Dr. Alper Sezener’in kaleme aldığı metin, dijital çağda insanın acıya karşı duyarsızlaşmasını ve ekranlar aracılığıyla tanık olduğumuz felaketlerin nasıl hızla tüketildiğini ele almaktadır. Yazara göre, sürekli akan haber döngüsü ve sosyal medya algoritmaları, vicdanımızı anlık tepkilere hapsederek gerçek bir toplumsal hafıza oluşmasını engellemektedir. Bireylerin trajedilere birer istatistik veya geçici görüntü olarak bakması, modern insanın kendi gerçekliğine ve başkasının acısına yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bu temayı desteklemek adına sunulan “The Swimmer” film önerisi ise, konforlu hayatların ardındaki ahlaki çöküşü ve insanın kendi sonuyla yüzleşmekten kaçışını simgelemektedir. Kaynaklar genel olarak, duygu aşınması ve unutma arzusu kıskacındaki insanın, en büyük felaketleri bile sıradan birer “içerik” gibi kanıksamasını sarsıcı bir dille sorgulamaktadır.
Sabah, telefonun ekranı yanıyor. Bir şehir bombalanmış, bir adam öldürülmüş, bir çocuk enkazın altından çıkarılmış, bir müşteri dolandırılmış, bir banka batmış, birileri haksız bir şekilde milyonlar kazanırken birileri evinden olmuş. Haberler peş peşe akıyor. Parmağınız ekranı aşağı kaydırıyor, sonraki haber geliyor. Siz kahvenizi içiyorsunuz. Dünyanın bir yerinde birilerinin hayatı birkaç saniye önce tahrip olmuş, mahvolmuş, sona ermiş; diğerlerinin hayatında ise hiçbir şey değişmemiş.
Kahve hâlâ sıcak, sandalye hâlâ aynı sandalye, masanın üzerinde dün akşamdan kalma kitap hâlâ orada, pencereden görünen sokak her zamanki sokak. Hayat devam ediyor.
İnsan kötülüğe alışmıyor; kötülüğü hayatının dekoruna yerleştiriyor. Bir süre sonra haberler insanlara değil, hava durumuna benzemeye başlıyor. Bugün savaş, yarın ekonomik kriz, akşam cinayet, gece başka bir felaket, sabah yeni bir skandal. Her şeyin bir ekran ömrü var. Görüntü beliriyor, öfke yükseliyor, birkaç saat sonra başka bir görüntü geliyor ve ilk görüntünün yüzü hafızamızdan yavaş yavaş siliniyor.
Eskiden ölüm tüm çıplaklığıyla evlere nüfuz ederdi. Kapı çalınır, insanlar susar, perdeler kapanır, ölenin adı günlerce söylenirdi. Şimdi binlerce ölüm aynı anda cebimize düşüyor; hiçbiri ruhumuza ya da vicdanımıza nüfuz etmiyor.

İnsanlığın en tuhaf icadı telefon değil, mesafedir. Ekran bize dünyanın kendisini değil, dünyadan bize kadar gelebilen görüntüyü gösteriyor. Bir çocuğun yüzünü görüyoruz, o yüzde kendi çocuğumuzun yüzünü aramıyoruz. Görüntünün altında başka bir haber, onun altında bir reklam, sonra bir yemek tarifi, ardından bir ünlünün tatili çıkıyor. Parmağın küçücük hareketiyle ölümden tatile geçiyoruz. Dün gece bir annenin oğlunun cesedini aradığı görüntüyü seyreden insan, birkaç saniye sonra otel reklamına bakabiliyor. Vicdanın da kendine göre bir algoritması oluşmuş durumda. Bunu kimse bize öğretmedi; kendiliğinden öğrendik.
İnsanın kendisine en çok burada yabancılaştığını düşünüyorum. Bir başkasının acısını gördüğü hâlde akşam yemeğini yiyebilmek insanlık dışı değildir. Hayat, ölümün yanında yürümeyi binlerce yıldır biliyor. Sorun, acının içimizde ne kadar kaldığıdır. Bir haber bizi öfkelendiriyor, ikinci haber öfkemizi bölüyor, üçüncüsü ilk ikisini unutturuyor. Dördüncü haber geldiğinde ilk haber çoktan tarihe karışmış oluyor. Gündem dediğimiz şey biraz da böyle çalışıyor, bu doğru; ve sürekli yeni bir şey göstererek eskisini unutturuyor. Her sabah hafızamız yeniden kuruluyor, her akşam biraz daha eksiliyoruz.
Bir zamanlar insanın başına gelen kötü bir şeyin hafızaya dönüşmesi için hikâye gerekirdi. Savaştan dönen asker köyüne gelir, gördüklerini anlatırdı. Bir kadın kocasının ölümünü yıllarca taşır, çocuklarına anlatırdı. Bir baba oğlunun başına gelenleri torunlarına aktarırdı. Acı, bir ağızdan diğerine geçerek hafızaya dönüşürdü. Şimdi görüntü var. Görüntü hikâyeden hızlı. Bir enkaz, bir ceset, ağlayan bir anne, bir ambulans, bir mezarlık… Sonra başka bir görüntü. Görüntü bize bir insanın başına geleni gösteriyor, fakat o insanın hayatını anlatmıyor. Fotoğraftaki kişinin adını bilmiyoruz; nerede doğduğunu, sabah evden çıkarken ne giydiğini, annesinin ona hangi isimle seslendiğini, sevdiği şarkıyı, korktuğu şeyi, ölmeden önce kimi düşündüğünü bilmiyoruz. Bir insanın bütün hayatı, birkaç saniyelik görüntünün içine sıkıştırılıyor. Sonra parmağımız ekranda hareket ediyor ve başka bir dünyaya geçiyoruz.
