1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Feridun Yıldız
  4. Devlet Kimin İçin Var?

Devlet Kimin İçin Var?

featured

Devletin varlık sebebi, yetkiyi elinde bulunduranların çıkarlarını korumak değil, milletin refahını, güvenliğini ve mutluluğunu sağlamaktır. Tarih boyunca Türk devlet geleneğinde yöneticilerin başarısı, gösterişli binalar veya makam araçlarıyla değil, halkın adalete güvenmesi ve insanca yaşayabilmesi ile ölçülmüştür. Devlet ile devleti geçici olarak yöneten iktidarlar birbirinden kesin olarak ayrılmalıdır; çünkü iktidarları eleştirmek asla devlete düşmanlık değildir. Cumhuriyette egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir ve gerçek anlamda güçlü bir devlet, vatandaşına korku salan değil, vatandaşının arkasında durarak haklarını koruyan devlettir. Sonuç olarak, devlet millet için vardır ve kamu gücünün tek amacı millete hizmet etmektir.

Millet mi devlet için vardır, yoksa devlet mi millet için? Bu soru ilk bakışta basit görünebilir. Oysa vereceğiniz cevap; devlete, iktidara, hukuka, vatandaşa ve hatta demokrasiye nasıl baktığınızı belirler. Çünkü devletin varlık sebebini nasıl tarif ediyorsanız, vatandaşın devlet karşısındaki yerini de öyle tarif edersiniz.

Türkiye’de yıllardır devletin büyüklüğünden ve gücünden söz ediyoruz. Devlet güçlü olacak, otoritesini koruyacak, kurumları yıpratılmayacak, itibarı zedelenmeyecek. Bunların hepsine katılmak mümkün. Ancak burada sorulması gereken başka bir soru var: Peki vatandaşın itibarı ne olacak? Vatandaş geçinemiyorsa, çocuğunu okutamıyorsa, adalete güvenmiyorsa ve yarınından endişe ediyorsa devletin güçlü olduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz?

Devletin gücü makam araçlarının sayısıyla, kamu binalarının büyüklüğüyle veya bürokrasinin ihtişamıyla ölçülemez. Devletin gerçek gücü, vatandaşının ne kadar güvenli, özgür ve müreffeh yaşadığıyla ölçülür. Aslında bunu anlamak için yeni bir devlet teorisi icat etmemize de gerek yok. Türk tarihi bize cevabı çoktan vermiş.

 

BİLGE KAĞAN NE İÇİN UYUMADI?

Yaklaşık bin üç yüz yıl geriye, Orhun Yazıtları‘na gidelim. Bilge Kağan yaptıklarını anlatırken Türk milleti için gece uyumadığını, gündüz oturmadığını söylüyor. Ardından aç milleti doyurduğunu, çıplak milleti giydirdiğini, fakir milleti zenginleştirdiğini, az milleti çok hâle getirdiğini anlatıyor.

Burada üzerinde durmamız gereken önemli bir nokta var. Konuşan kişi sıradan bir vatandaş değil, devletin başındaki kağandır. Fakat millete, “Ben devletim, benim için fedakârlık yapacaksınız.” demiyor. Tam tersine kendi hükümdarlığının değerini millete yaptığı hizmet üzerinden anlatıyor.

Demek ki bin üç yüz yıl önceki Türk devlet anlayışında bile yöneticinin başarısının ölçülerinden biri milletinin durumuydu. Güçlü devlet yalnızca güçlü hükümdar, güçlü ordu veya geniş toprak demek değildi. Milletini doyurabilen, koruyabilen ve zenginleştirebilen devlet de güçlü devletti.

Bugün Bilge Kağan aramızda olsaydı acaba bize hangi rakamları sorardı? Kaç makam aracı aldınız, kaç odalı bina yaptınız diye mi sorardı? Yoksa kaç çocuğu doyurdunuz, kaç gencin geleceğini kurtardınız, kaç emeklinin insanca yaşamasını sağladınız, kaç çiftçinin toprağını terk etmesini engellediniz diye mi sorardı? Bana kalırsa cevabı Orhun Yazıtları’nın satırlarında zaten duruyor.

