Yazar, gökyüzündeki ay ve güneş tutulmalarını metafor olarak kullanarak toplumun içine düştüğü derin çaresizliği ve dilsizleşmeyi sitemkar bir dille ele almaktadır. Metne göre, dertlerin derman bulamadığı ve empatinin yok olduğu bir dönemde, insanların seslerini duyuramaması bir tür akıl tutulması olarak nitelendirilmektedir. Emeklilerden öğretmenlere kadar geniş bir kesimin yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılar, artık kapalı kapılar ardında kalamayacak kadar büyümüş durumdadır. Çözüm makamlarının ilgisizliği karşısında halkın sabrının taştığı ve demokrasinin vaat ettiği umudun giderek uzaklaştığı vurgulanmaktadır. Kaynak, toplumsal sorunların ertelenmesinin yarattığı iletişimsizliği ve insanların kendilerini sokaklarda hak ararken bulmalarının altındaki duygusal yıkımı özetlemektedir. Sonuç olarak yazı, bireylerin yalnızlaştığı ve insani değerlerin öncelikler arasında kaybolduğu kasvetli bir toplumsal tablo çizmektedir.
Önce güneş tutuldu, tutulma sırası geldi aya….
Güneş 12 Ağustos 2026 Çarşamba günü tutulmuştu. Ay ise 28 Ağustos Cuma günü yani bugüntutulacak…
Bizde tutulma mevzusu derin…
Aya tutulan olur, güneşe tutulan olur, bir yerlere tutunan olur, sazın teline şöyle bir dokunan olur, her şeyden yakınan olur, lafını sözünü sakınan olur, diyeceğini diyemez susar yutkunan olur…
Geçtik aydan, güneşten…
Bizim nutkumuz tutulmuş…
Endişe desen var….
Şaşkınlık ona keza…
Heyecan kapımızın önünde…
Yoğun duyguların hangi birini sayalım…
Şok dalgaları diyorlar ya hani…
Anlatana dalga, bize tsunami…
Öyle olunca da konuşamaz hale geliyor insan…
Nutku tutuluyor…
Dilimiz mi tutuldu?
Lâl mi olduk yoksa?
Sesimiz çıkmaz…
Çıksa varmaz ulaşmaz varacağı yere…
Derdini söylemeyen derman bulamaz denirdi bir zamanlar.
Dert ve derman iki zıt kavram oldular.
Döndüler birbirine sırtlarını. O ona küs, o ona.
Dert derman arıyor…
Derman daha çok ararsın havalarında…
Derman en yüzlü, en arsız, en insafsız, en vicdansız bir yolda ilerliyor.
Kıymete bindiği düşüncesiyle de burnundan kıl aldırmıyor.
*****
Derdini söyle de hele derdini, nedir senin derdin benzeri soru soran kaldı mı var mı çevrenizde?
Dert ve dermanı birbirinden ayırmadık aslında, kopardık…
Ne mi yapıyoruz?
Yaz derdini…
Anlat arkadaşa dinlesin, gerekli notları alsın…
Bir bakalım ne yapabileceğiz…
Dert çeke çeke bitip giden, yitip giden ömürlerin dertlerin sahibi olduğumuz gerçeğini artık kimse saklayamıyor.
Yarım elma gönül alma diye yalandan bir gönül alan da yok etrafımızda.
Yalancılar, öteleme ustaları, söz verip de sözünde durmayanların hangi birini sayalım...
Derdim çoktur hangisine yanayım demeye başlayalı çok oldu.
Arayanımız yok…
Soranımız yok…
Yanımıza oturup da de bana anam babam derdini diyen müşfik bir ses, müşfik bir kelam yok…
Selam sabah zaten yok…
Kaleden kaleye Şahin uçurdum, ah ile vah ile ömür geçirdim diyor ya o türkümüz…
Karşı yakalardan el sallamakla dertler çözülmüş olmuyor…
Ne diyordu Orhan Baba?
“Ne sevenim var, ne soranım var, öyle yalnızım ki…”
Ay tutulmuş, güneş tutulmuş ne çare…
Bizim nutkumuz tutulmuş, konuşamıyoruz…
Gözlerimiz doluyor…
Biz derdimizi anlatmaya kalktığımızda her daim akşam oluyor…
*****
Ben Marko Paşa mıyım arkadaş, diyenler bir yana…
Marko Paşa sağ olsa, çoktan kapıya kilit vurur, dönmemek üzere, bir daha görüşmemek üzere hadi bana eyvallah diye bir de yazı bırakır, sırra kadem basar mıydı bilemiyoruz…
Bir zamanlar dert çözenler hayırla yad edilirlerdi.
Derdimize derman oldu, merhem oldu denirdi…
Yol gösteren, aracı olan ricacı olan insan sayısı bir hayli fazlaydı.
Ya şimdi?
Tutulmalardan önce mi, sonra mı?
