1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Edebiyatın Bir Girdik Koluna

Edebiyatın Bir Girdik Koluna

featured

Erol Sunat’ın bu yazısı, edebiyatın insan hayatındaki derin ve sarsılmaz yerini samimi bir üslupla ele almaktadır. Yazar, edebiyatı sadece akademik bir disiplin değil, beşikten mezara kadar her ana eşlik eden bir yoldaş olarak tasvir eder. Metin boyunca geleneksel halk anlatılarından modern edebiyat akımlarına kadar geniş bir yelpazede edebiyatın birleştirici gücüne vurgu yapılır. Edebiyatın hem nezaket ve zarafet kaynağı hem de hayatın içindeki feryatların sesi olduğu çarpıcı bir dille anlatılır. Dede Korkut’tan Aşık Veysel’e uzanan bu kültürel köprüde, dilin zenginliği ve ifade gücü ön plana çıkarılır. Sonuç olarak eser, edebiyatsız bir yaşamın eksik kalacağını ve bu sanatın her türlü insani duyguya ev sahipliği yaptığını hatırlatır.

 

Edebiyatla kendimizi bildik bileli bir aşinalığımız var.  Bu aşinalık göz aşinalığından çok daha fazla ve ileri.

O bize lazım, biz de ona…

Hem de her alanda, her sahada, kürsülerde ve meydanlarda…

Biz de ne mi yaptık?

Edebiyatın bir girdik koluna, düştük Veysel’in uzun ince yoluna…

Yol dedik, edebiyatsız yürünmez…

İşte o zaman, “Edebiyat-ı Cedide” tam da burada lazımdı…

Edebiyatı döktürenlere, edebiyat parçalamada üstüne olmayanlara “Edebiyat-ı Cedide’si yerinde” derlerdi.

Adamın okumadığı yok, ezberinde şu kadar şiir var, şu kadar yazar var, sular seller gibi neyi sorsan verecek bir cevabı var.

Edebiyat-ı Cedide bir yakıştırma da olsa itici bir şey değildi.

Edebiyat-ı Cedide denilen o özellik var ise edebiyat anahtar olurdu.

Kılavuz olurdu.

Kaf Dağı’na ulaştıracak Anka olurdu.

Şaka ile karışık “Edebiyat-ı Cedide” bir ayrıcalık gibi, bir paye gibi bir şeydi…

Yani yeni edebiyatın; yani Recaizade Mahmut Ekrem’in öncülüğünde Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf gibi şair ve yazarların izinden gitmek anlamına gelirdi.

Gelirdi amma, biz onun edebiyat yapma anlamına gelen tarafını aldık, Edebiyat-ı Cedide kavramını uluorta attık ortaya…

***

Hâsılıkelam, edebiyatı doladık dilimize; ne tarafı işimize geliyorsa sağından, solundan, ortasından, sonundan, kapağından, gölgesinden, esintisinden, anlayacağınız etinden sütünden, derisinden, yününden faydalanmaya kalktık.

Baktık ki edebiyat derya deniz

Baktık ki yelkenlimiz kendine yüzecek deniz, göl ve akarsu bulmakta zorlanmıyor.

Asıldık küreklere…

Edebiyatta koy çok, körfez çok, liman çok…

Demirledik bir tarafa, attık kendimizi karaya…

Aldık alacağımızı araya…

Vurduk lafın gözüne…

Dinleyenin ağzı açık kaldı edebiyatın her sözüne…

Hani “ağzından bal damlıyor” derler ya…

Söz isterse incitmez, kırmaz kimseyi…

Alttan alır, kibarlaştırır, nazikleştirir. Ortamı gevşetir, sakinleştirir.

***

Ne diyorduk…

Edebiyat kimseye küsmez, kimseye darılmaz.

Herkesle barışık olması takdire şayandır.

Bu ifade kimine göre pek doğru, kimine göre külliyen yalandır.

Ne mi diyorduk?

Edebiyat…

Onsuz geçmez ki hayat…

Beşikten itibaren yanı başımızda…

Ninnide o var…

Mânide o var…

Hani diyor ya…

“Yerden göğe küp dizseler / Üst üstüne bindirseler / En alttakin bir çekseler / Seyreyle sen gümbürtüyü”

Edebiyat bazen gümbürtüdür, bazen tıngırtıdır, bazen şangırtıdır, bazen düğün dernek şenlik, bazen ağıt, bazen feryadıfigan…

Bazen neşeli bazen kahırlı türkülerde, bazen de bam telinden vuran şarkılarda rast gelirsiniz ona…

***

Edebiyat bazılarımıza göre pek bir renklidir.

