1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Kendi Bildiğini Okuyanın Hikayesi

Kendi Bildiğini Okuyanın Hikayesi

featured

Bu hikâye, çevresi tarafından dışlanan inatçı ve başına buyruk bir adamın, zorlu sınavlardan geçerek sadık bir lidere dönüşmesini konu alır. Toplumun ön yargılarına rağmen sevdiği kadınla evlenen kahraman, amcası Bela tarafından eğitilerek güçlü bir savaşçı haline gelir. Zamanla kişisel hırslarını bir kenara bırakıp devlete bağlılığını kanıtlayarak, kendisine ihanet edenlerin oyunlarını Sultan ile birlikte bozar. Sonunda adaleti sağlayan bir bey olarak eski şehrine döner ve halkın güvenini kazanır. Metin, bireyin gelişimini ve toplumsal değerlere sadakatin önemini etkileyici bir dille özetler. Devlete olan bağlılığın, kişisel inatlaşmalardan çok daha üstün bir erdem olduğu vurgulanır.

 

Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde dediği dedik, inatçı, aksi biri yaşarmış. Başına buyrukmuş. Kendi bildiğini okuyan biri olması ahalinin ona “Kendi Bildiğini Okuyan” demesine neden olmuş. Oturduğu sokak dâhil, onu tanıyan ahali “Bugüne kadar kimseyi dinlemedi” diyorlarmış. Burnunun dikine gitti, kime ne faydası oldu? Zararından başka çekilmezin önde gideni diye anlatıyorlarmış. Kendi Bildiğini Okuyan’ın ne bir arkadaşı ne bir dostu varmış. Aslında mert biriymiş. Ancak onun özünde var olan güzellikleri ahali görmek istemiyor, hele bazıları onun kendi bildiğini okuyan haliyle bilinmesinden yanaymış. “Böylesinden ne köy olur ne kasaba” diye her yerde konuşuyorlarmış. Kendi Bildiğini Okuyan’ı tahrik etmek için neredeyse elinden geleni yapmayan kalmamış. O da kimini vurup geçmiş, kimini kırmış dökmüş, kimini fena dövmüş, kimini korkudan evden çıkartmamış. Şehrin Beyi, “Kendi bildiğini okuyan da olsan böylesinden hazzetmem” demiş; “Benim uzaktan akrabam dahi olsan. Anladık, anan baban sen küçükken öldüler. Sana bakmayan, seninle ilgilenmeyen aile kalmadı. Ne oldu? Şımardın. Yüzsüz, arsız biri oldun. Kendi başına buyruk davrandın durdun. Bedestende dükkân açmaya kalktın, Bedesten esnafı ayağa kalktı. Ayağa kalkanların ikisini şifahaniik ettin. Akrabalardan bir kızı severmişsin, kızı vermeyince kızın babasını tehdit etmişsin, elinden zor almışlar. Sen bize emanetsin, ne yapayım seni, zindana mı atayım?” Kendi Bildiğini Okuyan, “Beyim” demiş, “Beni tahrik edenleri görmezsin, önümü kesenleri, sataşanları, haber gönderenleri duymazsın. Benim bu şehirde kime ne kastım var ki? Tamam, az biraz aksiyim, huysuzum, başıma buyruk biriyim; bana dokunulmadığı sürece şimdiye kadar kime ne zararım oldu ki? Sevdiğim kızın babası, ‘Bundan benim kızıma koca olmaz’ diye şehrin meydanında yüzüme karşı bağırdı. Ahali elimden zor aldı. Üstelik anam tarafından da akraba biri. Boğazına çökünce ‘Kurtarın beni bu delinin elinden’ diye çırpındı. Bir şey demese yeminle dönüp bakmazdım Beyim.” Beyin hatunu, “Kendi Bildiğini Okuyan” demiş, “Sana söz olsun o kızı sana ben isteyeceğim. Hem biliyor musun, o kız yeminle seni seviyor.”

