Erol Sunat’ın yazısı, “kalenin dibi” ve “dip” kavramları etrafında şekillenen derin tarihi, kültürel ve güncel bir analizi okuyucuya sunmaktadır. Yazar, kalelerin Türk tarihi boyunca ifade ettiği fetih, devlet kurma ve kahramanlık gibi görkemli anlamları Selçuklu ve Osmanlı örnekleriyle ele almaktadır. Aynı zamanda pandemiden bu yana yaşanan zorlukları, ekonomik sıkıntıları ve yoksulluğu “dibin dibi” tabiriyle hüzünlü bir perspektiften değerlendirmektedir. Metin boyunca Türk milletinin mazhariyetleri, stratejik zekâsı ve hayal kurma yeteneği geçmişten bugüne uzanan bir köprü kurularak aktarılmaktadır. Sonuç olarak bu eser, milletimizin kahramanlık destanları ile hayatın acı tatlı gerçekleri arasında kurduğu duygusal bağı gözler önüne seriyor.
“Kalenin dibinde bir taş olaydım…” diye başlayan türkümüz birçoğumuzu alıp kim bilir nerelere götürdü.
Kalenin dibi, zindan diyeniniz olabilir. Bugün birçok şehrimizde yüzyıllar öncesinden kalan kaleler var.
“Zindan kale” diye anılanları var.
Kale dibinde evler, kale dibinde mahalleler, kale dibinde sokaklar, belki kurulan pazarlar var. Ya da bir zamanlar vardı.
Kale ve dip kavramları bazen hüzünlü, bazen umuda açılan pencere misali kavramlar. Sükûtu hayale uğranan ya da kurulan hayallerin, görülen düşlerin muştusu.
Kale kavramı bize tarihimizi çağrıştıran güzel ve hamasi olayları hatırlatsa da dip kavramı oldukça yakın bir geçmişte yaşadıklarımızı buruk bir şekilde gözler önüne seriyor.
Taş; kalenin temelini, surlarını, soğuk ve donuk hâlini, taş kalpli insanları yahut garipliği, yalnızlığı ve kimsesizliği anlatıyor.
***
Dip kavramına her nerede rastlarsak rastlayalım, pandemiden bu yana yaşadığımız o hazin ve hüzünlü günler, aylar ve yıllar aklımıza gelir.
Kaybettiğimiz yakınlarımız, dostlarımız, kardeşlerimiz, karantinalar, yoğun bakımlar, geri dönüşü zor entübasyonlar; ardından dibe vurduğumuz, dibinin de dibini gördüğümüz, çırpınıp kaldığımız o zamanlar aklımıza takılır, hatta çıkmak ve gitmek bilmez…
İşte onun içindir ki…
Dip…
İki seksen uzandığımız…
Dibin dibi…
Enflasyonun kolunu kanadını kırdıkları…
Uçurumun dibi…
Mecazen düştü, parçası bulunamadı diye anlatılanlar…
Tencerenin dibi…
Mutfak yangınlarının girizgâhı…
Fakirliğin, yoksulluğun dibi…
Bakanı, soranı, elinden tutanı, koluna gireni olmayanı; hâsılı unutulanların tamamı…
Bataklığın dibi…
Kurtulma ümidi mucizelere kalmışların hâli ahvali…
Cehennemin dibi…
Bedduaların bileşkesi…
Kazandibi…
Tatlıların en güzellerinden biri…
Kalenin dibi…
Hayal kurulacak yerlerin en güzeli…
Dip demiştik ya… Acısı var… Tatlısı var… Katmerlisi var… Bilmem kaç katlısı var… Kimi kapı duvar… Kimi yasak savar…
***
Kale kavramı ve onun dairesinin içinde kalan duygular bize bir başka âlemin kapılarını açar…
Biz kalelerle, hisarlarla, kale burçlarıyla, kalelerden dem vuran türkülerle büyüyüp geldik.
Kale deyince heyecan basar içimizi.
Ecdadımız o kadar çok kale, o kadar çok hisar fethetmiş, o kadar çok kalenin burcuna bayrağını dikmiş ki sayısını bilen yok.
Kalenin dibinde oturup da etrafı seyran eylememişiz.
Kaleye nasıl girilir, gizli geçidi var mıdır, ne yapılsa kolay alınır diye akıl yormuşuz.
Her defasında kaleye girmek için bir hâl, bir yol bulmuşuz.
Nice isimsiz yiğit “şu kadar kaleye sessizce girdi, şu kadar kale kapısını açtı” diye anılır ve anlatılır olmuş bundan bin yıl öncesinde dahi…
Onlar için yazılan şiirlerle, destanlarla tanıdık Genç Osman’ı, Ulubatlı Hasan’ı…
İstanbul surlarında Ulubatlı Hasan…
Bağdat kapısında Genç Osman…
Çanakkale’de Seyit Ali Onbaşı…
Her kalede nice destan yazan kahramanlardı onlar…
***

“Kaleyi içten fethetmek” denen o bazen mecazi, bazen doğrudan söylenegelen ifade yüzyıllar öncesinden bugünlere gelmedir…
Mesele devlet olma, devlet kurma olunca…
“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” gibi sözler de ardı ardına eklenince…
Yollar açılmış; memleketler, diyarlar, kıtalar önümüze serilmiş…
Kalenin dibinde mola vermişliğimiz var.
