Bu kısa öykü, Mehmet Özkendirci’nin kaleminden çıkan ve geçicilik ile kayıp temalarını bir kardan figürün erimesi üzerinden işleyen dokunaklı bir hikâyeyi sunmaktadır. Anlatı, kahramanın çocukluğunda yaptığı kardan adamların güneşle yok oluşundan duyduğu üzüntüyle başlayıp, yetişkinliğinde eşi Mualla’yı amansız bir hastalık sonucu kaybetmesine uzanır. Çocukluk masumiyeti, zamanın hızla akıp gitmesi ve sevdiklerimizi koruma çabası, kış mevsiminin melankolik atmosferiyle birleştirilir. Yazar, kardan yapılan bir kadına sarılan adamın yalnızlığını anlatırken, insan hayatının ve mutluluğun kırılganlığını sembolik bir dille vurgular. Son sahnede, eşinin hatırasına kardan bir kadın yapan adamın sergilediği sadakat ve keder, karın dondurucu soğuğuyla harmanlanarak etkileyici bir son oluşturur. Metin genel hatlarıyla, elden kayıp giden değerlere karşı hissedilen çaresizliği ve derin özlemi lirik bir anlatımla yansıtmaktadır.
Hava soğuktu
Kar yağıyordu
Adam üşüyordu Kardan bir kadın yaptı
Ona sarıldı
Sabah oldu
Kadın yoktu
Adam şimdi daha çok üşüyordu.
Toprak damlardan karın yarım metreyi geçtiği, okul yollarında düşe kalka gidilen kış günlerinde saatlerce kar topu savaşlarının yapıldığı, kardan adamların yapıldığı günler üzerinden sanki asırlar geçti. Artık ne toprak damlı evler ne de dizlerine gelen karlar ve oyunlar kalmıştı. Sefertasları gibi yan yana yükselen evlerin pencerelerinden seyrettikleri karlarla kurulan hayaller, kar topu savaşları ve kardan adamlar pek gerçekleşmezdi.
Üzerinden yarım asır geçse de karın tutmadığı günler çocukça yaptıklarını dudaklarının kenarına yapışmış acı tebessümlerle anımsardı. Bir keresinde hava kararıp akşam ezanları okununcaya kadar sokakta kardan adam yaptığı günü hatırladı. Havucu burnuna yapıştırdığı küçük kardan adam tam olunca eve döndü. O akşam haberlerde gecenin çok soğuk olacağını duyunca dışarıda kalan küçük kardan adamını düşünüp üzülmeye başladı. Gözüne uyku girmedi, herkesin uyuduğundan emin olunca sırtında battaniyesiyle evden çıktı. Hafta sonu olduğu için annesi onu sabah erkenden uyandırmaya kıyamadı. Öğleye doğru uyanınca ilk işi pencereden bahçedeki eserine bakmak oldu. Gördükleri karşısında buz gibi donup kaldı. Kardan çocuktan geriye battaniye üzerinde erimiş, sadece ona gülümseyen gözlerini taşıyan başı kalmıştı. O gün bütün arkadaşlarının ısrarlarına rağmen hiç dışarı çıkmadı; battaniyesini bile annesi almıştı. Ertesi kış karlar yağınca biraz daha büyük kardan adam yapmaya karar verdi; “Büyükler daha dayanıklı olurlar” diyerek… Yaptığı kardan adam o gece erimedi, hatta iki üç gün ayakta kaldı sert esen rüzgâra ve yüzünü pek göstermeyen güneşe rağmen… Sonunda o da güneşin gerçek yüzünü gösterdiği bir gün gözlerinin önünde hasta bir adam gibi erimeye başladı. “Keşke kutuplarda bir Eskimo çocuğu olsaydım” diye düşünmeye başladı; evdeki buzdolabı aklına gelince kararını verdi, zengin olup onlarca buzdolabı alarak erimelerine engel olabilirdi. “Şimdiki aklım olsaydı çok büyük bir soğuk hava deposu alırdım” diye güldü. Hatta o sene hem derslerinden çok yüksek puanlar aldı hem de yaz tatilinde babasının dükkânında haftalıkla işe başladı zengin olma hayaliyle…

Yıllar yaptığı kardan adamlar gibi eriyip giderken Mualla ile tanıştı. Mualla, sade yaşamayı seven, devlet dairesinde bir memurdu. Kısa bir arkadaşlık sonunda evlendiler; dağınık hayatı düzene girmiş, bekâr evinde güller açmaya başlamıştı. Sekiz milyarlık dünyada ruh eşini bulmuş nadir insanlardandı. İki çocukları oldu: İrfan ve Hakan… İrfan Kanada’da mühendis olarak işe başlarken evdeki son kuş Hakan, yüksek lisans için gittiği İtalya’da tanıştığı kızın ülkesine uçup yerleşti. Görüntülü cep telefonları olmasa bayramlarda bile görüşemeyeceklerdi. İrfan’ın ikizleri olmuştu: Rasim Jean ve Mualla Janet. Artık dört duvar arasında çocuk ve torun seslerine hasret yıllar geçerken eşi amansız hastalığa yakalandı son yaz. Sonbahar ortalarında hastalığı daha da arttı. Kış gelince “Cennete bile Mualla’sız girmem” dediği kadın, yaptığı kardan adamlar gibi eriyordu; son anına kadar başucundan ayrılmadı. Kendi elleriyle yıkayıp kefenledi. Toprağa verirken lapa lapa kar yağmaya başladı.
Yağış aralıksız üç gün sürmüş, yıllar sonra toprak damlardaki yüksekliği bulmuştu. Hava çok soğuktu, üşüdüğünü hissetmiyordu yüreği alev alev yanarken. En beteri, artık Mualla’sızdı. Akşama doğru kuytu bir köşede kardan bir kadın yaptı; başına eşine çok yakıştırdığı kırmızı puantiyeli eşarbı sardı, yüzüklerini bağladığı kolyeyi boynuna astı. Ve sımsıkı sarılıp son kez öptü. Kar şiddetini daha da artırmıştı; hava buz keserken son görevini yapmak için Mualla’sına sarıldı.











