DOLAR 12,48430.47%
EURO 14,08310.07%
STERLIN 16,64340.3%
ALTIN 715,940,43
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7109185,36%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Konya Merkez Öğretmenevi

Konya Merkez Öğretmenevi
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Konya Merkez OrdueviSeyrek olarak Öğretmenevine giderim. Üç gün önce Konya Merkez Öğretmenevine uğradım. Ellerimi yıkamak için önce lavaboya gittim. Baktım tüm musluklar sallanıyor, bakımsızlar. Aşağıdaki görüntü bu iddianın kanıtıdır.
Bugün (15.11.2021) bir arkadaşımla buluşmak için yine Konya Merkez Öğretmenevine uğradım. Buluşacağım arkadaşın masasına vardım ve bir süre sonra sipariş için çaycının yanına gittim. “Self servis” dediler, çayları aldım. İnandırıcı olsun diye bir arkadaşıma resmimi çektirdim. Görüntüsü aşağıda.
Kış mevsimi geldiği halde, normal salon henüz açılmadığından öğretmenler alt kattaki küçük salonda, “hastalık nedeniyle sıkışık oturmayalım” diyenler de bahçede büzüşerek oturuyorlardı. Kendilerine: Gelin gidelim. Bu durumları müdüre anlatalım” dedim. “Ne değişecek” dediler.
Kalkıp yönetime gittim. Dışarısı sıradan bir çay bahçesi gibi iken, yönetim odalarının önündeki alanın, bir sarayın teşrifat salonundan farksız olduğunu gördüm. Bir müdür yardımcısına gördüklerimi anlatıp eleştirdim. Sakince dinledi, eleştirilerime kızmadı, uyarılarıma teşekkür bile etti.
Oradan çıktım, başka kişilerden başka bilgiler edindim. Şimdi bunların hepsini toparlayarak bilginize sunuyorum:
1-Yöneticisi olduğunuz kurumdaki su muslukları (olmuşu tek yerde, fazla kat ve salon filan yok) çoktandır sallanacak (Üç ay önce ikisi sallanıyordu, şimdi üçü de sallanıyor), siz bunu bile görmeyecek ve düzelttirmeyeceksiniz. Sonra da “Eğitim yöneticisi ve Öğretmen” edasıyla boy göstereceksiniz. Böyle yönetici ve öğretmen olmaz. Ulusumuzun eğitimcileri her yönüyle duyarlı, çocuklarımızı ve gençlerimizi “iyi” eğitici değillerse, hayatlarının her yer ve alanı örnek değilse; o ulusun geleceği sıkıntılı ve sorunlu olur.
2-Diyelim ki bu yöneticilerimiz ideal değiller, eğitimcilik ve yöneticilikleri yetersiz. Peki Meram İlçe Milli Eğitim Müdürü ile Kaymakamı, Konya Milli Eğitim Müdürlüğü ile Valiliği nerdeler? Onlar buraları hiç mi gezip görmediler? Demek çürüme ve bozulmanın alan ile düzeyi çok bozuk.
3-Havalar soğumuş, öğretmenler daha kışlık yere geçmemişler. Ağzını açarak: “Ben sığıntı değilim. Kışlık salonumu aç. Rahat oturma hakkım var…” diyen bir öğretmen kesimi, hakkını cesaretle arayan birileri yok. Musluklar bozuk ama öğretmenler de suskun. Efendilik ve eğitimcilik bu kadar da düzey kaybetmemeliydi. Bozuklukların giderilmesi için ağzımızı açmıyor (yahut açamıyor) isek yanlış yapıyoruz. Otuz-otuz beş yıl öğretmenlik yap, geceni gündüzünü mesleğine harca, sonra emekli ol, aidatlarından kesilen paralarla yapılan Öğretmenevinde garsonluk yap (çayını kendin getir), büzüş-titre, peçetesi olmayan, muslukları bozuk yerlerde ellerini yıka. Olacak şey değil. Bir soru: Yeni nesil öğretmenlerin eseri olmazsa, kimin eseri olur?
Konya Merkez Öğretmenevi’ndeki bu eksiklikleri gördükten sonra, varsa, biraz daha geniş bilgiler edineyim dedim. Şunları öğrendim:
4-Konya Merkez Öğretmenevi Ve Akşam Sanat Okulu Kovit 19 yaygınından önce iyi gelir sağlıyormuş. Her yıl bütçeye epeyce bir para (Vergi) aktarmış. O zaman personeli yeterli imiş. Hastalık sürecinde gelir düşünce MEB buradaki personeli çekmiş. Kurum iyi hizmet veremez olmuş. Ayrıca MEB geçen yılların birinde, Konya Merkez Öğretmenevi Ve Akşam Sanat Okulu’nun kazancından 180.000 lira almış başka iki bölgedeki iki öğretmenevine aktartmış. O Öğretmenevleri “Konya’nın parasını verecekken vermeyivermişler..” Şu işe bakın Konya’daki öğretmenlerimizden kazanılan paralar başka yerlere aktarılmış, o paraların “üzerine yatılmış”, Konya’daki öğretmenler de hizmetsiz başlamışlar, “gariban, kimsesiz, uslu adamlar” olmuşlar.
5-Konya’nın aşağıdan yukarıya doğru tüm sıralı amirleri Konya Öğretmenevi’nin personeline niçin sahip olma cesaretini göstermiyorlar? Niçin, üst makamlara: “Bizim personelimizi almayın. Yeni personel verin. Öğretmenlerimize saygısızlık etmeyelim. Eğitim ve eğitim hizmetine değer verelim…” demiyorlar? Demek ki, her zaman veren değil, bazen de-hak ettiğini alan-bir eğitim ve yönetici ordusuna muhtacız.
6-Öğrendiğime göre Orduevleri, Devlet Su İşleri gibi, bakanlıkları ayrı olan kurumların döner sermayeleri vergiden muaf, MEB’nın sözünü ettiğim kurumları vergi mükellefidir. Bu da bir ayıp ve haksızlıktır. Kimi bakanlıklar ayrıcalık yaşarlarken MEB’nın (Öğretmenlerin) cebine el uzatılması, itilip kakılması ayıptır. Bu yıl bir iki kez DSİ’nin Konya’daki lokaline gittim. Oradaki insanların “insan” yerine konarken, öğretmenlerin örselendiğini gördüm. Bu ayıp öncelikle dün ve bugün, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı yapmış kişilerindir. Sözü geçer mi geçmez mi, eğitim ve öğretim hizmetini yürüten öğretmenlerimize yeterli ilgi, sevgi ve saygıları var mı yok mu bilemem, ama benim mevcut milli eğitim bakanından bir isteğim var:
Öğretmenevleri ve öğretmenlerimizin haklarını verin. Çünkü hepimizde öğretmenlerimizin hakkı var.
Devamını Oku