 

DEVLET BAŞKA, İKTİDAR BAŞKADIR

Eski Türk devlet geleneğinde hükümdarın geniş yetkileri vardı ama töre de vardı. Yani yöneten kişi devletin kendisi değildi ve o da belirli kuralların içerisinde hareket etmek zorundaydı. Türk devlet düşüncesinde iktidarın meşruiyeti yalnızca gücü elinde bulundurmaktan ibaret değildi; milleti korumak, düzeni sağlamak ve töreye uygun hareket etmek de bunun parçalarıydı.

Bugün de devlet ile devleti yönetenleri birbirinden ayırmak zorundayız. Cumhurbaşkanı devlet değildir, bakan devlet değildir, milletvekili devlet değildir, vali veya bürokrat devlet değildir. Bunların hepsi devlet mekanizmasının içerisinde belirli sürelerle görev yapan insanlardır. Gelirler, görev yaparlar ve giderler; millet ve devlet ise devam eder.

Bu nedenle Türkiye’de yeniden hatırlamamız gereken en önemli ayrımlardan biri şudur: Devlet ile iktidar aynı şey değildir. Bir iktidarı eleştirmek devlete düşmanlık değildir. Bir bakanın yanlışını söylemek, bir kamu kurumundaki usulsüzlüğü ortaya çıkarmak veya bir bürokrattan hesap sormak da devlet düşmanlığı değildir. Tam tersine hukuk devletinde denetim ve hesap verebilirlik, devleti kişilerin keyfî yönetiminden koruyan mekanizmalardır.

Devlet kişilerin devleti olmaya başladığı gün milletin devleti olmaktan uzaklaşır. İşte asıl tehlike burada başlar.

KUTADGU BİLİG’DEN BUGÜNE ADALET

Yusuf Has Hacib‘in Kutadgu Bilig‘ine baktığımızda devlet yönetiminin merkezinde yine çok tanıdık bir kavram görürüz: Adalet. Hükümdarın büyüklüğü yalnızca elindeki güçle değil, o gücü nasıl kullandığıyla anlam kazanır. Halkın refahı, yöneticinin adaleti ve devlet düzeninin devamlılığı birbirinden ayrı düşünülemez.

Bir devlet düşünün; mahkemeleri var ama vatandaş adalete güvenmiyor. Hazinesi var ama vatandaş yoksullaşıyor. Üniversiteleri var ama gençleri geleceğini başka ülkelerde arıyor. Kurumları var ama vatandaş işini yaptırabilmek için tanıdık bulmak zorunda olduğunu düşünüyor. Kanunları var ama toplumda kanunların herkese aynı uygulanmadığı kanaati güçleniyor.

Böyle bir durumda yalnızca kurumların varlığıyla övünmek yeterli midir? Devletin gücü yalnızca emir verebilmek değildir. Asıl güç, verdiğiniz kararın vatandaş tarafından meşru ve adil olduğuna inanılmasıdır. Korkuyla itaat sağlayabilirsiniz ama güven sağlayamazsınız. Devletleri uzun süre ayakta tutan temel unsurlardan biri ise tam olarak bu güvendir.

 

OSMANLI’NIN ADALET DAİRESİ

Osmanlı devlet düşüncesindeki meşhur “adalet dairesi” de aslında aynı gerçeği farklı bir biçimde anlatır. Devlet için asker, asker için hazine, hazine için vergi, vergi için üretim ve üretim için halk gerekir. Halkın üretmeye devam edebilmesi için ise adalet gerekir. Böylece devlet düzeninin devamı yeniden adalete bağlanır.

Mantık son derece açıktır. Köylüyü ezerseniz üretim azalır, esnafı bitirirseniz ticaret zayıflar, vatandaşı fakirleştirirseniz ekonomik düzen bozulur. İnsanların adalet duygusunu yok ederseniz devlete duyulan güveni de zedelersiniz. Yani devlet milletini ezerek değil, milletini güçlendirerek büyür.

Bu nedenle devletin ekonomik göstergeleri büyürken vatandaşın sofrası küçülüyorsa orada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorun vardır. Kamu imkânları genişlerken vatandaşın hayat standardı geriliyorsa yalnızca rakamlara bakarak güçlü devlet tablosu çizemezsiniz. Devlet ekonomisinin nihai amacı bürokrasiyi zenginleştirmek değil, milletin refahını yükseltmektir.

 

SONRA 23 NİSAN 1920 GELDİ

Türk tarihindeki en önemli siyasi dönüşümlerden biri 23 Nisan 1920‘de Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla gerçekleşti. Ardından 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesine Türk siyasi tarihinin belki de en önemli hükümlerinden biri yazıldı: “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.”

