Bu metin, eserlerinin yarattığı gerçeklik ile kurgu arasındaki çatışmanın bedelini ödeyen bir yazarın içsel ve dışsal hesaplaşmalarını diyaloglar üzerinden ele almaktadır. Hikayelerindeki karakterlerin ve toplumsal eleştirilerin hedefi olan şahıslar, yazarı iftiracılıkla ve hayatlarını altüst etmekle suçlayarak onunla yüzleşirler. Mezardaki bir mevtanın mantık arayışından, siyasi kariyeri biten bir bakanın sitemine kadar her figür, yazınsal yaratıcılığın gerçek hayattaki izdüşümlerini sorgular. Yazar, fantastik unsurlar ve esinlenmelerle örülü sanatını savunmaya çalışsa da, geçmişteki yarım kalmış bir aşkın hatırasıyla sarsılarak duygusal bir kırılma yaşar. En sonunda, kelimelerin yükünden ve yarattığı karmaşadan yorularak yazarlığa veda edip resim sanatına sığınmaya karar verir. Bu anlatı, sanatçının kurmaca dünyası ile yaşamın sert gerçekliği arasındaki kaçınılmaz gerilimi etkileyici bir dille özetler.
Günlük sinekkaydı tıraşım için aynanın karşısına geçtiğim an, tanımadığım bir yüz bana pis pis sırıtıyordu. Her gece uykularımı delik deşik eden prostatla tuvalete telaşla koşarken yorgun bir suratla uyanırdım. Sağ göz kapağım gözümün yarısına kadar inerken, acaba aynada gördüğüm bu yabancı rüya mı diyordum. Ama rüya değildi; adam hâlâ konuşmasını sürdürüyordu:
— Ne oldu yazar bey, yüzün bir karış? Bütün gece bu yaşta beşik mi salladın? Öyle yattığın yerde öykü diye yazdığın yalanla hayatımı mahvettin!
— Sabah sabah canımı sıkma be adam… Ben yatarak değil, yaşayarak yazarım.
— “Yüzünü Arayan Adam” öykünü de böyle mi yazdın?
— Yahu her yazdığımı yaşamam mümkün mü? Yaşanmış veya yaşanabilecek olaylardan esinlenerek yazar yazar dediğimiz.
— Sen kendini ne zamandır yazar görüyorsun, iftiracı pislik!
— Git be adam, sabah sabah asabımı bozma.
— Ne yaparsın, yine aynayı mı kırarsın?
— Kırmam tabii… Derdin ne senin?
— O öykünde yüzlerini aynada göremeyen insanları siyasiler, onların zengin ettiği patronlar ve eşlerini aldatanlar diye yazmıştınız. İlk ikide yer almadığıma göre hanım benden kuşkulandı. Yıllardır beklediğim müdürlük koltuğuna iki ay oturmadan ona mutfakta yamak oldum! Bütün gün tüm sabah programlarını izledim. Holding patronlarının, yalı zenginlerinin, hanımağalı konaklarda dönen —daha doğrusu döndürülmeye çalışılan— dizilerden içime daral geldi. Çin işkencelerine razıyım artık. Bir insan evladına da bu kadar eziyet edilmez, el insaf yahu! Marketten beş dakika geç gelsem hatun anında ceza keser…
La havle çekip kahvaltı masasına oturdum. Her zamanki gibi pişmiş bir yumurtayı dilimleyip üzerine kekik, zencefil, kırmızı ve karabiber ektikten sonra biraz zeytinyağı gezdirip yarım limon sıktım. Tabii yazları üç kayısı veya orta boy üzüm salkımı yanında üç ceviz, beşer tane siyah ve yeşil zeytin ile bir parça peynir sabahları olmazsa olmazımdı.
Eşim, “Tabağına gösterdiğin özeni keşke her şeyde gösterseydin,” diye söylenerek ne kadar ihmal edildiğini güncelledi. Canım zaten sıkkın olduğu için cevap vermedim. Hanım yüzümde beni görünce içim rahatladı, dışarı çıktım. Gökyüzü dev gri bir uçurtma gibi tepemde asılı duruyordu; belli ki bugünüm pek ışıltılı, renkli geçmeyecekti.
