Erol Sunat’ın bu denemesi, Ağustos ayının değişken doğasını insan karakterindeki tutarsızlıklar ve toplumsal bellek kaybıyla harmanlayan sitemkâr bir anlatıdır. Yazar, mevsim geçişlerindeki belirsizliği sözünde durmayan, saf değiştiren ve güven vermeyen bireylerin portresini çizmek için bir metafor olarak kullanır. Toplumun bu tür yanıltıcı figürlere olan anlamsız bağlılığını ve geçmiş hatalardan ders çıkarmama huyunu derin bir karamsarlıkla eleştirir. Şiirsel bir dille kurgulanan yazıda, yalanın sıradanlaşması ve verilen sözlerin kıymetini yitirmesi üzerinden güncel bir hayat muhasebesi yapılır. Metnin sonunda, geleceğe dair umudun azalması ve bireylerin içine düştüğü çaresiz yalnızlık hissi vurgulanarak karamsar bir tablo tamamlanır. Sunat, aslında doğadaki değişimden ziyade insan ruhundaki yorgunluğu ve toplumsal yozlaşmayı aynaya yansıyan fersiz bakışlarla sembolize eder.
Ağustos’un yarısı yaz, yarısı güzdür. Değişik bir ay olan Ağustos’un yaz sayılmaz yarısı diye onun için söylerler.
Her gün döner hava. Kapanır, açılır, bulutlanır, yağar, şimşek çakar, sel basar, güneş çıkar, gece hava soğur, dondurur.
Yaza da benzer…
Güze de…
Bazılarımıza da bayağı bir benzer…
Hani o…
Bir dediği bir dediğini tutmaz…
Zora gelmez…
Savunduğunun ardında durmaz…
Çıktığı yolda yol da değiştirir, tuttuğu elleri de bırakır, saf da taraf da değiştirir…
Dediklerimizden…
Bizde nedendir bilinmez hep böyle insanlara bayılırız…
Böyle insanların peşine takılırız…
Yarı yolda kalsalar koluna girer kaldırırız.
Neden onca hata yapmalarına rağmen onları mazur gösterip, yine de yanlarında durmayı kabulleniriz?
Bizim açmazımız da bu…
Başımıza gelmeyen kalmasa da olanlardan ders almak ve ders çıkarmak noktasında netliğimiz onlarca yıldan beri yok. Vazgeçemediklerimiz için yine de vardır bir bildiği, düzeltirse o düzeltir, bu işin altından kalkarsa yine o kalkar demekten kendimizi alamayız…
***
Bizim meydanlarımız, bizim sokaklarımız çok şeyler gördü. Çok şeylere şahit…
İnsanın ne yapacağını, ne diyeceğini, lafının nereye varacağını ezbere bilen sokaklara ve meydanlara sahibiz…
Laf söyledim uçtu gitti…
Kürsü beni bilir, ben kürsüyü…
Meydanda ne dediysem rüzgâr aldı götürdü… Salonda dediklerim salonun tavanında yankılandı kaldı benzeri birçok şey diyenler oldu.
Gaf dediler…
Laf dediler…
Çam devirdi diye geçiştirdiler…
Döküldü kaldı cümleler, kelimeler…
Aklın yolu kaç diye sormuşlar…
Biri bir demiş…
Diğeri on bir…
Şiraze neye derler diye soran niye yok?
Her şey şirazeden çıksın diye mi?
***
Dün dediğimizi bugün unuttuk…
Eskilerin tabiriyle yaladık yuttuk…
Ne demiştik?
Ne söylemiştik?
Ne söz vermiştik?
Bizim zamanımızda, benim aklım defter mi diye bir cümle kullanılırdı.
Nereden bileyim, nasıl hatırlayayım babında bir şeydi.
O kadar çok yalan söyledi ki, hangi birini hatırlasın diye laf atanlar, takılanlar olurdu.
Neydi o şarkının adı: “Yalan, vallahi yalan…”
Neticede söz yalan…
Bir zamanlar diye başlayan, garip bir cümleden başka hiçbir şey kalmaz geriye yalancılardan kalan.
Söz verenler sözlerinden dönmeye başlayınca, bir yaprak dökümü başlarmış sözden…
Söz düşermiş gözden…
O gözden düşen sözleri rüzgâr alırmış, katarmış önüne savura savura alır götürürmüş, sonra da hiç beklenmedik bir zamanda sen şöyle demiştin, Hak yerini bulsun diye geri getirirmiş.
***

Ne diyorduk, Ağustos’un yaz sayılmaz yarısı…
Yaz değil…
Güz değil…
Ne peki?
Ağustos işte…
2026 yılının Ağustos’u…
Orhan Veli’yi gelin de anmayın rahmetliyi…
Diyordu ki:
“Cep delik, cepken delik, cebimde yok metelik…”
Ağustos, halimiz ve ahvalimizin aynası…
Dertler ayna, çal çal oyna gibi bir şey…
Aynaya baktım saç beyaz olmuş diyen o türküler de yalan oldu.
Ne görüyorsunuz aynaya bakınca?
Fena yorgun bir yüz…
Çökmüş gözler…
Tebessüm kayıp…
Gülümseme firarda…
Ne desin aynaya bakan?
Hayat mı bu?
Hani, “Hayat mı bu?” diye bir şarkı vardı ya içli tarafından, bam telinden vuran…
“Öyle dertliyim ki ben kimse bir gün çekemez / Yaşamakmış ölmekmiş benim için fark etmez”
“Yaşamak mı hayat mı bu / Allah’ım hiç şansım yok mu?”
Diyordu ya mısralarında…
Ah Ağustos ah…
Ne desen sözde…
Yarın yazda, yarın güzde…
Bir elin yağda, bir elin balda…
***
Diyeceksiniz ki, Ağustos’un yaz kısmını yaşadık, anlayacağımızı anladık,
Bugün başladı güz kısmı…
Görünen köy kılavuz ister mi?
Yaz kısmı böyle olursa, seyreyleyin güz kısmını der miyiz?
Bugünden bilemeyiz?
Gitti Ağustos’un yaza ait yarısı…
Geldi güz faslı, güz tarafı, bilinmeyen o diğer yarısı…
Baharı görmedik, yaz nedir bilmedik, güzden umudumuz var mı?
Diyebilsek diyeceğiz, görebilsek göreceğiz…
Tadımız tuzumuz da yok aslında…
Biz garip…
Sokak garip…
Konuştuğumuz dostlar garip…
Mevsim mi ezdi bizi?
Sıcaklar mı bunalttı?
Yüreklerde çarpıntı…
Tansiyonlar yüksek…
Nabız düşük…
Gözler fersiz, ölü balık gibi bakmak derler ya aynen öyle…
***
Boş vermişim dünyaya diyeceğiz demesine de…
Denmiyor.
Biz değil, asıl dünya boş vermiş her şeye…
Dikmiş gözlerini bir boşluğa, sabit bakıyor.
Duymuyor…
Görmüyor…
Yanında davul çal, haberi olmuyor.
Bir boş vermişlik…
Bir yalnızlık…
Bir çaresizlik…
Arife tarif gerekmez derler demesine de…
Arif kim diyorsunuz, herkes Arif tarif ediyor, herkesin Arif’i bir başka, anlatılanlar Arif değil, Arif bu dedikleri de Arif değil, oysa Arif çoktan toprak olmuş, gönüllere taht kurmuş…