Çaresiz olan ne desin?
Çalacak kapı olsa, ne işleri var insanların sokaklarda, parklarda, meydanlarda, hak aramak için yollarda caddelerde…
Bu meseleler dönüp dolaşıp Şeyh Edebali’ye geliyor.
Ne demişti Osman Bey’e?
İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın…
Bu işin ötesi berisi, ay tutulmasından sonra çözülür öngörüsü, güneş tutulmasının bilmem ne etkisinden sonra gerçekleşme ihtimali bir uzun hikâye…
Lakin biz hikâyelere bayılırız…
Anlatmaya da…
Dinlemeye de…
*****
Kapı ne için var?
Çalmak için…
Eşiğinde beklemek, kuyruğa girmek için mi?
Kapılara da bir hâl oldu…
O bildiğimiz munis, şefkatli, hoş görülü, ardına kadar açık kapılar gitti, yerine kapısında masa olan, görevli olan açılmaz ve aşılmaz kapılar geldi.
Önce ilk masa imtihanını başaracaksınız sonra bir masa daha, ardından bir masa daha…
Bu çıkmazlara ay tutulması ne yapsın, güneş tutulması ne çare düşünsün.
Derdini söyleyemeyen çatlar bizim memlekette, dili şişer.
Tavsiye, yorum, bir çuval laf, yanında bir kucak dolusu “-ecek ve –acak”
Ne mi olacak?
Var mı bir halk ekmeği eden…
Akşama kadar konuş dur…
Elim hamur karnım aç derler ya hani…
Nerelere gitsin, hangi dağlara taşlara başını çarpsın derdini söyleyemeyen?
*****
Derdini söyleyene neredeyse sus, söyleme derdini diyeceğiz.
Ya da öyle kısık bir sesle söyle ki…
Kimseler duymasın…
Neden duymasın?
Zaten olan olmuş, duymayan kalmamış…
Her şey ayyuka çıkmış…
İnsanlar canından bezmiş, hayattan bıkmış…
Yeminle sağır Sultan bile duymuş…
Gel de rahmetli Öztürk Serengil’i yad etme…
Güzel bir şarkısı vardı…
“Sus…sus…sus…kimseler duymasın…”
Eskiden sağlık ocaklarında parmağıyla sus işareti yapan o hemşire kızın resmi gibi…
Sus diyordu ya hani…
Sustuk…
Konuşmadık…
Zaten ne diyelim ki…
Tencere boş, tavaya hava hoş…Çarşıya pazara markete koş…Ceplerin bomboş…
Sabır taşı bizi daha fazla bekleyemedi…
Çat…diye önce fena çatırdadı…
Duyan olmadı…
Hatta gören de…
Sonra sabır taşı infilak etti…
Herkes sokakta…
Herkes meydanda…
Neydi infilak edecek, ne oldu ki diyen diyene…
*****
Mesele sus eşiğini aşalı çok oldu.
Yandım anam diyen, ben yandım diyen attı kendini sokaklara…
Bu işin sus faslı, görmedim, duymadım faslı kalmamış görünüyor.
Aylardan beri maaşlarını alamayanlar…
Kurşunun rütbe sormadığı Er Gaziler…
Hakları teslim edilmeyen öğretmenler…
Aldığı maaş bir kira etmeyen Emekliler…
Sokaktalar.
Bu iş ne ay tutulması ne güneş tutulması…
Akıl tutulması gibi bir şey…
İnsanlar öyle bir çıkmazdalar ki, çözüm onlar için çok zor.
Demokrasi çözüm getiren karın doyuran en zor, en imkânsız hallerde dahi yol bulan, çare sunan sihirli bir formül.
Biz demokrasiye bunun için tutulmuştuk, sevmiştik. Neye tutulduk, kime tutunduk, hangi yanlış tuşa dokunduk bilemiyoruz.
İşlerimiz sarpa sarmış durumda...
Yol sisli…
Ne gündüz görüşü var ne gece…
*****
Tuttuğumuz dallar neden elimizde kaldı, neden elimizde kalmaya devam ediyor diyenlere bir cevap veren olmayacak mı?
Halimiz neye mi kurban?
Öncelikler manzumesine…
Bir türlü öncelik sırası bize gelmedi diyen insanların sokaklarda ve meydanlardaki çırpınmaları kimin hoşuna gidebilir.?
Haksız tek bir istek yok ortada…
Sorunlar ötelene ötelene öyle bir yere geldiler ki…
Buraya kadar diyen kaldı yolun üstünde…
Tıkandı yollarım kaldım çaresiz diyen o türkünün mısralarına döndü insanların hali.
Ay tutulması olunca şöyle olurmuş, güneş tutulması olursa daha başka…
Donduk kaldık mı dersiniz tutulduk kaldık mı?
Siz bilirsiniz…










