Erol Sunat’ın kaleme aldığı bu metin, ekonomik krizin halkın yaşam koşulları üzerindeki yıkıcı etkilerini hüzünlü ve sarsıcı bir dille gözler önüne sermektedir. Yazar, geçim derdiyle boğuşan emeklilerin ve asgari ücretlilerin yaşadığı derin yoksulluğu, Ekim ayı sembolü üzerinden ele almaktadır. Artan enflasyon, borçlar ve karşılanamaz hale gelen temel ihtiyaçlar karşısında ezilen toplumun çaresizliği vurgulanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen metin, Atatürk’ün Cumhuriyet vurgusuyla geleceğe duyulan sarsılmaz umut ve inançla sona ermektedir.
Geçtiğimiz yıl yine geçim ekmiştik Ekim’e.
Biçemedik.
Hani bir türkümüz, “Arpa ektim biçemedim / Bir düş gördüm seçemedim…” diye başlıyordu ya…
Biz de geçim diye bir düş gördük.
Geçen Ekim’de geçim ekmiştik Ekim’e…
Arpa misali, geçim tarlasında geçim biçemedik…
Şöyle bir oh… diye soğuk sular içemedik…
İçimiz yandığıyla kaldı…
Adına ister yürek yangını deyin ister yalandan dahi gönül alınamama…
En çok da böyle şeyler koyuyor insana…
İçimize dokunuyor…
Biz o geçim ekip de geçim biçemeyenler…
Manen ve madden biçilenlere döndük…
Aç yine aç…
Fakir yine fakir…
Yoksul yine yoksul…
Emekli attı kendini sokağa.
Asgari ücretli yan ağla dön ağla bir vaziyet…
Tek bir dertleri var…
Geçim…
Geldi yine Ekim…
***
Ne uzadı ne kısaldı ümitler…
Ekim buruk bir ay…
Ümitle başlanılan, bir sonraki Ekim’e kadar kalmadı insanların başına gelmeyen…
Ne yüzleri güldü?
Ne de şöyle bir sevinebildiler.
Geçim sıkıntısı yapıştı yakalarına…
Silkeledi hoyratça…
Önce itti, sonra yakaladı kolumuzdan fırlattı bir duvar dibine…
Kolu kanadı kırılan, kafası gözü yarılan, dağılan, paramparça olanlara kimse bakmadı, ne olmuş böyle diye dönüp dahi bakmadı.
Ah Ekim ah…
Hani ne ekersen onu biçersin derler ya…
Biz geçim ektik, geçim yerine çile biçtik…
***
Enflasyon denen püsküllü bir bela var başımızda Ekim…
Atsan atılmaz…
Satsan kimse almaz…
Kovsan, döner gelir, gitmez…
Yapışkan mı yapışkan…
Düştü dediler…
Neredeyse sıfırı gördü diye bir yemin etmediği kalmadı rakamların…
Enflasyon düşmedi biz düştük düz yollarda…
Ayağımız kaydı…
Sendeledik…
Dengemizi kaybeder olduk…
Eskiden sallandık amma yıkılmadık, ayaktayız falan derlerdi. Bize yaramadı sallanmak, yıkıldık, uzandık boylu boyunca…
Kaldıran da olmadı, ne olmuş buna diye aldıran da…
Geçim aldı başını gitti sonrasında…
Yakalayabilene, tutabilene aşk olsun.
***

Varlığı bir dert, yokluğu yara denen bir şey var ya…
Para…
Elde tonla, bizde ise bulunmayan…
Cebimizde durmayan, bizimle arası hiç olmayan…
Şimdi efendim, en büyük paramız iki yüz lira…
Yetmedi ne markete ne pazara…
Kırmızı ete zaten yetmez…
Bir kilo beyaz et etmez…
Beşini bir araya getirsen memlekete götürmez…
Hadi götürdü, geri getirmez…
Halimizi sorma Ekim…
Halimiz…
“Biraz kül, biraz duman, o benim işte…” şarkısı gibi…
Bir zamanlar elli lirayla pazardan almadığınız kalmazdı. Üste para bile artardı.
Şimdi ikinci elden bir kilo ıspanak parası… ya da bir kilo meyve…
İşte böyle Ekim…
Geçen yılın Ekim’inden bu Ekim’e kadar ne oldu diye sorma…
Ne bizi ne kendini yorma…
***
Biz o bildiğin biz…
Ekim’de eken…
Ektiğini biçemeyen, yüzü gülmeyen, el elde baş başta, umut yok artık hayat denen bu savaşta…
Giden gitti Ekim…
Kimi kahırdan…
Kimi borçtan-harçtan…
Kimi ekemediği tarlasından…
Bıktı insanlar böyle yaşamaktan…
Ekimsin ya hani…
Geldin diye…
Eksek dert, ekmesek dert…
Kaldık ellerimiz böğrümüzde…
Gözlerimiz dolmaya başladı hemen…
Konuşamıyoruz, anlatamıyoruz derdimizi…
Hoş bizi dinleyen de yok…
Bakan yok, gören yok, soran yok…
Ekilen ekildiği yerde kaldı…
Mazot yüz lira, gübre ne sen sor, ne biz söyleyelim…
***
De bakalım Ekim…
Biz ne ekelim?
Ektiğimiz geçim…
Biçtiğimiz dert…
Biçtiğimiz keder…
Biçtiğimiz balya balya sıkıntı…
“Değmen benim gamlı yaslı gönlüme…” diyor ya o içli şarkı…
Biz içli şarkılara sığındık son bir senedir.
Dert adamı söyletir Ekim…
Hele yoksa bir dinleyenin…
Yoksa bir ne oldu, derdin ne diyenin…
Yüklendik hayal kırıklıklarını, geldik yine geçim ektiğimiz Ekim’e…
Yine geldi Ekim…
Geldik onuncu aya, şunun şurasında ne kaldı sonuncu aya?
***
Ay dediğin otuz gün…
Günü kurtarmak gibi bir gaile var başımızda…
Geceler gündüzlere karıştı.
Akşama kadar çırpın dur…
Biraz da sen konuş Ekim…
Günü kurtar da görelim…
Günü kurtarmak denen handikap kimin başında değil ki?
Bugünü kurtaranda, yarın ne yapacağım derdi başlıyor.
Stres… Tansiyon… Kalp… Şeker…
Kira, elektrik, su, kredi kartı ve geldi gelecek doğalgaz…
Dizildiler birer birer…
Bu kadar derdi kim çeker?
Emekli mi? Asgari ücretli mi? Fakir fukara mı?
Maaşın bir kira etmediğini daha nasıl anlatacak insanlar?
Faturalarını evlatlarının karşıladığını…
Pazarda ikinci el olmasa pazarlardan eli boş döndüklerini…
Konuşmadıkları, anlatamadıkları o kadar çok şey var ki…
Memleketin dört köşesi, dört bucağı, dağları, taşları, ovası şahit. Sen de duy Ekim, sen de bil, bu durum yalnızca bize ait değil…
***
Dert taşmış…
Boyumuzu aşmış…
Varsın olsun…
Bizim yarınlara dair sarsılmayan bir inancımız var.
Cumhuriyetimiz 103. yaşına giriyor 29 Ekim’de…
Ne diyordu Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi Gazi Mustafa Kemal Paşa: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”