Diyanet Olmasa Ne Olur?

Diyanet Olmasa Ne Olur?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yanlış anlaşılmamak için önce birkaç açıklama yapayım. Diyanet, sözcüğü “din” sözcüğünden türemiştir. Diyanet resmi bir kurumdur. Türk ulusu çok büyük bir oranda din olarak İslam’ı seçmiştir. Diyanet’i (Diyanet İşleri Başkanlığı) Atatürk kurmuştur. Diyanet’in kurtuluş amacı, İslam dininin iman, ibadet ve ahlak esaslarını doğru olarak Müslümanlara anlatmaktır. Diyanet bunu yaparken siyasi ve ideolojik davranmayacak. İlahi dinler, inananlarını madden ve manen, her iki dünyada mutlu etmek için gelmişlerdir.

Şimdi Diyanet’i bu esaslar doğrultusunda değerlendirelim. Yaşanan süreç içinde, özellikle son yirmi yılda gördük ki, Diyanet iyice siyasallaştı, politikacıların bekçiliğini yapmaya başladı, İslam’ın asıl ilkelerini anlatmaz, her kişi, her düşünce ve inanca eşit bakmaz oldu. Diyanet böyle olunca birleştirici değil ayrıştırıcı, çekici değil itici olmaya başladı.

Bugünkü Diyanet, Cumhuriyet’imizin değerleriyle barışık değildir. Bugünkü Diyanet Atatürk ve arkadaşlarına, çağdaş düşünceye terstir. Bu Diyanet devletimiz olan TC ile henüz kucaklaşamamıştır. TC bu yüzden bir güvenlik ve huzur sorunu sıkıntısı çekmektedir.

Zamanımızda Diyanet tarikat ve cemaatlerin gölgesi ve baskısı altındadır, hür değildir. Tarikat ve cemaatler alternatif inanç ve dini yaşam biçimleri yaratırlarken, Diyanet temsil ettiği inanç sistemini (İslam) savunamaz haldedir. Bu yüzden halkımız “Dinde fırkalara” ayrılmıştır.

