruz…”

Siz dediği, biz oluyoruz; onca yapılanlar bizim için…

Her şey bizim için de…

Su faturası neden bin beş yüz, iki bin lira?

Elektrik “Ben masumum” diyor. Ben siz diyeyim, siz biz anlayın. Bana ihtiyacınız olmayan ne var? Kırk sene önce “elektriğin çarptığı gibi çarpılmak” diye bir şey çıkardılar. Adımız çıktı dokuza, inmez bir türlü sekize. Zam gelmiş olabilir.

Altı yüz liradan aşağı gelmeyen faturalar görmüş olabilirsiniz.

Ne mi diyeceksiniz?

Belki de elektrik hâlâ çarpıyor…

Doğalgaz “Beni bekleyin anacım” diyor.

Bizde her şey sizin için…

Isınacaksınız, soğuk yüzü görmeyeceksiniz.

Onun da aylık üç bin liradan aşağı gelmeyecek belli ki sesi.

Bizim için demek ki onca olan biten…

Enflasyon da bizim için düşmedi mi sıfır virgül bilmem kaçlara?

Ne için?

Bizim için…

***

Bizim olmayan, olması gereken, neden yok diye uykumuzun kaçtığı o kadar çok şey var ki….

Bizim bir işimiz yok…

Bizim bir arabamız yok…

Bizim bir evimiz yok…

Neden mi yok?

Bunların üzerine kurabileceğimiz hayallerimiz yok…

Hayali olmayanın umudu olabilir mi?

Hayallerimizle aramızda sıradağlar var…

Hayali olmayanın bizim diye bir kavramı, bizim diye bir kelimesi olabilir mi?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!