Şevket Bulut, eserlerinde Anadolu insanının yaşamını, geleneklerini ve gerçekçi yönlerini işleyen önemli bir hikâye yazarıdır. Mustafa Kök’ün kaleme aldığı bu yazıda, yazarın edebî kişiliği, Hareket dergisindeki şiir ve hikâye serüveni ile yaşanmış olaylara dayanan eserleri ele alınmaktadır. Bulut’un özellikle olgunluk dönemindeki Yıkık Minare adlı kitabında, katı gerçekliği İslami bir idealizmle harmanlayarak evrensel değerleri ön plana çıkardığı vurgulanmaktadır. Ayrıca yazarın misafirperverlik, cömertlik ve alicenaplık gibi köklü insani erdemleri eserlerinde ustalıkla işlediği belirtilmektedir. Yazının sonunda ise Bulut’un hatırasına duyulan saygı ve özlem dile getirilmektedir.
Şevket Bulut’u kaybedeli 30 yıl olmuş. 16 Eylül 1996’da kaybetmişiz. Nasıl da geçmiş zaman! Bu 30 yıl içinde ülke olarak, toplum olarak, aile ve fert olarak neler görüp neler yaşadık. Nice güzel şeyleri, güzel insanları kaybettik, uzun hikâye! O kaybettiklerimizden birisi olarak Şevket Bulut için Eylül’ün son günü Maraş Kalesi’nde bir anma toplantısı düzenlendi, biz de bulunduk. (Hazırlayan Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Dairesine teşekkür ederiz.) Mesleklerinin ehli arkadaşlar konuştu: KSÜ’den Prof. Selim Somuncu, rahmetlinin hayatını ve edebî şahsiyetini; Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nden Prof. Alpay Doğan Yıldız, hikâyeciliğimizdeki yerini ve önemini; yazar-şair Ramazan Avcı arkadaşımız ise, pek bilinmeyen yanını, aslında şiirde de ne kadar başarılı olduğunu örnekleriyle anlattı. Onu tanıyan bazı arkadaşlarımızla birlikte –katkı babında– bize de söz verilince, 10 adet değerli eser sahibi bu hikâyecimizin eserlerinin yeni baskılarının yapılmayışı yüzünden neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu, bu görevin her şeyden önce ailesinin üzerinde olduğunu (yakınlarının da bulunduğu bu toplantıda) hayıflanarak hatırlattık. Bu ihmal, inşallah devam etmez.
Bu vesileyle, Şevket Bulut’un onuncu vefat yılı münasebetiyle Alkış Dergisi’nin çıkardığı özel sayıdaki yazımızı onu sevenlerin ve tanımak isteyenlerin dikkatine sunuyoruz. Ruhu şâd olsun.
Şevket Bulut’u Nerede ve Nasıl Tanıdım?
1996 Eylülünde vakitsiz kaybettiğimiz rahmetli Şevket Bulut, benim tanıdığım ve anladığım kadarıyla tam ve kâmil mânada bir Anadolu insanı idi. Davranışı, edası, topyekûn yaşayışı, acıları ve sevinçleriyle kendi toprağının insanını nefsinde mezcetmiş, derviş-meşrep bir Anadolu insanı, bir Anadolu Türk’ü…
Hareket dergisi koleksiyonunu karıştırırken öğrendim; meğer birçok önemli yazar gibi, o da yazı hayatına şiirle başlamış. 51. sayıdan itibaren (Mart 1970) art arda üç sayıda üç şiirini görüyoruz. Bahaettin ağabeyden (Karakoç) öğrendiğimize göre bu üç şiir daha önce 1950’li yılların sonlarında Gaziantep’te çıkan Ozan dergisinde yayımlanmış. Ve bu üç şiiri Bahaettin ağabey 1996’da çıkardığı Dolunay Şiir Güldestesi’ne de almış. Bunlardan bilhassa ilki, “Kurtuluş Çağrısı”, benim anladığım kadarıyla nefis bir şiir. Hiç olmazsa ilk beşliğini vermeden geçemeyeceğim:
“Gözlerimde İlk Çağ insanının ürkekliği var// Nice mevsimler harcadım erdem uğruna.// Bâbil kulesinde mahkûm duygular// Çıkmaz sokaklarda çarptım dert duvarına:// Gel beni kurtar..”