Bugünkü Diyanet gelenekçidir; akılcı, bilimci ve araştırmacı değildir; yüz yıllar öncesinin hayat kalıplarıyla milletimizi mengeneye sıkıştırmaktadır, önümüzü tıkamaktadır. Bu Diyanet kimi din yobazlarının yönlendirmeleriyle, “ACEM/YABANCI” gelenek ve göreneklerle, -aklı sıra-ulusumuzu “dindar” yapmaya çalışmaktadır ama bizi GERÇEK dini kültür, dini inanç ve yaşamdan uzaklaştırmaktadır.

Bu Diyanet bizi inanç, ibadet, dini yaşayış ve “öbür dünya” açısından zayıflattığı kadar, bu dünya açısından da zayıflatmakta, geri bırakmakta, bütçemizden aldığı yüklü miktardaki paralarla bedavadan yaşamaktadır. “Çalışmak ibadettir. Ağaç dikmek sevaptır. İsraf haramdır…” gibi söz ve hükümleri ağzından hiç eksik etmeyen bu Diyanet’in bir çalışma programı uyguladığını, Türkiye çapında örnek bir ormanlık kurduğunu, israfsız (tutumlu) olduğunu söyleyebilir misiniz, bunu gören ve duyan var mı? Maalesef hayır. Tembellik bu Diyanet’in ruhuna işledi. Dikili bir ağaçları yok. Diyanet israf batağındadır.

Kısaca bu Diyanet Türkiye için bir sorundur. Bu Diyanet Müslümanlar ve ülkemiz için bir yüktür. Öyleyse bu Diyanet olmasa daha iyi olur.

Diyebilirsiniz ki, “Diyanet’i Atatürk kurdu. Olmasa olur mu?”

Atatürk Diyanet’i böyle olsun diye kurmadı ki! Atatürk Diyanet’i, “Milletimize dinini öğretsin, manevi harcımız olsun” diye kurmuştu. Diyanet bu görevini yapmıyorsa; Diyanet akıl ve bedenimiz için bir “UR” olmuşsa, kaldırılmalıdır. Akıl bunu söyler.

“Diyanet olmazsa milletimiz dinini nerden, nasıl öğrenecek?” diye bir soru sorabilirsiniz. Cevap vereyim: Müslümanların dinlerini öğrenecekleri kaynaklar var. Bunların başında Kuran’ın Türkçesi ve yorumları gelir. Sonra sağlam hadisler ve aydın ilahiyatçılarımızın yazıları var. Bunlar yetmez mi?

Eğer biz aklımızı iyi kullanırsak, Diyanet olmadan da dindar oluruz. Hem de daha iyi dindar oluruz. Çünkü Yaratan’ın insanlara verdiği sağduyu katıksız ve sağlam olduğu için, insan o sağduyu ile inanma ve tapınma ihtiyacını giderir.

Ben bunları Diyanet’te imamlık, Millî Eğitim Bakanlığı’nda Din Kültürü Ve Ahlak Belgisi Dersi öğretmenliği yapmış birisi olarak söylüyorum. Yaşadıklarım ve gördüklerim beni bu düşünceye getirdi.

Yaşlılar gençlik yıllarını düşünsünler, geçmiş yüzyıllara bakalım. Namaz kıldırma, cenazeleri mezara gömme gibi tüm dini davranışlarımızı bilenler “Allah rızası” için yaptılar. Biz bugünlere böyle geldik. Yine bu uygulamaya geçebiliriz. Diyanet olmazsa; bedavacılardan, din tüccarlardan, siyasallaşan hoca kılıklıların fitnelerinden kurtuluruz.

Tekrar sorayım: Diyanet olmasa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Daha kötü değil, daha iyi oluruz. Diyanet olmasa, daha bütün, daha içten ve daha varlıklı oluruz.

Devamını Oku

Cumhuriyet ve Eğitim-Öğretim

Cumhuriyet ve Eğitim-Öğretim
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı’nın eğitim-öğretim sistemi yeterli ve nitelikli değildi. Bunun başlıca nedenleri tek adamlık (padişahlık) sistemi, baskıcı yönetim, teokratik düşünce, ortaçağ kalıntıları, düşünce bilim ve yeniliklere kapalılıktı.