* * *

“Kendi bildiğini okuyan ver elini öpeyim yengem” demiş. Ardından da “Beyim” demiş, “Sen benim baba dostumsun. Ahali bana huysuz der, aksi der; ben kimi kırdım, kimi incittim? Akrabalarım benden yüz çevirdi. ‘Bu şehirde yapamazsın, çık git’ derler. Sevdiğim kızı çok istettim, ‘Kendi başına buyruk’ diye tutturdular. Kızı kaçırsam, kızın ailesinden birilerini hırpalasam daha mı hoşlarına gidecekti? Ben de öyle bir şey yapmam. Daha elime kılıç almadım. Ok ne, yay ne bilmem. Öyle şeylerden uzak durdum. Anladım ki hata yapmışım Beyim. Kendime iş kuramadım. Çıkar bir yol da bulamadım. Ne yapayım, nerelere gideyim?” Bey, “Sen” demiş, “Bunu kendin hazırladın. Sana hak etmediğin bir şekilde davranıldı. Aslında iyi birisin. Kalp kırmazsın, kimseye kötülük yapmazsın, art niyet taşımazsın. Lakin ahali içine almaz, senden korkar, çekinir, dahası ürker. Sevdiğin kızı geçen çağırdım, gelmedi. Hanıma demiş ki: ‘Ben de onu severim sevmesine de ahali onu anlamak istemiyor.'”