Hareket fihristlerinde bir sayıda daha şiirine rastladım, ama sonra devam edip etmediğini şahsen ben bilmiyorum ve eğer bıraktıysa, keşke devam etseydi diyorum.
Hikâye dünyasındaki Şevket Bulut adına da ben ilk defa Hareket dergisinde rastladım. Bahsettiğim şiirlerinden sonra bu dergide bazen eleştiri ve kitap tanıtımı yazıları da çıksa, esas itibariyle bir hikâye yazarı olarak tanındı ve derginin Mustafa Kutlu’yla birlikte en başta gelen hikâyecilerinden oldu. Üstelik ilk iki hikâye kitabı (Al Karısı, 1971 ve Sarı Arabalar, 1974) Hareket Yayınları, yine dördüncüsü de (Kefensiz Ölüler, 1984) aynı camianın Dergâh Yayınları arasında çıktı.
İşte bendeniz, Hareket dergisinden hikâyeleriyle gıyabında tanıdığım yazarımızla, yanılmıyorsam ilk defa yüz yüze 1971 Yazında Elbistan’da, Ceyhan kenarındaki meşhur Öğretmenler Derneği’nin çay bahçesinde tanıştık. Memuriyet yaptığı Köy İşleri ekibiyle birlikte bir görev dolayısıyla ilçedeydiler. Yanında âmiri konumunda mühendisler ve diğer arkadaşları vardı. Bizler, Mükrimin Halil Lisesi edebiyat öğretmenleri şair Ali Akbaş ile Feridun Narin, askerden gelmiş felsefe öğretmenliğine tayin beklerken aynı okulda ücretli derslere giren bendeniz ve diğer arkadaşlar sohbet ediyorduk. Meğer Ali Akbaş’la çoktandır tanışırlarmış, biz de halkaya dâhil olduk. Kendisi Hareket’te hikâyeleri yayımlanan bir yazar, ben ise bir “Hareket talebesi” ve okuyucusu olarak derhal kaynaştık. Önemli bir dergide hikâyeleri çıkan bir yazar havalarına girmeden konuşan tatlı ve mütevazı kişiliği hemen dikkatimi çekmişti. Yazarlığı dolayısıyla bizim ona itibar ettiğimizi yan masadan izleyen âmir arkadaşı mühendis, kendini ispat eder ve bize mesaj verircesine bizim masamıza yaklaşıp Şevket Bey’e talimatlar vermeyi ihmal etmedi. Öyle ya, Şevket Bey bir teknisyendi, kendisi ise koskoca bir mühendis ve onun âmiri konumundaydı. Oysa genç ve kültürlü oldukları konuşmalarından anlaşılan 5-6 insan hiçbir unvanı olmayan kendi teknisyeniyle, yani sade bir insanla koyu bir edebiyat sohbetine dalmışlardı. Aslında onun değil kendisinin “itibarlı kişi” olduğunu göstermesi gerekiyordu ve “âmir arkadaş” onu göstermiş oldu; Şevket Bey ise belli etmeden olağan karşılıklar vermekle yetindi. Ali Akbaş’la göz göze gelip üzüntümüzü birbirimize hissettirdik. Orada Ali Hoca, hiç unutmam, bizlere köylerinin meşhur “Kepenek Bayram Çavuş”unu anlattı. Birinci Cihan Harbi boyunca güney cephelerinde, Arabistan çöllerinde askerlik yapmış, sonunda esir düşmüş; öldü sanılıp ardından Mevlit okunmuşken 10-15 yıl sonra çıkagelmiş. Nice yıllar yaşadığı sıcak Arabistan ikliminin alışkanlığıyla Elbistan’ın normal havalarında bile üşür, kelebek (Elbistan ağzıyla “kepenek”) gibi titrermiş. O yüzden köylü “kepenek” lâkabı takmış. Muzip üslûbuyla bazen Allah’a bile kızar ve “Ben Allah olsam da seni böyle üşütsem, bana neler söylersin?” gibi lâflar edermiş. İşte bu şen ve aynı zamanda cömertliğiyle tanınan insanın bir hikâyeciğini nakletti.