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyet’ini kurarken, Osmanlı’nın eğitim-öğretim sistemini bıraktı; özgürlükçü, akılcı ve üretici bir eğitim-öğretim sistemini uyguladı. Atatürkçü eğitim-öğretim sistemi diyebileceğimiz bu sistem özgüven sahibi, onurlu bir toplum yaratma amacını taşıyordu.

Şimdi, konu ile ilgili olarak Atatürk’ten yapacağım alıntıları sabırla ve düşünerek okuyalım:

“Şüphesiz Türk ilkokulları, Türk orta ve lise okulları, Türk yüksek topluluğu için, istediği nitelikte öğrenci yani muhatap, zekâ bilim, teknik, özetle insanlık yetiştirdikten sonradır ki, Türkiye’nin şurasında burasında ve her yerinde üniversite enstitülerinden söz edilebilir.”

“Bir millet kültür ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin sürekli sonuçlar vermesi, ancak kültür ordusunun varlığına bağlıdır. Bu ikinci ordu olmadan, birinci ordunun verimli sonuçları kaybolur.”

“Yeni Türkiye’nin birkaç yıla sığdırdığı, askerî, siyasî, idarî devrimler çok büyük, çok önemlidir. Bu devrimler, sayın öğretmenler, sizin toplumsal ve fikrî devrimdeki başarılarınızla desteklenecektir. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı (sezişi) hür” nesiller ister.

“Eğitim ve öğretimin amacı, yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha ziyade memlekete ahlâklı, karakterli, cumhuriyetçi, devrimci, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek yetenekte, doğru düşünüşlü, iradeli, hayatta tesadüf edeceği engelleri yenmeye kudretli, karakter sahibi  genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim programlarını ve sistemlerini ona göre düzenlemelidir.”[1]

Eğitim-öğretim sistemimiz, Atatürk döneminde, Atatürk’ün belirlediği bu esaslara göre uygulanmıştır. O dönemde, hür düşünceli, çalışkan, yenilikçi, kişilikli ve “millî” kimlikli bir kuşak yetiştirilmiş, o kuşak Türkiye’yi zamanının saygın devletleri arasına sokmuştur.

Atatürk’ten sonraki dönemlerde, özellikle son yirmi yılda milli eğitim sistemimiz, Cumhuriyet’imizin güzelliklerini bıraktı, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk ile kavgaya tutuştu. Bugün öğretmen ve akademisyenlerimizin bir bölümü bağımlı, onursuz ve hurafeci yetişmeye başladı.

Herkesin bu iddiamı haklı çıkaracak gördükleri vardır. Ben kendi gördüklerimden birkaç örnek vereyim.

