Türk kültüründe hikâyelerin derin köklerine ve hayatımızın her alanını saran anlatı geleneğine odaklanan bu metin, geçmişten günümüze aktarılan tecrübeleri ele alır. Metinde, dertlerden dostluklara, acı dolu hayat hikâyelerinden futbol sahalarında görülen top çevirme benzetmelerine kadar geniş bir yelpazeye değinilir. Ayrıca halk kültürünün vazgeçilmezi olan kazan ve helva metaforları üzerinden toplumsal hafızamızın lezzetleri ve gelenekleri vurgulanır. Eğitimcilerin ders anlatırken kullandığı hikâye metodundan halk ozanlarının ezgilerine kadar pek çok unsur bir araya getirilmiştir. Sonuç olarak yaşamımızın adeta baştan sona bir hikâyeden ibaret olduğu gerçeği, samimi ve kültürel bir perspektifle gözler önüne serilir.
Dert küpü insanlarız biz; derdi dağları aşan, denizler misali taşan, derdine derman bulunmayan, olunmayan…
“Bulunmaz derdime çare, felek okumuş fermanı…” demiş Karacaoğlan…
Pir Sultan Abdal, derdim çoktur diye başlamış;
“Derdim çoktur hangisine yanayım / Yine tazelendi yürek yarası / Ben bu derde nerde derman bulayım / Meğer dost elinden ola çaresi…” diye seslenmiş…
Dostun iyisine derman yetmez demişler, dost hikâyelerinde…
Mevlânâ, “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.” demiş.
Âşık Veysel, “Dost, dost diye nicesine sarıldım / Benim sadık yârim kara topraktır” diye serzenişte bulunmuş.
Dost hikâyeleri vefadan, dost kazıklarından dem vurmuş çok ötelerden beri…
Sonra bir an gelmiş ki, dostunuzu tanıyamaz olmuşsunuz ya da eskisi gibi içten, samimi…
Bizde hikâye ne biter ne tükenir diyenler doğru söylüyorlar.
***
Hepimiz geçmiş zaman hikâyeleriyle büyüdük. Kimi tevatür, kimi yarı şaka yarı ciddi, kimi yaşanmış gerçek, kimi göz boyamak için…
Üfürükten teyyare dediklerimiz olmuş…
Oturup ağladıklarımız da…
Bizde anlatanlar da yazanlar da önce bir hikâye anlatmadan, yazmadan asıl mevzuya girmemişler. Bizim kültürümüzde hikâye ile asıl mevzuyu ilişkilendirmek çok önemlidir. Öyle olduğunda ne hikâyeyi unutursunuz ne de anlatılan mevzuyu…
Rahmet-i rahmana kavuşan Hocalarımız bu kültürün canlı birer temsilcisiydiler. Dersi anlatırken bir hikâye ile başlarlar, konuyu o hikâyeye bağlayıp derse öyle devam ederlerdi. Sonrasında ne o dersi unutabilirdiniz ne o hikâyeleri…
Hikâye denildiğinde akan suların durduğu insanlarız biz…
Var mı ben hiç hikâye dinlemedim diyen?
***
Bazılarımız “Bana hikâye anlatma” der. Gerçi öyle diyenler de bayılır hikâyelere…
Bizim hayatımız hikâye olmuş zaten…
Hikâyeden bir hayat…
Hikâyeden umutlar…
Hikâyeden hayaller…
Ne hikâyesi derseniz var.
Başımızdan geçeni var, şahit olduğumuz var, bize anlatılanı var, sağdan soldan duymuşluğumuz var. Yılan hikâyeleri var, yalan hikâyeleri var.
Geçim hikâyeleri var, seçim hikâyeleri var, yol hikâyeleri var, yolcu hikâyeleri var…
Hikâye anlatan güzel anlatıyorsa eğer, dinleyeni, dinlemek isteyeni her zaman var…
Esas hikâyeler hayat hikâyeleri…
O hikâyelerin içinde elem var, keder var, acı var, sancı var, hüzün var, ölüm var, hastalık var, hastane köşeleri var, açlık var, yokluk var, yoksulluk var, ilgisizlik var, kimsesizlik var, çaresizlik var.