Marabalı Kepenek Bayram Çavuş’un Hikâyesi
Kepenek Bayram Çavuş, misafirperverliğiyle ünlüdür. Köye gelen yabancı misafirlerin konak yeri en başta onun evidir. Kepenek’in iki hanımı ve bilmem kaç yetişmiş çocuğu her biri bir yandan canla başla hizmet ederler ama bir yandan da “neden en çok biz?” diye akıllarından geçirirler. Özellikle Elbistan’ın pazarının kurulduğu pazartesinin geceleri, Bayram Çavuş’un evi genellikle misafir doludur. Uzak aşiret köylerinden kalkan kafile kafile yolcular, yüklü hayvanlarıyla birlikte ilk akşamdan gelir, orada “Tanrı misafiri” olur, hayvanlarına yem, kendilerine yemek ve yatak hizmetlerini aldıktan sonra sabah erkenden kalkıp 7-8 km ötedeki şehre rahatça ulaşırlar. Bir pazarı pazartesiye bağlayan akşam Bayram Çavuş köyde yoktur. O gün de mutad üzere gelen ve artık tanış olmuş yolculara –Çavuş’un yokluğundan istifade– evin hanımları kapıyı açmazlar; onlar da başka evlere misafir olurlar. Ne var ki, öbür gün Elbistan Pazar yerinde karşılaştıkları Bayram Çavuş’a şikâyetlerini de iletmeyi unutmazlar. Çavuş, çok bozulmuş, üstelik mahcup olmuştur. Şehirdeki işlerini aceleyle bitirir, kafasında hanımları “tedip” planını kurarak erkenden köye koşar. Kapıyı çalar, hiç belli etmeden, neşeli gözükmeye çalışarak eve girer; hanımların ikisini de dipteki odaya çağırır, her iki hanımın da akşamki kabahatleri akıllarına gelir, ama Çavuş’un neşesine bakılırsa kimse iletmemiştir. Hanımları içeriye düşürür düşürmez Bayram Çavuş kapı tarafına geçer ve içeriden sürgülediği gibi sopayı kapar: “Siz misiniz benim misafirlerimi eve koymayan! Yer misiniz yemez misiniz!…” Şevket Bulut’un daha bir dikkatle dinlediği gözden kaçmıyordu. Sohbet bittikten sonra Şevket Bey’i uğurladık; ikimiz birlikte giderken Ali Hoca, Şevket Bulut’un “Kepenek” hakkındaki bu malzemeden bir hikâye çıkarabileceğini söyledi, gerçekten çok geçmeden sanırım Hareket dergisinde Kepenek Bayram Çavuş’un hikâyesini güzel bir üslup içinde okuduk.