  1. Uzun süredir sosyal medyada var; birisi rektör, diğeri dekan iki akademisyen (Prof.) Bilal Erdoğan’ın bindiği atın önüne, sağlı-sollu geçmişler, atın yularından tutmuşlar, takım elbise ve kravatlarıyla poz vermişler, gösterdikleri kişilik, irade ve bilim seviyesizliği yetmemiş gibi bir de o utanç vesikasını paylaşmışlar. Diyorlar ki: “Ey muhterem Erdoğan’ımız! Bak biz oğlun Bilal’in bindi atın yularını tutuyoruz. Biz, daha büyük lütuflara talibiz.” Şu hale bakın, akademisyenlerimiz YULARCILIK yapmaya başladılar.
  2. Cumhuriyet ve Eğitim-ÖğretimBoğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanan Melih Bulu denen Profesörü (?) hatırlayınız. O’nu Recep Erdoğan getirdi ve götürdü. Sonra Melih dedi ki: “Beni Cumhurbaşkanı Erdoğan atadı ve aldı. Atadığı için de aldığı için de teşekkür ederim, minnettarım.” Arkasından gelen kişi ise öngörüsüzce,  içinde oturduğu aracın tavanını (bilimi, başını) çiğnetti.
  3. Bir “Prof.”umuz var, geçen yıllarda: “Eşimi Recep Erdoğan’la aynı yatakta görsem aklıma bir şey gelmez” diyecek kadar bilinç kaybına uğradı. Şu an TBMM üyesi olan Selçuk Üniversitesi’nden gitme bir “Prof.” var, bu adam da Recep Erdoğan için “Salavat-ı Şerife” besteledi. Türkiye Cumhuriyet’inin lise, orta ve ilköğretim kurumlarındaki eğitim ve öğretim ile ilgili olarak da örnekler vereyim.
  4. Otuz gün kadar önceydi, “milliyetçi” olduğunu söyleyen bir öğretmen sendikasına uğradım. Otururken duvarda, Osmanlı arması, Arap rakamları, Arapça yazılmış kelimelerle bezenmiş büyükçe bir saat gördüm. Yöneticiye, ‘bu saatin tamamı Arapça. Siz milliyetçisiniz. Niye böyle bir saati astınız’ dedim. Hiçbir yanıt alamadım. Sonra şu soruyu sordum: “Öğrenci andının kaldırılmasını yargıya taşıdınız. Danıştay uygulamayı iptal etti. Arkasını getirmediniz. Sendika mensupları olarak öğrencilerimize andımızı okutmaya başlasanız olmaz mı? Yüzüme baktı, sustu, basit bir iki gerekçe sıraladı.
  5. Okullarda gördüğünüz öğretmenlerin giyim kuşamlarına bakınız. Kimi derviş, kimi hoca, kimi berduş, çok azı da öğretmen tipinde. Yolda yürürken takım elbiseli, kravatlı ve tıraşlı, çalışan bir öğretmenle karşılaştım. Kendisine, ‘sen bir cumhuriyet öğretmenisin’ deyince: “Okulda kılık kıyafetiyle öğretmen olarak bir ben kaldım. Tek de olsam bu halimi değiştirmeyeceğim” dedi.
  6. 27 Ekim 2021 günü durakta belediye otobüsü beklerken bir grup öğrenci geldi. 7. ve 8. sınıf öğrencilerine şunu sordum: ‘Atatürk mü daha iyi cumhurbaşkanı, Recep Erdoğan mı?’ Beşi Atatürk, üçü Erdoğan dedi. Cumhuriyet yönetiminin erdemlerini sordum. En güzel cevabı bir kız öğrenci verdi. Beş altı cümleyle Cumhuriyet’i öyle özetledi ki, anlatamam.
  7. Bu yıl gördük ki, önemli birçok yöneticinin ilgisiz ve isteksiz tutumuna rağmen halkımız Cumhuriyet Bayramımızı büyük bir istek ve coşku ile kutladı.

Şimdi bu gerçekleri değerlendirelim:

  • Yüksek öğrenimde “Bilim adamı” olarak göre yapan kişiler; özgür düşünceyi, namusu, doğru inancı çiğniyorlar, üniversite gençliğine ve hatta tüm halkımıza kötü örnek oluyorlar. Böyleleri gençleri yetiştiremezler. Böyleleri Türkiye’yi kokuturlar. Bu örnekler erdemli ve namuslu akademisyenlerimizin itibar ve güven kaybetmelerine de neden olur. Kişilikli akademisyenler böylelerine karşı dik bir duruş sergilemezlerse, kendileri de itibar kaybederler.

Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında ve demokrasi tarihimizde böylesi kepazelikler yoktu. Öyle ise akıllı bilim adamlarımız ayağa kalkmalılar, Cumhuriyet’imizin çiğnendiği şu yıllarda, Cumhuriyet’imizin kurtarılması ve daha güçlü kılınması için öne çıkmalılar; Cumhuriyet’in suikastlarına karşı, DÜŞÜNCE/AYDINLATMA SAVAŞI başlatmalılar, susmamalılar. Türkiye’de birçok kesim Cumhuriyet bayramlarında Anıtkabir’e yürüyor ama namuslu akademisyenler suskun. Namuslu bir Türkiye için, bilim için öncülük yapmak ayıp ve suç değil, aksine yiğitliktir. Öyle ise siz de kıpırdayın.

RTE seni bir göreve atarken de teşekkür et, o görevden alırken de teşekkür et. Arabanı, cübbeni, diplomanı çiğnet. Yalakalık için eşini öne sür. RTE’yi peygamber yap ve sonra milletvekili ol. Böylesi insan modellerine “Kapı kulu”, “Beşik uleması” “Zavallı”, “Zındık” denir. Ben bunların hiç birisi ile tanışmam. Şahıslarına hakaret etmiyorum. Yaptığım şey kişilik ve beyin bozukluklarını anlatmaktır.

