Yazar Mehmet Özkendirci’ye ait olan bu kısa öykü, Nazım Bey isimli yaşlı bir karakterin toplumsal yozlaşma ve kültürel değişimlerle çevrelenmiş sıradan bir gününü ele almaktadır. Hikaye, kahramanın bir otobüs yolculuğunda çevresindeki ölüm haberlerine kulak misafiri olmasıyla başlar ve gün boyu süren bir huzursuzlukla devam eder. Nazım Bey’in izlediği televizyon programları üzerinden; niteliksiz evlilik yarışmaları, sığ spor tartışmaları ve eğitim sistemindeki gerileme gibi güncel sorunlara eleştirel bir ayna tutulur. Metin, bireyin modern hayatın kaotik ve yüzeysel yapısı karşısında hissettiği yabancılaşmayı ve hayal kırıklığını vurgular. Günün sonunda yaşanan küçük bir kaza, karakterin hem fiziksel hem de manevi olarak toplumsal düzene karşı duyduğu yorgunluğu simgeler. Yazar, mizahi bir dille Türkiye’nin sosyo-kültürel panoramasını yaşlı bir adamın perspektifinden ustalıkla resmeder.
Nazım Bey sabah erkenden kan tahlili için hastaneye gitti. Dönüşte otobüste yaşıtı olan iki yetmişliğin karşısındaki yere oturdu. İstemese bile konuşmalar dikkatini çekmeye başlamıştı.
— Hacı Rıfat’ı bildin mi?
— Bilmez olur muyum, hac rafıkıyız[1] niye sordun?
— Geçen salı hakkın rahmetine kavuştu.
— Deme yahu, daha gençti.
— Balon Mevlüt vardı… O da çarşamba sabah namazında Hakka yürüdü.
— Allah rahmet etsin, iyi adamdı.
— Sen Tıngırdak Emin’i bildin mi? O da geçen pazar damdan düşüp ölmüş.
— Ne işi var o yaşta damlarda mart kedisi gibi?
— Ya adam kiremitleri değiştiriyormuş. Aynı gün Yirik Mualla da öldü. Vadesi o kadarmış.
— Bakkal Bekir vardı.
— Vefat mı etti?
— Eşinin ölümüne dayanamadı, ertesi gün onu da gömdük.
Ölüm listesinde adı geçmeden iki durak öncesinde otobüsten kendini zor attı. “Güne nasıl başlarsam öyle gider” diye batıl bir inancı vardı. Eli hiçbir işe gitmedi. Tembel tembel televizyon kanallarını zaplamaya başladı.
İlk kanalı, 7 kocalı Hürmüz Seda Sayan’ın sunduğu Evlilik Programı… Burada Sayın Sayan engin bilgilerini konuklarıyla paylaşıyor hayli gürültülü bir şekilde. Yani ne kadar gürültü o kadar reyting, ne ka ekmek o ka köfte hesabı.
İkinci kanal: Gelinim Mutfakta… Boya küplerine düşmüş kayınvalide ve defileye hazır mankenler gibi gelinlerin yemekten öte birbirlerini yedikleri, cazgırları aratmayacak “faideli” bir program. Yarım asrı çoktan deviren bir kayınvalide var ki ilk günden televizyon fenomeni oldu bile. Kaşları cetvelle çizilmiş ikizkenar üçgen gibi maşallah. Bence eşlerinden korkmayan erkekler de bu programa katılmalı ve sahanda yumurta kırarken bile ocağa taşıran eşlerine oy vermeli. Yemek bilgilerini kitaplardan okuyup uygulama yapmayan gelin ve kayınvalidelerin kargodan beslendiklerine yemin ederim.