Bunu niye anlattım? Şunun için: Şevket Bulut, hemen bütün hikâyelerini salt kurgusal plânda değil, yaşanmış olaylar üzerine bina ederdi. Anadolu insanının acıları ve ıstırapları, kör kaderi ve çaresizlikleri, hayli çıplak bir realite hâlinde karşınızdadır. O kadar ki, bazen bundan rahatsız olur, keşke bu kadar çıplak ve katı bir gerçekliği biraz yumuşatsa diye düşünürsünüz. Kilis’in (aslen Kilislidir), bütün Antep, Maraş ve Hatay havalisinin sosyal problemleriyle birlikte gelenek ve folklorunu, en ayrıntılı ağız özelliklerini onda bulursunuz. Folklor ve edebiyat araştırmacıları, özellikle ağızlar üzerine araştırma yapacak olanlar için ne büyük bir hazine. Ayrıca 1960-95 arası bu yöredeki sosyal yaşayışı bilimsel planda ele alacak olan sosyologlar için de onun hikâyelerinin bulunmaz hazineler olduğuna inanıyorum. Bütün bu beşerî coğrafyaya makine, traktör, yol-su-elektrikle birlikte gelen anlayış ve değişimin, bunların insan hayatına getirdiği algılayış farklılıklarının hikâyesi Şevket Bulut’un eserlerinde mevcut, diyebiliriz. Ancak son eserlerinden bazı hikâyelerinde realiteyi verirken esasta “ideali gözetme”ye başladığından bahsedilebilir. Biz bir edebiyat araştırmacısı olmadığımız için, sadece yalın olarak baktığımızda bazı hikâyelerinde bunu gözlemliyoruz. Üstelik bu sonuncuların, kendi içinde daha bir olgun seviyeyi yakaladığını söylemek de mümkün. Nitekim Bahaettin Karakoç, editörlüğünü de kendisi yaptığı Yıkık Minare’yi –iç kapak yazısında– değerlendirirken “Okuduğum bu on beş hikâye bana yeni ve çok daha güçlü bir Şevket Bulut kazandırdı” dedikten sonra, arka kapak tanıtım yazısında da hikâyecimizi okuyucusuna şöyle takdim etmektedir: “Yazar, daha önceki hikâyelerinde genellikle Güneydoğu insanının gelenek-görenek çizgisinde; acılarını, umutlarını, inanç ve davranışlarını dile getirmiştir. Bu son kitabında ise, hikâye tekniğini biraz daha geliştirerek; hikâyeler arasında konu-anlatım yönünden bazı organik bağlar kurarak; gerçekçi bir anlatımla, yer yer insan dramını yakalamaya çalışmıştır.” Sonuçta Karakoç yazarın, “hikâye tekniği” ve “üslubu” bakımından kusursuz bir noktaya ulaştığını söyleyerek bitirmektedir.

Şevket Bulut’ta İdeale Yöneliş
Şimdi biz, Yıkık Minare’deki “Son Arzu” metninden hareketle Şevket Bulut’un, yukarıda bahsettiğimiz şekilde, realiteyi ihmal etmeden esasta nasıl “ideali gözettiği”nin bir örneğini ele almak istiyoruz.
“Son Arzu”da Şevket Bulut, 1920 Maraş-Fransız Harbi’nde yirmi yaşlarında ailesiyle birlikte Suriye’ye kaçmış sonra da ta Arjantin’e yerleşmiş Ermeni Sarkis’in 60 yılı aşkın bir zaman sonra karısı, kızı ve damadıyla birlikte Halep üstünden Maraş’a yaptıkları “sıla ziyareti”ni hikâye eder. İhtiyar Ermeni’nin son arzusu hâline gelen bu ziyaret dolayısıyla, daha Halep’te iken akrabaları Maraş hakkında çok kötü şeyler anlatırlar, 1978 Maraş olayları ve Papa suikastını da ulayarak sakın oraya gitmeyin, sizi keserler derler. Ama Sarkis Efendi ailesiyle birlikte her şeye rağmen Türkiye’ye gelir. Daha girer girmez kızında istifra ve titremeyle beliren bir “korku hastalığı” başlar. İskenderun’da gittikleri doktor fizikî değil