  • Milliyetçi olduğunu iddia eden bir öğretmen sendikası kazandığı milli bir davanın arkasında duramıyor ise, sendika binasına astığı bir saat ile öğretmenlerimizin göz ve beyinlerini ARAPLAŞTIRIYOR ise, o sendikada milliyetçilik ve cumhuriyetçilik bulunmaz. Cumhuriyetçi, milliyetçi ve çağdaş öğretmen modeli, giyimiyle örneğini verdiğim öğretmendir. Artık sloganların değil, gerçeklerin yanında olacağız.
  • Bugünkü öğretmen nesli büyük oranda Atatürk ve modern Türkiye’nin eğitim-öğretim sisteminden kopmuş; bilinçsiz, güdümlü, esir, uşak ruhlu nesiller yetiştiren bir kuşak olmuştur. Bu nedenle, bizim millet olarak, yapacağımız ilk iş, Atatürk’ün izinde nitelikli ve aydın öğretmenler yetiştirmektir.

27 Ekim 2021 günü bir öğrenci topluluğu ile yaptığım sohbet çok öğreticidir. İçimize bir yobazlık, dincilik, soysuzluk kurdu girmiştir. Uyanmanın zamanı gelmiştir. O sohbette söz alıp konuşan kız öğrencinin nefis konuşması ve düşünceleri, halkımızın Cumhuriyet coşkusuyla meydanlara inişi umut vericidir. Yani umutsuz değiliz. Sömürünün sonu geliyor. “Böylesi bir devrede bana da görev düşüyor” diyen herkes öne çıkacak; hiçbir hesap yapmadan, uygarlık savaşımıza katılacaktır.

 


[1] Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 238-240, 242-244. Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, üçüncü basım. Ankara 2007

Devamını Oku

Cumhuriyet ve Diyanet

Cumhuriyet ve Diyanet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünya 18-24 Mart günlerini “Dünya Yaşlılar Haftası”, 1 Ekim gününü de “Dünya Yaşlılar Günü” olarak kabul etmiş. Diyanet, 29 Ekim 2021 günü: “Yaşlılara hürmet” konulu bir hutbe okuttu.

29 Ekim, Cumhuriyet’imizin ilan günüdür. Diyanet, zamanı olmadığı halde niye bu hutbeyi okuttu da Cumhuriyet’imizin ilan gününe rasgelen 29 Ekim’de Cumhuriyet’i anlatmadı? Yani Diyanet mantıksız (yaşadığımız hayat ile ilgisiz) bir din hizmeti yaptı.

Diyanet’in 29 Ekim 2021 günkü hutbesinde anlattığına göre Hz. Ebûbekir, yaşlı ve Müslüman olmamış babasını (Ebû Kuhâfe) Hz. Muhammed’in huzuruna getirmiş. Hz. Muhammed Ebû Bekir’e: “Yaşlı baban evinde kalsaydı da ben ona gitseydim olmaz mıydı?” diyerek PUTPEREST bir yaşlıya hürmet etmiş.

Görüldüğü gibi Diyanet camide bir puta tapıcının adını anıyor ama; milletimizin esaretten, vatanımızın işgalden kurtuluşunda en büyük hizmeti olan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup inşa eden MÜSLÜMAN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün adını anmıyor, anamıyor. Yani bugünkü Atatürk’ü unutturmaya çalışıyor. Yazıklar olsun size! Sizde hiç mi utanma ve vicdan yok?

Siz Atatürk’ün eseri T.C. devletinde, Atatürk’ün açtığı Diyanet’ten maaş alarak yaşıyorsunuz. Bu kadar nankörlük/ekmeksizlik, bu kadar kindarlık neyin nesi? Bir taraftan Hz. Muhammed’in insanlara gösterdiği hoşgörüden bahsedeceksiniz, bir taraftan da kin ve garaz küpü olacaksınız. Türk milletinin vergileriyle beslenerek millet ile yöneticileri arasına kuşku ve nifak sokmak lanetlik bir huydur. İşgalci İngilizlerle, ırz ve namus düşmanı Elen tohumlarıyla sizin farkınız olmalıydı, öyle değil mi? Mustafa Kemal Atatürk’ü Vahdettin ve Damat Feritler de aynen sizin gibi yok etmek ve unutturmak istemişlerdi…

Bu cübbeli ve sarıklıların benzerleri dün Atatürk’e lanet okumuşlardı. Şu kindar taifeye bakın, milletimiz ile devletimizi kuranların arasına nifak sokuyor. Bunların dünkü Mustafa Sabri ve Dürrüzâde Abdullahlardan hiç farkı yok. Hiç kuşkumuz yok ki, T.C. yaşayacak, bu hoca bozuntularının sonu Mustafa Sabriler, Dürrüzâde Abdullahlar gibi olacak.