Kimini haşlar, kimini taşlar, kimine en başından başlar, kimi oturur ağlar, kimi karalar bağlar.

Ölüler, diriler, sağlar…

“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar” der geçer edebiyat.

Çamlıbel’de Köroğlu olur, Çukurova’da Dadaloğlu

Edebiyatla aranız ne kadar iyi?

Fena sayılmaz, başlangıç için yeterli…

Âliyyülâlâya kadar varma faslı da sizin elinizde…

Edebiyat ucu bucağı görünmeyen bir alan…

Yine de nasibini alır kıyıda köşede bucakta kalan.

Konuşsanız da edebiyat parçalarsınız, yazsanız da…

“Okunaklı, dokunaklı yazmış” derler…

Ya da “Hiç olmamış, cümleler düşmüş, ifadeler fersiz, sorular yersiz, edebiyat boğulmak üzere nefessiz” derler.

Edebiyat içinde edebiyat yapılır.

Yunus misali, “Edebiyat var edebiyatın içinde” demek çok doğru kabul edilir.

Edebiyat her yerde en geçerli akçe…

Dil varsa edebi olan her şey var.

Hele bir de diliniz Türkçe gibi zenginse…

Aman efendim aman, kıytırık dillerin bile caka sattığı, “Ben neymişim de haberim yokmuş” dediği zamanlardayız.

***

Edebiyatla yol yürüyen yolda kalmaz demişler.

Edebiyatta kompliman var, iltifat var, piyaz var, sırt sıvazlama var, övgü var, yağın yağdanlığın daniskası var.

El pençe divan durmak var…

Bu arada azar var, küfür var, sitem var, hakaret var, sataşma var, “Kaleden kaleye şahin uçurdum” babından laf atma var.

“Sana demedim, ortaya söyledim” geçişleri var.

Edebiyat olur da içinde sanat olmaz mı?

Tuluat var, teferruat var…

Tiyatro var, vodvil var, orta oyunu var, monolog var, uzun tiratlar var.

Şakalar, espriler, yalancıktan denilenler, yüzüne karşı içinden söylenilenler…

Edebiyat ciddi iştir derlerse de…

Dünya yansa gitse bir hasırlık yeri yoktur.

Şahidi, yalancısı, çevresi, çerçevesi, teşrifatçısı pek çoktur.

Edebiyat bazılarımıza göre ise garip bir hay haydır, vay vaydır, goygoydur…

***

Edebiyat dediğin diye bir başladık, bir tek dişi kalmış canavar demediğimiz kaldı.

Edebiyatta bildiğiniz üzere destan faslı vardı…

Dedem Korkut vardı…

Üç başlı, yedi başlı ejderhalar vardı.

Yiğitler yiğidi Basat çıkıp gelirdi bir köşeden…

Bir başka köşeden Bamsı Beyrek görünürdü; çifte kılıçlı, iki metreden ziyade boylu, geniş omuzlu, narası yeri göğü titreten, ejderhaya kaçacak delik arattıran.

Deli Dumrul’dan bahsetmedik daha…

Deli Dumrul’un koluna girip yürümeye başlarsak baştan aşağı bir Deli Dumrul hikâyesi çıkar, sağımız solumuz içimiz dışımız Deli Dumrul olur.

Aslı mı olur, özentisi mi; Deli Dumrul çıkıp gelse “Ben onun gibiyim” diyenlerin her birini o meşhur köprüsünden aşağı mı atardı tevatür çok.

Deli Dumrul misali diye anlatılan pek çok.

Korkut Ata denilen Dedem Korkut soy soylayıp, boy boylamış cümlesine…

Dualar etmiş Oğuz ahalisine…

“Oğuz’da er, Oğuz’da Alp, Oğuz’da Bey mi tükenir” denmiş.

Edebiyatın bir girdik koluna, düştük Veysel’in uzun ince yoluna…

Yol dedik, edebiyatsız yürünmez…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!