1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rıza Tahir Yel
  4. Fatura Kime Kesiliyor?

Fatura Kime Kesiliyor?

featured

Hürmüz’de gecikmiş bir gemi, Anadolu’da bir çiftçinin mazot ve gübre hesabına dönüşüyor. Mekke Anlaşması’nın Meclis onayı olmadan bağlayıcı sayılıp sayılmayacağı tartışılırken, asıl fatura pompada, tarlada ve ekmekte birikiyor. Güvenlik mi, ekonomi mi? Yoksa ikisi aynı soru mu?

Hürmüz’de bir tanker bekliyor, faturası Konya Ovası’nda bir çiftçiye çıkıyor. İlk duyduğunuzda abartı gibi gelir. Zinciri baştan yürüyünce abartıdan eser kalmıyor. Gemi gecikince navlun ve sigorta primi artıyor, petrol yükseliyor, pompadaki tabela değişiyor. Motorin traktörün, biçerdöverin, süt tankının yakıtı. Bugün ertelenen gübre alımı da gelecek yılın ekmeğine yazılıyor. Dünya petrol ticaretinin kabaca beşte biri o dar geçitten akıyor. Türkiye boğazın kıyısında değil ama faturasının kapısında.
Bu yazıyı yazdığım gün İstanbul’da motorin 93,50 lira. Geçen hafta önce yaklaşık 5,5 liralık indirim geldi, ertesi gün 2,5 liralık zam. Eşel mobil 1 Ekim’de bitiyor ve yeni bir düzenleme çıkmazsa benzine litre başına 12 liraya yakın zam bekleniyor. Yıllık enflasyon yüzde 31,5, gıdada yüzde 33,8. Kızıldeniz’de Husilerin saldırıları sürerken gemiler Ümit Burnu’na dolanıyor. Hürmüz arzı kesiyor, Babülmendep teslimatı uzatıyor, kaybeden yine ithalatçı.
Tam bu sırada 21 Eylül’de New York’ta Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır dışişleri bakanları bir araya geldi, ertesi gün ortak açıklama yayımlandı. Metni okuyunca insan biraz şaşırıyor, çünkü ortada ne bir ittifak ilanı var ne de bir “medeniyet bloğu”. Diyalog ve diplomasi vurgusu, Husi saldırılarının kınanması, seyrüsefer güvenliği, Yemen, Filistin. Bunlar diplomatik cümleler. Bu toplantıyı “eksen değişti” diye satmak da, sıradan bir fotoğraf diye geçmek de haksızlık olur. Mısır’ın Mekke Anlaşması’nın tarafı bile olmadığını unutmayalım.
Asıl mesele o toplantıda değil, Ağustos’ta Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasında. Metin, üç devletten birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılmasını öngörüyor. Ankara, bunun Türk askerinin her krize otomatik gönderileceği anlamına gelmediğini, kararların anayasal düzen içinde alınacağını söylüyor. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ise anlaşmanın TBMM’den geçmediğini, BM’ye bildirilmediğini, metnin kamuoyuyla paylaşılmadığını, buna rağmen Dışişleri’nden Suudi Arabistan’a Husilere karşı destek sinyali geldiğini söylüyor. Hükümetin cevabı da ortada. Ama şu tartışma su götürmez: Meclis’in onaylamadığı bir taahhüt varsa, “kararlar anayasal düzen içinde alınır” cümlesi hukuki bir teminat değil, siyasi bir söz olarak kalır. Askerin nereye gideceğine karar verme yetkisi anayasada bellidir. Meclis’in görmediği bir metnin bedelini millet ödemek zorunda değil.
Üstelik iş sadece hukuk değil, öncelik sırası. Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Suriye’nin kuzeyinde bekleyen dosyalar dururken Türk donanmasını Kızıldeniz’de Husi operasyonuna düşünmek, sıralamayı ters çevirmek olur. Suudi Arabistan bir aile devleti, kendi toprağını kendisi korur. Yemen türküsünü bu millet ezbere bilir, o coğrafyaya gönderilen evlatların hesabı hâlâ tam kapanmadı. Ticaret yolunu diplomasiyle ve ekonomik çıkarla korumak devlet aklıdır, başkasının güney sınırını Türk piyadesiyle sigortalamak ise maceradır.
Körfez’le asıl yapılması gereken de belli. Ağustos verilerinde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 81,8 ama enerjiyi çıkardığınızda yüzde 98,8’e çıkıyor. Yani açığın kaynağı enerji. Körfez’den istememiz gereken savunma taahhüdü değil, enerji tedariki, yatırım, ticaret anlaşması. Faturayı hafifletecek araçlar bunlar.
Ama işin bir de içeride kalan yanı var, ve bence dış politika yazılarının çoğu oraya bakmaya cesaret edemiyor. Bir ülke dışarıdan gelen her şoka bu kadar savruluyorsa, bunun bir kısmı dışarıdaki krizden değil, içerideki tercihlerden kaynaklanıyor. Yıllarca tarımı desteklemek yerine ithalatla idare ettik, sanayi yerine inşaata yaslandık. Gübre hammaddesinde, yemde, enerjide dışa bağımlılığı azaltacak üretim politikalarını hep sonraya bıraktık. Tankı olup ekmeğini dışarıdan almak zorunda kalan ülkenin bağımsızlığı eksik kalır. Limanlar, demiryolu, enerji depolama, stratejik stok, yerli üretim; gerçek bağımsızlık bu kalemlerde kazanılıyor. Suriye’deki savaşın göç yükünü de on yıldır bu ülke taşıyor; bütçeye, şehirlerin hizmet kapasitesine yansıyan bu maliyeti kimseyi suçlamadan, ama görmezden de gelmeden hesaba katmak lazım. Ortadoğu’daki her yanlış hesap, bize önce fiyat olarak, sonra insan olarak geri dönüyor.
Birleşmiş Milletler ‘deki reform çağrısına gelince. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu yıl 16. kez Genel Kurul kürsüsüne çıktı, “Dünya beşten büyüktür” dedi, vetonun sınırlandırılmasını istedi. Bu talep haklı ve Türkiye’ye özgü de değil. Ama uluslararası hukuk çağrısı, iç hukukta tutarlı olan devletin ağzında inandırıcı olur. Özdağ’ın iddiası doğruysa, yani anlaşma Meclis’e getirilmemiş ve BM’ye bildirilmemişse, norm arayışı önce kendi evinde başlamalıdır.
Önümüzdeki günlerde iki sınav var. İran’ın öne sürdüğü yedi günlük süre ve 1 Ekim’deki eşel mobil kararı. Bunların ardından üç soru kalacak: Meclis’in görmediği taahhüt kimi bağlıyor? Türk askeri, milli çıkarın net olmadığı bir çatışmaya hangi gerekçeyle yaklaşacak? Bu diplomasi pompadaki, gübre çuvalındaki ve ekmekteki fiyatı düşürüyor mu? Diplomasinin karnesi ortak açıklamalarda değil, pompada yazılır. O karneyi de vatandaş veriyor.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!