Bu cümledeki “kayıtsız şartsız” ifadesinin üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Hâkimiyet milletindir ama yöneticiler daha iyi bilir denilmiyor. Hâkimiyet milletindir ama devlet isterse bu iradeyi görmezden gelebilir denilmiyor. Egemenliğin kaynağı doğrudan doğruya millet olarak gösteriliyor.

Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği büyük zihniyet değişimi de burada yatıyor. İnsan artık yalnızca devletin yönettiği bir tebaa değil, devletin sahibi olan vatandaştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır.” sözü de bu anlayışın son derece açık bir ifadesidir.

Devlet makamına oturan kişi milletin efendisi olmaz. Millet adına geçici süreyle yetki kullanan ve millete hizmet etmekle yükümlü olan kamu görevlisi olur. Cumhuriyet fikrinin özünü anlamak istiyorsak önce bu ayrımı anlamamız gerekir.

 

DEVLETİN İTİBARI NEDİR?

Son yıllarda sık sık “devletin itibarı” kavramını duyuyoruz. O hâlde devletin itibarının ne olduğunu da doğru tarif etmek zorundayız. İtibar yalnızca pahalı makam araçları, büyük kamu binaları, protokol törenleri, konvoylar veya kırmızı halılar değildir.

Bir emekli ay sonunu düşünmeden yaşayabiliyorsa devlet itibarlıdır. Bir genç geleceğini kendi ülkesinde kurabileceğine inanıyorsa devlet itibarlıdır. Çiftçi ürettiğinde zarar etmiyor, işçi alın terinin karşılığını alıyor, kadın gece evine korkmadan yürüyebiliyor ve vatandaş mahkemeye girdiğinde karşısındaki kim olursa olsun hukukun kendisini koruyacağına inanıyorsa devlet itibarlıdır.

Gazeteci soru sorduğu için düşman görülmüyor, vatandaş eleştirdiği için hain ilan edilmiyor ve bir insan hakkını aradığı için devlet karşısında kendisini çaresiz hissetmiyorsa işte o devlet itibarlıdır. Çünkü devletin itibarı vatandaşın devlet karşısında eğilmesi değildir. Devletin gerçek itibarı vatandaşının başının dik olmasıdır.

 

BEN GÜÇLÜ DEVLET İSTİYORUM

Burada yanlış anlaşılmak istemem. Ben zayıf devlet istemiyorum; tam tersine güçlü bir devlet istiyorum. Sınırlarını koruyabilen, ordusu güçlü, istihbaratı güçlü, ekonomisi güçlü, hazinesi güçlü, diplomasisi etkili, polisi güçlü, yargısı bağımsız ve kurumları sağlam bir devlet istiyorum.

Ancak bütün bu gücün hangi amaçla kullanılacağı en az gücün kendisi kadar önemlidir. Devletin polisi vatandaşa korku vermek için değil, vatandaşın korkmadan yaşayabilmesi için güçlü olmalıdır. Devletin ordusu milletine karşı değil, milletini dış tehditlere karşı korumak için güçlü olmalıdır. Devletin hazinesi belirli çevreleri zenginleştirmek için değil, milletin refahını yükseltmek için güçlü olmalıdır.

Yargı güçlünün hukukunu korumak için değil, haklının hakkını korumak için güçlü olmalıdır. Bürokrasi vatandaşın önüne engel çıkarmak için değil, vatandaşın işini çözmek için güçlü olmalıdır. Benim güçlü devlet anlayışım tam olarak budur: Milletine karşı güçlü değil, milleti için güçlü devlet.

“DEVLET BABA” DİYORSAK…

Bizde çok eski ve yaygın bir ifade vardır: “Devlet baba”. Peki madem devlet baba, o zaman bu benzetmenin gereğini de konuşmak zorundayız. Baba evlatları arasında ayrım yapar mı? Bir evladına her imkânı sunup diğerine sürekli sabretmesini söyler mi? Birinin hatasını görmezden gelip diğerini en küçük yanlışında cezalandırır mı?

Devlet de vatandaşları arasında siyasi görüşüne, ekonomik gücüne veya iktidara yakınlığına göre ayrım yapamaz. Kendisine oy vereni başka, vermeyeni başka; zengini başka, fakiri başka göremez. Hukuk kişiye göre değişiyorsa orada devletin adalet terazisi bozulmaya başlamış demektir.