korkuya dayalı psikolojik bir rahatsızlık teşhis eder. Maraş’a gitmek istediklerini öğrenince onları asker arkadaşı ve Sarıfakıoğulları’ndan tüccar İhsan Bey’e salık verir. Gelir misafir olurlar. Sarkis Efendi İhsan Bey’e, Maraş olayları sırasında Fransızlar tarafından nasıl kışkırtılıp siyasi olarak kullanıldıklarını, Osmanlıyı arkadan vurmaya kalkıştıklarını, Türkler’in de –ölmüş eşek misâli– kendilerinin “semerini güne çıkardıkları”nı, doğrusu bunu da hak ettiklerini, yani “rüzgâr ekip fırtına biçtiklerini”, bozulmamış Türkçesiyle anlatır (çünkü özellikle karı-koca evde hep “anadilleri” Türkçeyle konuşmaktadırlar). Bu adam, Osmanlı Türkçesini ve İslâm dinini çok iyi bildiğini, üstelik Mevlâna ve Yunus’a hayran olduğunu, Ziya Paşa’nın birçok beytini ezbere okuduğunu da söyler. Hem binlerce dönüm çiftlik sahibi, hem damadının fabrikasına ortak olan, Arjantin hükümetine borç verecek kadar zengin olmuş seksenlik Sarkis Efendi’nin “son arzu”su ise, kurnaları ayrı olduğu için gençliğinde aynı göbek taşına birlikte uzanamadıkları Kuyucak Hamamı‘nda Müslüman arkadaşlarıyla birlikte keselenmek ve cevizli Maraş tarhanası yemek… “Mal, mülk, her şey fâni, İhsan Bey…” der, “Dinim Hristiyan, mezhebim Katolik. Ama samimi olarak belirteyim ki, yıllardır ezan sesine bile hasretim. (…) Evet, ben Ermeni’yim, bunu değiştirmek mümkün değil. Ama duygu ve düşünce yönünden kendimi siz Müslümanlara daha yakın hissediyorum. Gençliğimde Maraş sokaklarında çaldığım ıslıkların bile özlemini çekiyorum.” Sarıfakıoğlu İhsan Bey, onların bütün bu özlemlerini gidermeleri için elinden gelen her şeyi yapar, Kuyucak Hamamı’nı bir günlük onlar için kiralar ve nihayet kendi arabasıyla, görmeyi çok istedikleri Süleymanlı’ya (Zeytun) götürür. Hikâyenin finali işte burada karşımıza çıkacaktır.
Süleymanlı’ya yaklaşınca arabaları o günün şartlarında çamura saplanır ve orada oturan köylülerden Sakar Ali’ye rast gelirler. Sakar Ali arabalarını öküzleriyle çekip çıkarır. Merak edip sorunca yabancıların eski Maraş Ermeni’si olduğunu ve şimdi bu yöreyi ziyarete geldiğini öğrenen köylü Sakar Ali, onlara vaktiyle Ermenilerin yöre halkına büyük zulümler ettiğini, kendi karısının dedesini de kesip Süleymanlı Çayı’na atmış olduklarını, o yüzden Süleymanlı bucağına gitmelerinin doğru olmadığını söyler. Ama Ermeni olduklarını söylememeleri kaydıyla kendi evinde misafir edebileceğini ekler. Süleymanlı’yı da görebilmek için Sakar Ali’nin davetini kabul ederler. Ama beş çocuklu, evinde “bıldırdan kalma” bulgurla dövmeden başka hiçbir şeyi bulunmayan Sakar Ali’nin karısı telâşlanır. Şimdi misafirlere ne ikram edecekler? Ayrıca mevsim henüz yaz olmadığı için evde tek bir maydanoz bile yok. Sakar Ali’nin, biri Maraş eşrafından, dördü gayrimüslim beş misafiri aç göndermemek, onlara karşı mahcup olmamak için yapacağı tek şey kalır: Çocuklarının doğru dürüst biricik gıda kaynağı olan bir tek sütlü keçiyi kesip yemek yapmak… “Sokurdanan” karısına çıkışır: “Bazen şeref ve haysiyet, törelere bağlılık maldan da candan da kıymetlidir. Farz et ki, Cenabı Hak bizi imtihan ediyor!