Soluklanmak için oturmuşluğumuz var.
Bizi çok uğraştıranların üzerine hayaller kurmuş, dualar etmişliğimiz var.
“İnsan bu âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar…” diyen rahmetli Yahya Kemal Beyatlı yerden göğe kadar haklı…
Kalelerden alamadıklarımız da var elbet…
Alamadığımız, kendimize hedef diye koyduğumuz her bir kale, her bir memleket ayrı birer Kızıl Elma bizim için…
Viyana Kızıl Elma, Roma Kızıl Elma olmuş bir dönem…
Yani hedefe konan, üzerine hayal kurulan…
Viyana kapılarından Sultan Süleyman’la ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile dönülmüş…
Gedik Ahmet Paşa’nın İtalya’da Otranto Kalesi’ni fethetmesinden sonra Roma iliklerine kadar tir tir titremiş durmuştu.
***
Ötüken’den yola çıkan Türk milletinin devletler kura kura ilerlediği o destanlaşmış hikâyesi, dünyanın diğer milletlerini kıskandıracak kadar baş döndürücüdür.
Asya’nın kalbinden nice diyara, kalelere, şehirlere, devlet olmaya, devlet kurmaya doğru ilerleyiş sonrasında yer yerinden oynamış; imparatorluklar çatırdamış, parçalanmış, tarih Türk milletine Asya ve Avrupa kıtasında âdeta yer açmıştı.
Hocalarımız; “Türk milleti; sarsılmaz bir inanç, sabır, metanet, cesaret, vicdan, merhamet, feraset ve mazlum milletlerin elinden tutmak gibi yüce özelliklerle Yüce Allah tarafından donatılmıştır” diye anlatırlardı.
Üç kıtaya hakkı, hukuku ve adaleti getirmek mevzubahis olduğunda hayal gücü yetersiz kalıyor.
Akdeniz, Karadeniz Türk gölü…
Hazar Denizi’ne dayanmışız.
Hint Okyanusu’na yelken açmış Piri Reis.
Cezayir’de, Atlas Okyanusu’nda kılıcını okyanusa daldırmış, okyanusa erişmiş Türk leventleri.
Sultan Alparslan’ın emriyle kılıcını Akdeniz’in sularına vuran Afşin Bey’in, Sultan Alparslan’a sunduğu kılıç, Türk milletinin denizlere ve okyanuslara kadar uzanacağının bir muştusuydu…
***
Fethettiğimiz her kaleden çok şey öğrendik. Çok daha sağlam kaleler yaptık. Kaleleri tahkim ettik.
Kalenin dibinden; kalenin surlarına, burçlarına ve kapısına varıncaya kadar her bir adımı hesap eden, düşünen keskin bir zekâ.
Türk’ün zekâsı onu geçemeyenlerce küçümsense de tarih ve hakikatler gün gelir yalancılara galebe çalar. Türkiye Selçuklu Devleti, döneminin en muhteşem medeniyetine sahipti. Hanlar, kervansaraylar, şifahaneler, aşılması zor kaleler ve surlar, emniyetli ve güvenli ulaşım, taş işçiliğinin şaheserleri olarak yüzyıllardır hayranlık uyandırmaya devam eden taç kapılar ve taş işlemeleri Selçuklu şehirlerini ziyaret edenlerde hayranlık uyandırıyordu.
Devletin payitahtı Konya, Bağdat’tan sonra dünyanın gezilmesi ve görülmesi gereken en dikkat çeken şehirlerinin başında geliyordu.
Romalı ve Haçlı tarihçilerin Türkeli ve Turchia diye anlattıkları Anadolu coğrafyasında Doğu Roma’ya ve Avrupa’nın en büyük silahlı gücü olan Haçlı ordularına karşı duran Kılıç Arslanlar vardı.
Anadolu, bağrından çıkardığı kahramanlarla işgalleri, istilaları durdurmuş, isyanların önüne geçmiş, kendisi için vatan yaptığı Anadolu’yu tarihin her döneminde savunmuş, elinde tutmayı başarmıştı.
Ne diyordu rahmetli Akif, İstiklal Marşı’nda;
“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; / Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. / Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın; / Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.”
***
Kaleler üzerine hayal kurarak yürüdü geldi Türk milleti. Karşısında ne Çin Seddi dayanabildi ne de fethedilmesi imkânsız diye anlatılan onca kale…
Selçuklunun Uç Beyi Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey, Doğu Roma’nın kalelerini elinden çekip aldılar ve Osman Bey’in oğlu Orhan, Bursa’yı alarak Doğu Roma’nın uykularını kaçırdı.
Beylikten devlet olmaya erişti. Ve Bursa bu yeni devletin ilk payitahtı oldu.
Sonra İznik düştü. Kaleler düştükçe, tarih sahnesine yeni bir Türk Devleti daha geliyor, yerini perçinliyordu.
Bu yeni devlete hiçbir kale karşı koyamadı. İstanbul dâhil…