“Saltanat, Hilafet, Şeriat” ayağıyla Atatürk ve arkadaşlarına olmadık iftirayı atan, kin yaratan, millî ve dinî bütünlüğümüzü bozan kişilerin sağlıklı akılları, köklü İslâm bilgileri yok. Böyleleri balon kafalı adamlardır. Bunların kulaklarından içeriye ne üfürülüyorsa onu düşünüyor, onu anlatıyorlar.

Aklımızı biraz kullanınca, Kuran ayetleri ve sağlam hadisleri okuyunca anlarız ki, İslam dini yönetim biçimi olarak cumhuriyeti (yöneticilerimizi kendimizin seçmesini, işi ehline vermemizi, çoğunluğun görüşüne saygı duymamızı) istiyor. Allah Kuran’da krallığı yerer, “zorbalığa boyun eğmeyin, hür yaşayın” der. Atatürk bunları yaptı.

Burada İslam-Cumhuriyet-Atatürk uyum ve ilişkisini ayrıntılı olarak anlatacak değilim. Nasip olursa bu ve benzeri konularla ilgili çalışmalarımı kitaplaştırmayı düşünüyorum. Zamanı gelince yazacağım, tartışacağız.

Cumhuriyetimizin yaşadığı sıkıntıları, beliren umutları anlatmayı sürdüreceğim. Hoşça kalın.

Devamını Oku

Osmanlı ve Cumhuriyet

Osmanlı ve Cumhuriyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı’da halk, tek kişinin (Padişahın) otoritesine bağlı idi, düşünce özgürlüğü yoktu. Bu yüzden Osmanlı’da sağlıklı bir toplum yapısı oluşmamıştı. Baskıcı yönetimlerde özgüven ve huzur olmaz; güvensizlik, korkaklık ve gerilik olur. Korkaklık ve geri kafalılığı yaşayan bir toplumun devleti fena çöker.

Osmanlı yıkılırken Mustafa Kemal Atatürk geldi. Atatürk, padişahlığın yerine özgürlükçü ve gelişmeci özellikler taşıyan hak, hukuk ve cumhuriyeti (demokrasi) esas alan çağdaş yönetim sistemini kurdu.

Buraya, Atatürk’ün 1925’te yaptığı bir konuşmasından şu alıntıyı yapıyorum: “Cumhuriyet, ahlâksal erdeme dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet erdemdir (fazilettir). Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi, erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.”[1]

Kişiler özgür düşünür ve özgür davranabilirlerse erdemli olurlar. Baskı ve zorbalığın olduğu yerde insanlık olmaz; böylesi yerlerde korku, iki yüzlülük, yalakalık, hırsızlık gibi rezillikler bulunur. Osmanlı’nın tüm “emir kulları”nda (Şeyh’ül İslam’ından kadısına, vezirinden valisine kadar) bu rezillikler vardır.

Bu kötü huylar demokrasi yönetimlerinde yok mu? Elbette var ama padişahlık dönemlerine göre daha azdır. Eğer biz demokrasi yönetiminin niteliğini artırabilirsek, daha özgür, daha birikimli, daha iyi eğitilmiş insan sayımızı daha da çoğaltabilirsek, rezillikler o o oranda azalır.

Çevremize dikkatlice bakalım; aç gözlü, namussuz, hırsız, yalancı, karıştırıcı, “dinci”, “kinci” kişilerin eskiye özentili (Osmanlıcı) kişiler olduklarını görürüz. Bu bir tesadüf değildir; edinilen kültür ve eğitimin gereğidir. Bu kötü özellikleri taşıyan kişiler, doğal olarak bağımsızlık ve hürriyetlere karşı olurlar. Böyleleri Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı mesafeli, hatta düşmandırlar. Günümüzdeki Atatürk-Cumhuriyet hastalığı buradandır.

Faziletli” (erdemli) insan olabilmek için Cumhuriyet devrimlerini benimsemek, çağdaş dünyanın bilim ve teknolojisine açık olmak gerekiyor. Atatürk’ün hedeflediği cumhuriyet/demokrasi çizgisine gelmedikçe bizim sıkıntılarımız olacak ve bu süreçte düşmanlarımızla değil kendimizle uğraşacağız, şunun bunun kölesi, dilencisi olacağız.