Biraz daha uzun yürüyüş yapmak için pek geçmediğim bir sokakta yürürken bir ses bana doğru seslendi:
— Yazar bey, yazar bey… Sen nasıl yazarım diye ortalarda geziyorsun?
Ses yan taraftaki mezarlıktan geliyordu. Korkmadım desem yalan olur. Kısa duvarla çevrili mezarlığın içinde bir canlı bile yoktu. Sabahki münasebetsiz ayna şakasından sonra bu fazla değil miydi diye yoluma devam ederken gelen ses daha da yükseldi:
— İnsanları mezarda bile rahat bırakmıyorsunuz! Ne o öyle, yetmişinden sonra yazarlığa merak sarıp kelimelerle yatıp cümlelerle uyanmak? Tabi senin bileceğin iş. Bütün bedenim çürüyüp iskelete dönmüşken beynim zembereği boşalmış saat gibi çalışıyormuş… Akıl mantık bunun neresinde! Bir de kopan elimi bir köpek kapıp giderken nasıl bağırabilirim, “Bana elimi geri ver!” diyerek? “Burada yazmazsam ölürüm” diye yazmışsın sözde benim ağzımdan. Tam saçmalık, bir insan kaç kere ölür ki!
— Sayın mevta kardeş, ben orada fantastik bir öykü yazmak istedim. Yani gerçekte var olmayan bir olaydan insanlara mesaj vermek istedim; yaşanması mümkün olmayan, hayal ürünü olaylar… Burada birebir o olayı yaşaması gerekmez yazarın; bir yerlerden ve kişilerden de esinlenmiş olabilir. Zaten öykümün adı da “Bir Tuhaf Kabir Öyküsü”…
— Hııımm, anladım! Söyleyin o köpeğe, kaptığı elimi geri getirsin. “Ben burada yazmasam d e l i r e b i l i r i m”derken kahkahalarla gülüyordu.
Eşimin dediği gibi, yazarlığın bence en kötü yanı anlaşılmamak değil; yazdıklarının içinde çoğu kez yaşamak, daha doğrusu öyle olduğunu sanmak olmalı… Aklım hepten kafatasımdan firar etmeden kalabalığa karıştım, dikkatim dağılır diye.
Çok geçmeden kentin aşina olduğum tüm tuvaletlerinden birine girdim. İnsan prostat illetine tutulunca nerelerde tuvalet olduğunu bilmesi zorunlu, hatta hayati önemde. Yoksa maazallah idrar kazasına uğrarsınız. İhtiyacım olmasa bile gördüğüm her tuvalete girdiğim için şimdiye kadar bu kazaya uğramadım çok şükür. Biraz bekledikten sonra kabine girdim. O anlarda nedense şiddeti artan idrarımı yaptıktan sonra ellerimi yıkarken aynaya baktım. Evet, oradaki bendim. Yine de sağdan soldan ve ileri geri giderek aynaya baktım. Şükürler olsun, o kişi bendim. Arkamdaki gencin sırıtarak söylediği, “Tamam dede, Alain Delon kadar yakışıklısın,” sözlerini duymazdan geldim.
Yakındaki parkta bir banka oturdum. Bugün yaşadıklarımı düşünürken bir kişi omzuma sertçe vurup yanıma çöktü:
— Ne haber yazar bey? Artık mutlu mesutsun, değil mi?
— İyiyim ama sizi tanıyamadım.
— Nasıl tanımazsın yahu! Ben hayatını mahvettiğin Zekai’yim…
— Hangi Zekai?
— Zekai İncekütük. Eski vekil ve bakan…
— Ne istiyorsunuz benden?