… Tıpkı İsmail’i Hak yoluna kurban etmeye karar veren Hz. İbrahim gibi!..” Keçi kesilir, saç kavurması yapılıp nohutlu bulgur pilavıyla sofraya konur, misafirler iştahla yerler, ardından komşuları Niyazi Yücelgil’den ödünç alınarak yapılmış köpüklü kahvelerini de içerler. Sarkis Efendi “İşte Türk köylüsü bu, düşmanı bile olsa keçisini kesecek kadar cömert ve misafirperver… Bu büyüklüğü, bu âlicenaplığı başka hiçbir millet gösteremez….” diye düşünür. Bundan sonra Hikâyecimiz, Sakar Ali’yle misafirleri şöyle bir muhavereye tutuşturur:
Sarkis Efendi, “İhsan Bey”, diye kulağına fısıldadı: “Şu zavallı köylünün hâli çok perişan!… Bir kalbur dolusu da çocuğu var. Hanımının entarisi yedi yamalı. Yoksulluklarına bakıp bakıp üzülüyorum ve gözlerim yaşarıyor… Bu zavallı adamın avucuna üç-beş kuruş kıstırsam nasıl olur? Acaba ayıp kaçar mı? Şöyle gizlice bir nabzını yoklasanız.?” İhsan Bey keyifle gülümsedi: “Ulan Sakar Ali, sana helâl olsun… Yüce milletimize lâyık bir fert olduğunu ispat ettin… Senin bu keçinin yerine; kısa zamanda bir inek almazsam bana da adam demesinler”, diye düşündü. Köylünün cömertliği gözlerini yaşartmıştı.[1] Sarkis’e döndü: “Ben köylüye para teklif edemem” dedi. “Eğer istiyorsan sen teklif et.” Sarkis, cüzdanından bir deste para çıkardı: “Ali Efendi, dedi: Şu parayı al! Çocuklarına bir şeyler alırsın.” Sakar Ali’nin yüz çizgileri değişti: “Bu ne parası efendi?” Sarkis: “Aşını ekmeğini yedik. Sofrana oturduk. Hizmetinin karşılığını vermek istiyorum. Bu parayı kabul edersen, çok memnun olurum.” Sakar Ali: “Ben sadaka kabul etmem efendi!” Sarkis: “Sadaka değil gönlümden koptu. Yediğimiz yemeğin parasına say! Bize hizmet etmeye mecbur değilsin!” Sakar Ali: “Bana bak Efendi; hadi, töremizi sen bilmiyorsun; şu Maraşlı efendi de mi bilmiyor? Bizde sofraya konulan yemeğe bedel biçilmez. Sofrasına oturan insandan para alan kimse, bizden değildir! Paranızla yemek yiyecektiniz; iki saat daha bekleyip şehirde lokantada yeseydiniz! Çok ayıp oluyor efendi! Paranı geri cebine sok! Bizde sofrasına yemek koyup da karşılığında para alan adamın, suratının ortasına tükürürler!..” Sarkis, elleriyle yüzünü kapattı. Gözlerinden aksakalına doğru akan birkaç damla gözyaşını gizlemeye çalıştı!..
Ve hikâye böyle bitiyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu tarz hikâyeleriyle –ki Yıkık Minare’dekilerin çoğu bu türden– Şevket Bulut âdeta vâdi değiştiriyor, realist-gerçekçi hikâyecilikten idealist çizgiye yöneliyor. Dikkat edilirse burada Maraş Kurtuluş Harbi üzerinden hem Batı’nın insafsız ve işgalci yüzü, hem Türk insanının âlicenaplığı İslâm idealizmine bürünmüş olarak ortaya konuyor. Böylece hayatın katı gerçekliği yumuşak ve ideal bir zeminde estetik forma büründürülerek altından kalkılır hâle getiriliyor. Üstelik insanının âdeta fıtratına inilerek herhangi milletten olursa olsun, iyiliğin “paylaşılabilir türden” evrensel bir değer olduğu anlatılıyor. Keza insanlığın yüksek değerleri şehirde olduğu kadar köyde, âlimde olduğu kadar sade insanda, şu dine mensup bulunanda olduğu gibi bu dine sahip olanda tezahür edebilir. Ve en çok da milletimiz bu değerleri bir hayat ve hakikat numunesi olarak yaşamıştır.