Son yılların kimi devlet ricaline bakınız, çoğuSultankulu. Böyleleri yüzden akılsız ve vicdansızlar. Bunlar Türk milletinin özgür birer yurttaşı gibi değiller, “Kapı kulugibiler. Şimdilerde duyduğumuz şu tür slogan ve düşünceler bu iddiamızın kanıtlarıdır:

  • “Vur de vuralım, öl de ölelim.”
  • “Falan giderse bizim halimiz ne olur?”
  • “Allah falanı başımızdan eksik etmesin.”
  • “Cumhuriyet bizi tarihimizden kopardı”
  • “Cumhuriyet bizi bir gecede cahil bıraktı.”

Bu sözler köle ruhlu ve geri zekalıların zırvalarıdır.

Biz Cumhuriyet ile kullandığımız yeni alfabeye, yeni giysilerimize, yeni düşünce metodumuza kadar her şeyimizle, başlı başına bir ulus olduğumuzu ortaya koyduk. Ancak geri zekalılar ve uşak ruhlular yakamızı bırakmıyorlar; bizi geriye çekmeye, yabancı kültür ve düşüncelerle itmeye, despotlara ve yabancı kültürlere yamamaya çalışıyorlar.

Sıkıntımızın hakikat ve ciddiyetini yalnızca: 1-Atatürk düşmanlarını ödüllendirme, 2-Arap harflerine dönme emeli üzerinden vereceğim iki örnekle anlatayım.

1-Atatürk düşmanlarını ödüllendirme:

Ali Erbaş denen adam Atatürk’e “Kâfir” diyecek kadar vicdanını kaybetmiş Mustafa Demirkan denen bir imam emeklisini “Reis’ül Kurra” yaptı, bu adamı T.C.’nin maddî ve manevî desteğiyle ödüllendirdi. Esasen Ali Erbaş daha önce Atatürk için “Lanetli” imasında bulunmuştu. Demirkan ve Erbaş’ın arkasında “büyük” (!) birisi olmasa, bu olur muydu? Demek oluyor ki, biz Cumhuriyet düşmanı bir zihniyetin kurşunlarını yiyoruz.

2-Daha yeni, Şanlıurfa’da, valinin de katıldığı bir törenle, Kuveyt Emirliği’nin desteğiyle yaptırılan bir liseye CASİM EL CASİM LİSESİ adı verildi ve daha önemlisi bu levha bir de ARAPÇA harflerle yazıldı.

Bizim, “Türk Harfleri” dediğimiz harflerle yapılmış bir alfabemiz var. 1.11.1928 gün ve 1353 sayılı yasa ile kabul edilen bu alfabenin her yerde kullanımı zorunludur. Biz kaybettiğimiz kimliğimizi yüzyıllar sonra bu alfabe ile, bu alfabenin yarattığı dil ve kültür devrimi ile kazanmaya başladık. Biz bu devrimle Araplaşmaktan ve acemleşmekten kurtulmaya başladık.

Cumhuriyet’imizin 100. yılını kutlamaya hazırlanırken, uğradığımız şu ihanete bakın. T.C. devletinin İçişleri, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının yetkilileri Şanlıurfa’da bir araya geldiler, yönümüzü ve aklımızı Arapçılığa döndürüyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Şanlıurfa’da ihtiyacımız olan bir liseyi yaptıramadı da Kuveyt Emirliği’nin parasına mı mecbur kaldık? Ben buna bilinçli bir soysuzlaştırma adımı diyorum. Eğer böyle olmasaydı, o lisenin kapısına ARAPÇA levha yazılmazdı.

Ülkeler ve uluslar arasında yardımlaşmalar olabilir. Kuveyt Türkiye’ye bir lise yaptırabilir, ilişkilerimizi daha iyiye taşıyabiliriz. Ama o okulun levhasını yabancı harflerle kirletemeyiz.

Sözünü ettiğim bu iki ihaneti internet ortamında görebilirsiniz. Böylesi hainlikler bizi umutsuz etmiyor, etmeyecekte. Aksine, bunları gördükçe Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk’e olan bağlılığımızı artırıyor, artıracak.

29 Ekim 2021 günü Cumhuriyetimizin ilanının 98. yıldönümüdür. Bu büyük bayram sevenlerine kutlu olsun.

[1] Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir Ve Düşünceleri (3. Baskı) s. 187. Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2007

Devamını Oku