— Asıl sen ne istedin benden? Yerimde gözü olan yardımcımın yazdıklarını prompterda okuduğum için rezil ettin beni! Sayın başkanım görevden affımı talep etmekle kalmadı, bir daha doğup büyüdüğüm kentime bile dönemedim utancımdan! Sağ olsunlar, birkaç holding CEO’su oldum da maddi kazanç kaybı yaşamadım…
“Eh, artık bizi de görürsün bu kıyaktan,” derken İncekütük’ten sıkı bir yumruk sol gözümde patladı. Bu yaşta dayak yemek, gözümün acısını unutturmuştu. Doktorumun sarı nokta rahatsızlığım nedeniyle “Güneş gözlüksüz çıkma”uyarısı o gün imdadıma yetişti; yoksa mor bir gözü kimselere anlatamazdım.
En yakın pastaneye gidip dipte bir köşeye oturdum. Biraz sonra tepeme dikilen kadın sesini duydum:
— Geçmiş olsun, canınız çok sıkkın. Bir şey mi oldu?
Ses tanıdık gelmişti; aradan otuz beş yıldan fazla zaman geçse de… Bu, akademi yıllarında tüm genç erkeklerin güzelliğiyle başını döndüren, benim de ilk ve son aşkım Şahika’ydı. Çok şaşırmıştım.
— Tanımadın değil mi? Nerede o akademinin dillere destan Şahika’sı, nerede bu yazdığın gibi göbekli kadın… Sadece gözlerim değişmemiş, öyle mi?
— Olur mu, sen hâlâ Şahika’sın; ismin gibi zirvede duruyorsun. Yer çekimi kanunu sana pek uğramamış. Ben öyle mi ya… Kel kafalı, şişko, sarkık suratlı…
— Eee… Şairin dediği gibi: “Kim demiş akıp gidiyor zaman / Akıp giden biziz toprağa doğru her an.”
— Eylülündeyiz ömrümüzün, kaç yaprak kaldı bilemeyiz… Neyse, yazılan o alnımıza, ne yapsak silemeyiz…
— Çok doğru. Bu şiirlerin şairini tanıyor gibiyim; şu akademili mahcup genç olmasın? YouTube’da şiir videolarını izliyorum.
“Oturmaz mısınız?” diyerek sandalyeyi geriye çekip oturmasına yardım ettim.
— Hiç değişmemişsin; yine kibar ve mahcup… Yüzün bile beni görünce yine kızardı… Keşke o kadar mahcup olmasaydın. Gözlerin beni sevdiğini haykırırken dilin bir söz söyleyip “Seni seviyorum” deseydi… Oysa aşk gözlerde okunur; ben o gözleri tam dört yıl okudum. Ne kadar kaçırırsan kaçır, seven okur.
Önündeki şekerli kahveye hiç elini sürmeden dönüp gitti; ardında küllenen bir volkanı yeniden yakarak… Her kelimesi Zekai’nin yumruklarından bin beter beynimde yankılanıyordu: Salak… Salak… Salak… Salak…
Ayaklarım gövdemi taşıyacak durumda değildi, ayakta bile duramıyordum. Sandalye üzerinde doğrulup peşinden gitmem imkânsız olmasına karşın yine de bir iki hamle yaptım. Krokide kalmış boksör gibi bomboş gözlerle etrafa bakarken, girişte belli belirsiz büyükçe bir kırmızı leke belirdi.
— Ne oldu size böyle resimci bey, kamyon mu çarptı?
Kırmızı leke, “Aşkın Rengi Kırmızı” öyküsünü yazdığım kadındı. Görüntüler yavaş yavaş netleşmeye başlarken Kırmızılı Kadın ara vermeden konuşuyordu:
— Öykünü okudum, pek beğendim ama resmimi neden çizmedin diye sitem etmeye başlayınca cebimden çıkardığım küçük not defterimi masa üzerine bıraktım:
— Bundan sonra tek öykü bile yazmayacağım. Resmini çizebileceğim çok zamanım olacak Aşkın Rengi Kadın…