Haber saati gelince iktidarın bir türlü yaranamadığı münafık kanallardan birini açtı. İşte seçmelerden birkaç örnek… — Üniversite seçme sınavlarında baraj kalkınca adaylar eksi 9 puanla bile üniversiteli oluyor. En çok rağbet edilen de iki yıllık “Çocuk Gelişimi” bölümü. Yani çocuklarımız emin ellerde (!). Aslında üniversiteye giriş barajı değil, kendisi kaldırılsın. “Sonuçta acayip adil ve kul hakkına saygılı dindar büyüklerimizin torpile kılıf taktıkları ‘mülakat’ sistemimiz var” diye iç geçirdi. Bellerine kadar gelmeyen 6 yaşındaki kız çocuklarının evlenmesine fetva veren bir molla bozuntusunu eleştiren gazeteci bu suçtan(!) ikinci kez beraat etti… — Bugün yurtlarda asansör düşmedi çok şükür. Fakat yurt kantinlerindeki yemekleri tiksinerek yemeye mecbur bırakılan gençlerden 117 kişi zehirlendi. — Yıllardır iktidar olup yapamadıkları için muhaliflerini suçlayanlar, her gün yapacağız, edeceğiz deyip sülalelerini ihya etmekten başka bir şey yapmayan siyasiler. — Her gün işlenen sıradanlaşan kadın cinayeti haberleri. — Otomatiğe bağlanan zam’cıklar… — Anlı şanlı kerizleri yolan güzel hatun fenomenler…

Daha fazla günaha girmemek için spor kanalına geçti. Yarım saat topun kale çizgisini geçip geçmediği ya da ofsayt var mı yok mu gibi toplumu çok ilgilendiren ansiklopedik bilgiler veriyor konunun otoriteleri tüm ciddiyetleriyle. En gıcık olduğu, TRT’nin maç özetlerini vermeden önce skoru verip merakını gidermesi. “Yahu siz sonu belli olan filmi izler misiniz?” diye düşündü.
Bir müzik kanalını seçti. Mini minnacık şort ve etekçikleriyle hoplayıp zıplayan, aynı tornadan geçme, müziksever zengin sevgilili genç kızlar. Ne dedikleri anlaşılmayan, stüdyolarda düzenlenen, sözleri anlamsız bir dolu müzik parçası. Nerede ruhu dinlendiren müzik, nerede bu Çin işkenceleri…
Taze gelinlerin yarıştığı bir program var: Adı Gelin Evi. Yarışmacılar bohçacı kadınlar gibi kendilerine verilen değeri(!) gururla ve sevindirik delisi edasıyla dakikalarca gösteriyorlardı. Bugün, tepeden topuğuna kadar bir milimetresi gözükmeyen ama suratı çini tabağı gibi parıldayan taze bir gelin; boynuna asılan kolyeler ve dirseklerine kadar bileziklerle seyyar bir sarraf gibiydi… Mahrem bildiğimiz yatak odalarını bile gururla sergiliyorlardı. Sabrın da bir sonu var değil mi, fazla sabredemedi tabii.
Belgeseller en sevdiği kanallardı. Bazen iki kez bile aynı zevkle izlerdi. Bugün “Aslanların Avlanması” olunca dayanamadı. Yavru ceylanların paramparça olmalarına dayanamadı, anında kanal değiştirdi. Dünyada görmediği ülke kalmadı divana uzanırken. Yoksa bu maaşla pazara, markete bir yolculuk yapmak bile yürek isterdi.
Bilgi yarışmaları en favori kanallarındandı. Son yıllarda bilgililerin değil, bilgisizlerin yarıştığı bir programa dönüştü. Halktan sıradan insanların bile bileceği sorularda ilk ya da ikinci turda elenen, Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında dolmuş parası bile alamadan eli boş dönen gözde üniversiteliler; S ve K harflerinin verildiği beş hanede tarifi verilen şeyin “sucuk” olduğunu bilmemesini heyecanına bağlayan asistan kız… Bardağın yarısı boş olursa diğer yarısının ne kadar dolu olduğunu bilemeyip joker kullanan öğretmen… “Yahu biz bu tür soruları ilkokulda bile gözü kapalı bilirdik, siz bunca yıl ne okudunuz?” diye yerinden fırça attı.
İkindi sonu fırına giderken önünde sağı, solu, önü, arkası çocuklarla kuşatılmış, tepeden tırnağa kapalı çoğu ithal seçmenler geldi. Yolunu uzatma pahasına yan sokağa saptı. Dönüşte ardından sessiz sedasız gelip çarpan scooter ile yere kapandı. Sürücü genç, “Dede arkana baksana!” deyip aracında bir hasar olup olmadığına baktıktan sonra geldiği gibi sessizce çekip gitti. Allah’tan poşeti sıkı sıkı bağladığı için ekmekler savrulmadı ama dizleri yere fena çarptı. Eve kadar gencin künyesini okuya okuya gitti. Hanım, pantolonunun dizindeki yırtığı fark edince bir fırça da ondan yedi:
— Gözünün önüne bakmadan yürümesini öğrenemedin be adam!
[1] Dost, arkadaş