Maraşlı Sakar Ali’den Antalyalı Yörük İhtiyara, Hep Aynı Değer
Şevket Bulut’un “Son Arzu” hikâyesinin final kısmı bana yıllar önce okuduğum bir orta sayfa sohbetini de hatırlattı. Onu da zikredip yazımızı tamamlayalım:
Dergâh dergisinin 67. sayısının “orta sayfa sohbeti”nde (“Bir İnsan, Bir İrfan, Bir Özge Temâşâ”, Eylül 1995), Beşir Ayvazoğlu tarafından Nuri Arlasez’le yapılmış bir mülâkat yayımlanmıştı. Nuri Arlasez, Sanskritçe dâhil, birkaç yabancı dil bilen, son devir İstanbul’unun nadide bir kültür adamı olduğu kadar, aynı zamanda nice Batılı bilim ve kültür adamlarıyla ilginç dostluk ve ahbaplıklar kurmuş bir ideal adamıdır. (Geçtiğimiz yıllarda doksan yaşlarında vefat etti, rahmet olsun.) Bunlardan birisi de ünlü İngiliz Tarih felsefecisi Arnold Toynbee’dir. Toynbee, Türkiye’ye her gelişinde Arlasez’i yanına alır, gerek adım adım İstanbul’u, gerekse Anadolu’yu gezermiş. Yine böyle bir gezi sırasında yolları Güney Anadolu’da Antalya’ya 70-80 km mesafede bir Yörük köyüne düşer. Çok acıkmışlardır, bir kahveye girerler, nur yüzlü bir ihtiyar oturmaktadır. Nuri Bey o vakit genç bir insandır; samimi olarak varıp elini öper ve gerisini ondan dinleyelim: “Babacığım, dedim, çok açız, çaresine bakabilir misin?” İhtiyar, “Oğul”, dedi, “yeter ki, sen fukaranın olanına katlan! Nemiz varsa senindir. Yalnız Rabbim yoktan var eder. Onu bizden bekleme!” Tercüme ettim, Toynbee şaşırdı, “Hakiki bir filozof, hikmet âşıkı bir adam!” dedi. İhtiyar çok güzel yiyecekler getirdi, bütün ısrarımıza rağmen para kabul etmedi. “Taa nerelerden bu kuş uçmaz, kervan geçmez yere geldiniz, gönlümüze ferahlık verdiniz. Bir de para mı vereceksiniz? Ne parası?” dedi. Ama ben ısrar ettim. Bunun üzerine, “Bak oğul”, dedi, “misafirimizsin. Daha fazla ısrar edersen paranı kabul etmek zorunda kalacağız. Neşemizi bu kahpe para için kaçırmaya değerse, ver!” Artık ısrar edemezdim. Toynbee’ye söylediklerini aynen tercüme ettim. Büyük İngiliz’in gözleri yaşardı ve şunları söyledi: “Lütfen söylediklerimi aynen tercüme ediniz: Bize insanlık sahasında kelimenin en kuvvetli manasıyla ebedî ölçüde bir insanlık dersi verdi. Bu borcu hiçbir zaman eda edemeyeceğiz. Dünyaları ayakta tutan, her memlekette gizli kalmış bu gibi kahramanlardır. Bunların yüzü suyu hürmetine memleketler ayakta kalır. Bunlara İncil’de “toprağın tuzu” denilmiştir. Biz sanayileşirken büyük hatalar yaptık. Maddî servet pahasına bütün bu değerleri kaybettik. Siz de aynı tehlikeyle karşı karşıyasınız, bizden ders alın. Hayatta sizi her zaman minnet ve şükranla hatırlayacağız.” Mülâkatın devamında Nuri Arlasez’in değerlendirmesi ise hepsinin özeti mahiyetinde: “O ihtiyar gibi ne gizli kahramanlar tanıdım evlâdım. Onlar, altı yüz yıllık irfanın anahtarını ellerinde tutan, meşalesini taşıyan insanlardı ve hepsi kravat takmıyor, otururken ayaklarını altlarına alıyorlar diye çöplüğe atılmışlardı. Çöplüğe atılmadık kıymet kalmamıştı.”