Bizi bu hâle getiren yalnızca teknoloji değil. Teknoloji, insanda çok eski bir şeyi hızlandırdı: unutma arzusunu. İnsan hatırlamak istemez. Hatırlamak yük getirir. Başkasının ölümünü kendi hayatının içine almak, akşam yemeğinin tadını değiştirebilir; çocuğuna bakarken başka bir çocuğun yüzünü hatırlatabilir; market poşetini taşırken evinden çıkarılmış bir ailenin görüntüsünü aklına getirebilir. İnsan zihni böyle bir yükü sürekli taşıyamaz. Kendisine kapılar yapar. Şimdi o kapılar eskisinden daha hızlı kapanıyor. Bir ölüm geliyor, kapı kapanıyor. Bir savaş geliyor, kapı kapanıyor. Bir adaletsizlik geliyor, kapı kapanıyor. Bir çocuk ağlıyor, kapı kapanıyor. Sonra insan aynaya bakıyor ve hâlâ iyi biri olduğuna inanıyor. Kötülük yapan insan olmak gerekmiyor; kötülüğü seyredip hayatına devam etmek yetiyor.
Hafıza burada politik bir meseleye dönüşüyor. Kimin öldüğünü hatırladığımız, kimin ölümünü unuttuğumuz önem taşıyor. Bazı ölümler günlerce konuşuluyor, bazıları bir satır bile yer bulamıyor. Bazı isimler anıtlara kazınıyor, bazıları haber sitelerinin arşivlerinde kayboluyor. Bazı çocukların fotoğrafları milyonlarca insana ulaşıyor, bazılarının yüzünü kimse görmüyor. Ölümün kendisi bile eşit değil. İnsanlar bunu biliyor. Sonra televizyon kapanıyor, telefon şarja takılıyor, ışıklar sönüyor. Sabah yine işe gidiliyor.
Marketler açık, otobüsler çalışıyor, kahveler içiliyor, çocuklar okula gidiyor, telefonlar çalıyor. İnsanlar birbirine “Günaydın” demekte zorlanıyor. Bir yerde birileri ölüyor, başka bir yerde birileri doğuyor. Birileri bunu haber yapıyor, birileri okuyor, birileri geçiyor. Sonra başka bir haber geliyor. Kim kahraman, kim hain ya da kim haklı kim haksız, artık bir önemi yok. Hayat devam ediyor.
Dünyanın sonu, yavaş ya da hızlı, sanırım böyle gelecek.
Gökyüzü kararmayacak. Sirenler çalmayacak.
Kimse kaçmayacak.
Sadece bir haber daha gelecek.
Ekran yanacak. İnsan bakacak.
Sonra parmağını aşağı kaydıracak.
Ve kimse şaşırmayacak.
***
Bir film önerisiyle yazımızı tamamlayalım: Yüzücü (The Swimmer, 1968). Frank Perry’nin yönettiği, Burt Lancaster’ın başrolünde yer aldığı film, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatında orta sınıfın şık görünümlü, korunaklı hayatlarının ardındaki yalnızlığı, kırılganlığı ve ahlaki çöküşü en incelikli biçimde işleyen yazarlardan biri olan John Cheever’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanmıştır.
Film, Connecticut’ın lüks bir mahallesinde güneşli bir yaz günü başlıyor. Orta yaşlı, atletik ve özgüvenli Ned Merrill, komşularının yüzme havuzlarını birbirine bağlayan hayali bir “nehir” üzerinden yüzerek kendi evine dönmeye karar veriyor. Ancak neşeli bir macera gibi başlayan bu yolculuk, geçtiği her havuzda karşılaştığı komşularıyla yaptığı sohbetler derinleştikçe kasvetli bir psikolojik drama dönüşüyor. Zaman ilerleyip hava soğudukça, Ned’in zihninde yarattığı kusursuz aile ve başarı tablosunun ardındaki gerçekler açığa çıkıyor.
Filmin ana fikri, Amerikan Rüyası illüzyonunun yüzeyselliği, inkâr mekanizması ve insanın kendi trajedisiyle yüzleşmekten kaçışının imkânsızlığıdır. Ned’in havuzdan havuza yaptığı fiziksel yolculuk, zamanın acımasız geçişini ve kişinin kendi çöküşüne karşı beslediği yanılsamaları sembolize ediyor. Filmin sonunda terk edilmiş ve kilitli evinin kapısında kalan Ned üzerinden hikâye; maddi statü, itibar ve gençlik yanılsamalarının yok oluşunu sarsıcı bir yalnızlık anlatısıyla sunuyor.
İyi Pazarlar.