Bu hikâyelere ne can dayanır ne kalp…
Gariplerin hikâyesini ise en güzel yüzyıllar önce Yunus Emre anlatmış, demiş ki: “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar…”
***

Hikâye anlatan meddah gibi anlatıyorsa o hikâye tadından yenmez.
Top çevirme hikâyelerini bilirsiniz.
Orta sahada paslaşmaya doyamaz oyuncular, top ayaktan ayağa dolaştırılır durulur.
Ne şiş yanar ne kebap…
Ne gol olur…
Ne penaltı…
Danışıklı dövüş bir şey… Top ya taca çıkar ya aut olur.
Tehlike arz eder diye kornere bile çıkmaz.
Duran top diye bir olaya kesinlikle meydan verilmez. Maazallah gol falan olur, top çevirme yalan olur babından…
Zaman dolsun, olan olsun, bu işten herkes memnun ayrılsın babından top çevrilir durur.
İkili paslar, üçgen paslar, sahada gezer durur aslar…
On sekize varılmaz, oyuncular gezinir durur sahanın orta yerinde.
Tatsız tuzsuz bir maç izliyoruz diye anlatsa da maç spikerleri, orta sahada top çevirme her iki devrede aynen devam eder.
Maç sıfıra sıfır elde var sıfır hesabı sıfır-sıfır berabere biter.
Netice hasıl olur. “Dostluk kazandı” denir… “Beraberlik de iyi bir sonuç” denir. Herkes bir puana razı oldu diye manşet atılır. Kulakların üzerine yatılır.
Seyirci, “Biz maça diye geldik, top çevirmeye değil” diye tempo halinde bağırır, çağırır. Seyirci hiç değilse deşarj oldu derler.
***
Kazan hikâyesi daha farklı bir hikâyedir.
Ucu, ta… Nasreddin Hoca’ya dayanır. O meşhur “Senin kazan doğurdu” hikâyesini bilirsiniz.
Nasreddin Hoca’nın kazanından başlayan kazan hikâyesi; düğünlerimize, fıkralarımıza “dedikodu kazanı” diye günlük hayatımızın ta içine kadar öyle bir girdi ki… Kazan memnun, biz memnun; var mı ortada bir şikâyet?
Aman efendim ne mümkün…
Misal mesela, düğün pilavı kazanda pişmez mi?
Kazanlar dolusu az pişmedi çorbalar, pilavlar, kavurmalar, keşkekler güzel ülkemizin dört köşesinde, dört bucağında.
Tabii bir de dillere destan, ağzınıza layık helva…
“Helvacı helva, şeker lokumlu helva” diye şarkılarımız bile yok mu?
***
Hani un var, yağ var, şeker var, irmik var diye başlayan o meşhur tekerleme her daim helvaya çıkardı ya…
Helva nerede pişecek?
Kazanda…
Kazan bizim yüz akımız… Vazgeçilmezimiz…
Kazan deyince öyle ufak tefek bir şey anlamayın; tencere tava, kazanın yanında yok hükmünde sayılır.
Kazan mutfakların ağası. Mutfaklara sığmasa da durduğu yerde dahi en ağır, azam olanı.
Kendine has bir duruşu…
Kazanda pişen aşın, pilavın, helvanın farkı…
Lezzeti…
Bir koca mahalleye…
Kalabalık bir düğüne bol bol yetmesi, yetişmesi…
Kazanı ayrıcalıklı yapar.
Bu dün de böyleydi, bugün de aynı…
***
“Bir koca kazan pişirdim” diye konuşanları duyarsanız kallavi, koca bir kazan anlayın.
Kara bir kazan.
Eskilerin tabiriyle kazanların kazanı.
Üçlü sacayağının üzerine konulanından…
Gösterişli kepçesi…
Taşınırken kolaylık olsun diye yanında iki koca kulpu…
Odunu, kömürü, çırası…
Yanında sayısız kaşığı, tabağı…
Ne pişecek içinde?
Helva…
Efendim helva, Türk milletinin millî tatlısı…
***
Millet helvaya âşık…
Mesele ne?
Helva…
Hem de bir koca kazan dolusu…
Bu kara kazanın kulpundan hemen her birimiz tutmuşuz…
Helvaya meftun olmuşuz…
Helva bu…
Yaz helvası, güz helvası takılmayız nedenlerde, niçinde…
İşte bir başka hikâye de helva hikâyesidir hikâyeler içinde…