Dikkat edilirse aynı insan, aynı felsefe: Cömertlik, fedakârlık, âlicenaplık, ganî gönüllülük ve maddeye tamah etmeden insana hizmet ve ikramı bir hayat tarzı olarak kabul etme… Böyle insanları anlayıp takdir etmek için aslında ne zengin ve Batılı, ne filozof olmak gerekir. Sadece insan olmak yeter. İnsanlık cevherine sahip insan olmak!..
Şevket Bulut olgunluk dönemini biraz daha uzun yaşasaydı, inanıyorum ki, bu tarz insanı ve hayat felsefesini daha çok ve daha estetik ölçülerde işleyecekti. Son olarak, ona karşı yaptığımız bir haksızlığı da itiraf etmek istiyorum:
1986 yılında Bahaettin Karakoç ağabeyin yönetiminde bir grup arkadaşla birlikte Maraş’ta Dolunay dergisini çıkarmaya başlamıştık. İlk sayıda Bahaettin ağabey Şevket Bey’den de bir hikâye getirdi. Bizler ilk sayılarda “yazı kurulu” olarak, gelen yazıları toplu olarak okuyup değerlendiriyor, orada karar veriyorduk. Şevket Bey’in hikâyesi, şimdi hatırımda kaldığına göre, bir köy öğretmeninin, hafifmeşrep bir kadın araç edilmek suretiyle iffet sınavından geçirilmesiydi. Diyelim ki, muhtar ile öğretmenin bir başka arkadaşı olayın kahramanı öğretmen üzerinde –tabii ki ondan habersiz– bir bahse giriyorlardı. Kadın öğretmenin evine açık-saçık gönderiliyor, öğretmen bakalım buna mağlup olacak mı, yoksa iffetini koruyup ret mi edecekti? Plân aynen uygulanıyor ve öğretmen mağlup olmama erdemini gösteriyordu. Bahsi kazanan şahıs sevinçle “Tokluyu kes arkadaş, ben sana demedim mi?” diyor ve hikâye bitiyordu (meğer bahse konu bir toklu imiş). Yazı kurulu olarak değerlendirme sırasında, hikâye konusu şahsen bana fazlaca fantastik geldi. Söz alıp yaklaşık olarak dedim ki, “Bir an için düşünelim, bizim insanımız böylesi bir iffet sınavına tevessül eder mi? İffet gibi bir konuda alenî bahse girer mi? Bu fazlaca fantastik olmuş, üstelik bizim gibi bir camianın dergisi için pek uygun kaçmaz sanıyorum. Şevket Bey’den başka bir hikâye isteyelim.” Diğer arkadaşlar da benzer değerlendirmeler yaptılar. Yazı yayımlanmadı. Ama Şevket Bey –benim bildiğim kadarıyla– bir daha ne o ilk sayı için, ne de diğer bir sayı için yazı verdi. Şahsen şimdi yanlış yaptığımızı düşünüyorum. Keşke diyorum, yayımlasaydık da eleştiriye fırsat verseydik hem onu küstürmez hem de dergimiz değerli bir hikâyeciden mahrum kalmazdı. Buna rağmen bizlere açık bir küskünlük gütmedi, dostluğumuz devam etti. Ben Erzurum’dayken çıkan iki kitabımı imzalayıp gönderdim, kendisi de Sınırdaki Tarla ile Yıkık Minare’yi lütfetti. (İmza tarihi: 3. 7. 1996. “Şevket Bulut’tan Mustafa Kök kardeşine saygıyla…” diyor; vefatından iki buçuk ay kadar önce!..)
Bizden de Şevket Bulut kardeşimize saygı ve rahmetle!…
[1] Yıllar sonra Sarıfakıoğulları’ndan Eczacı Ali Rıza Beyle tanışıp ahbap olmuştuk. Bir ara bu hikâyeyi naklettim ve amcaoğulları İhsan Bey’in böyle Süleymanlı’dan bir köylüye inek hediye ettiği oldu mu, diye sordum. Meğer aynıyla vâki imiş.