Çünkü devletin adaleti seçici olamaz. Adalet yalnızca bize uygulandığında değil, hiç sevmediğimiz bir insana uygulandığında da adalet olmak zorundadır. Hukuk devletinin gerçek sınavı zaten burada başlar.

 

DEVLET KİMİN?

Şimdi tekrar soralım: Devlet kimin? Cevabı herhangi bir makam odasında aramaya gerek yok. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde ve Anayasa’nın egemenlik anlayışında cevap açıktır: Devlet milletindir.

Makamlar milletindir, kamu kurumları milletindir, devlet hazinesindeki kaynak milletindir. Çünkü devlet dediğimiz mekanizma kendi parasını üretmiyor. İşçi çalışıyor, esnaf dükkân açıyor, çiftçi ekiyor, sanayici üretiyor ve vatandaş vergi ödüyor. Devlet de milletin oluşturduğu bu kaynakları yine millet adına yönetiyor.

Bu nedenle devlet vatandaşa kendi cebinden lütufta bulunmaz. Vatandaşın ödediği vergilerle vatandaşa hizmet götürür. Sosyal devletin yaptığı hizmeti yönetenlerin şahsi ihsanı gibi göstermek, devlet ile iktidar arasındaki sınırı ortadan kaldırır.

Oysa devlet yardım kuruluşu değildir. Devlet görevini yapar.

 

BİLGE KAĞAN’DAN ATATÜRK’E

Bin üç yüz yıllık yazılı Türk tarihini önümüze koyduğumuzda şaşırtıcı bir devamlılık görüyoruz. Bilge Kağan millet için gece uyumadığını ve gündüz oturmadığını söylüyor. Yusuf Has Hacib adaleti devlet düzeninin merkezine yerleştiriyor. Selçuklu devlet düşüncesi yöneticinin halkın durumunu bilmesini ve adaleti sağlamasını önemsiyor. Osmanlı devlet aklı, devlet düzeninin devamını halkın üretmesine ve adaletin korunmasına bağlıyor.

Millî Mücadele’ye geldiğimizde ise devletin çözüldüğü bir ortamda milleti yeniden ayağa kaldıran güç yine millet oluyor. 1920’de Büyük Millet Meclisi kuruluyor, 1921’de egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilan ediliyor ve Cumhuriyet ile birlikte vatandaş devletin sahibi hâline geliyor.

Bütün bunlardan sonra “Millet devlet için vardır.” demek Türk tarihinin tamamını eksik okumak olur. Benim tarihimizden çıkardığım sonuç çok daha farklıdır: Devlet millet içindir. Fakat millet de devletine sahip çıkmak zorundadır.

Çünkü devletsiz milletin başına neler gelebileceğini tarih bize defalarca göstermiştir. Ancak devlete sahip çıkmak ile iktidara kayıtsız şartsız itaat etmek aynı şey değildir. Hatta bazen devlete gerçekten sahip çıkmanın yolu, devleti yönetenlere yüksek sesle “Yanlış yapıyorsunuz.” diyebilmektir.

Hükümetler değişir, iktidarlar değişir, cumhurbaşkanları değişir, bakanlar değişir, milletvekilleri değişir ve bürokratlar değişir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti kalır. Bu nedenle devletimizi sevecek, koruyacak ve güçlendireceğiz; fakat devleti yöneten hiç kimseye devleti kendi mülkü zannetme hakkı vermeyeceğiz.

Devlet bir kişinin değildir. Bir partinin, bir ailenin veya bir zümrenin de değildir. Devlet milletindir.

Devletin büyüklüğü vatandaşına ne kadar hükmettiğiyle değil, vatandaşına ne kadar hizmet ettiğiyle ölçülmelidir. Devletin kudreti vatandaşın karşısındaki kudreti değil, vatandaşının arkasındaki kudreti olmalıdır.

Bilge Kağan’ın bin üç yüz yıl önce bize bıraktığı mirasta da Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde de aynı temel düşüncenin izlerini görmek mümkündür: Milleti korumak, milleti güçlendirmek ve milletin geleceğini güvence altına almak.

Çünkü millet devlet için yaşamaz; devlet, millet yaşasın diye vardır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!