* * *

Bey almış hanımını yanına, varmış Kendi Bildiğini Okuyan’ın sevdiği kızın babasının konağına. Bey deyince akan sular her zaman durmasa da Bey bakmış ki delikanlının sevdiği kız da ona karşı boş değil. O noktadan girmiş, “Varsayalım ki” demiş, “Bu kızı oğluma istiyorum.” Kız babası, özellikle anası az çırpınmamışlar olmasın bu iş diye. Lakin kız, “Olur Beyim” demiş. Kendi Bildiğini Okuyan ile sevdiği kız kısa sürede evlenmişler evlenmesine de şehir yıkılmış dedikodudan. “Yazık oldu kızcağıza” demişler, “Bu kendini bilmezle ömür geçer mi? Değil ömür, üç gün sonra döner o kız baba evine, aha şuraya yazıyorum” diye iddialara dahi girenler olmuş. Kendi Bildiğini Okuyan, “Ben” demiş, “Kendimi bu şehre anlatamadım. Şehir beni neden kabullenemedi onu da bulamadım.” Deyince karısı, “Benim temiz gönüllü Beyim” demiş, “Şehirde senin taşıdığın yürekten bir tane daha yok, şehir onu kaldırmaz. Sen doğru adamsın. Hile bilmezsin, hurda bilmezsin, kimseyi dolandırmazsın, yalan söylemezsin; seni niye sevsinler ki? Onlara göre onların dilinden düşürmedikleri ne kadar değer varsa hepsi sende var. Lakin ‘o başka, bu başka’ deyip seni ne yanlarında görmek isterler ne aralarında. Bu şehir ahlaki değerlere sahip çıkmasıyla ünlüdür. Anla artık memleketin gayrısını.” Birkaç gün sonra Kendi Bildiğini Okuyan’ın uzak bir diyarda yaşayan akrabası gelmiş. O gelince şehir dalgalanmış, karışmış. Bey, “Akraba” demiş, “Senin bu şehre her gelmen bela sebebi de bakalım niye geldin?” Akraba, “Niyetim ne olay çıkarmak ne de bela” demiş, “Yeğenim ve karısını alıp götürmeye geldim.” Haber duyulunca “Bela” demişler, “Bu sefer Kendi Bildiğini Okuyan’ı alıp götürecek, lakin kızımızı vermeyelim.” Kesmişler yollarını. Kızın babası, “Ben” demiş, “Kızımı başka diyarlara göndermek için gelin vermedim. Al yeğenini götür, şehre huzur gelsin.” Araya Bey de girse kızın yakınları “Kızımızı göndermeyiz” demişler, “Bu Bela gitti mi gelmez, nereye gittiği bilinmez.” Kızın babası hiddetle saldırmış Bela’nın üzerine. Bela öyle bir yumruk savurmuş ki kızın babasının ayakları yerden kesilmiş, kale kapısının çıkışına öyle bir düşmüş ki herkes öldü sanmış; Kendi Bildiğini Okuyan’ın karısı dâhil. Bela, yeğenini alıp çıkmış şehirden. Kendi Bildiğini Okuyan’ın karısı ağlamış kalmış ardından. Bela, “Yeğenim” demiş, “Bana itiraz etme, benim peşime takıl, ne diyorsam da onu yap. Değilse seni alır gelir, benim üzerime yürüyenlerin önüne atarım. Karın da kurtaramaz seni, o Bey denen kendini beğenmiş de.” Aradan koca bir üç yıl geçmiş, hatta dörde dönmüş. Kendi Bildiğini Okuyan’ın karısının babası o olayda ölmemiş amma aylarca kendine gelememiş. Kendine geldiğinde, “Boşan kızım” demiş, “Şu huysuz ve aksi adamdan.” Kız “Olmaz babam” demiş, “Doğum yapmama birkaç ay var.” Kendi Bildiğini Okuyan’ın ortadan kaybolmasından altı ay kadar sonra karısı bir oğul doğurmuş. Kızın babası “O Bela” diyormuş, “Bir daha bu şehre geldiğinde yakalayın, bana getirin; onun cezasını ben vereceğim.” Bir kış günü, şehre kılıcıyla, oku ve yayıyla bir savaşçı gelmiş, şehrin en büyük hanına yerleşmiş. Uzun saçları, gür sakalları olan savaşçı birilerini bekliyor gibiymiş. Eli sürekli kılıcında tedirgin bekleyişi hancının gözünden kaçmamış. Hancı, “Yiğidim” demiş, “Karnın açsa bizim hanımızın yemekleri memleketin dört bucağında meşhurdur.” Savaşçı, “Beklediklerim var hancı” demiş, “Onlar gelsin yemeği öyle söyleyeyim.” Yarım saat kadar sonra hana dört kişi daha gelmiş, savaşçıyla buluşmuşlar. Hancı içlerinden birini tanımış. “Bu” demiş, “Bela! Bela’nın ta kendisi!” Hemen Kendi Bildiğini Okuyan’ın karısının babasına haber uçurmuş. Bir saat olmadan Beyin muhafızları, Kendi Bildiğini Okuyan’ın kayınpederi ve adamları hanın kapısında belirmişler. Savaşçı kapıyı tutmuş, içeri girmek isteyen muhafızları savaşamayacak hâle getirmiş. Bey tekrar hücuma niyetlendiğinde Bela ve yanındakiler de savaşçının yardımına koşmuşlar. Sonunda Bey de Kendi Bildiğini Okuyan’ın kayınpederi de Bela’nın eline düşmüş. Bela, “Yeğenimin kayınpederi” demiş, “Elime düşündün. Geçen sefer ölümden döndün, şimdi senin hükmünü ben değil savaşçı verecek.” Beye de “Seninle bir işimiz yok” demişler, “Sen serbestsin, tekrar hana gelirsen elimizdeki tutsak ölür.” Hancı dışarıya haber uçurmak için çareler ararken savaşçı, hancıyı yakalayıp Bela’nın önüne atmış. Hancı, “Bela” demiş, “Sen benim çocukluk arkadaşımsın, aynı sokakta büyüdük.” Bela, “Yeğenimi hatırlar mısın?” demiş. Hancı “Nasıl bilmem” demiş, “Bu şehir onun kadar aksi, onun kadar huysuz, geçimsiz, belayı üzerine çeken birini görmedi diyeceğim de baş belası sensin, o da senden sonra geleni! O yeğenin var ya, bu adamın kızından bir oğlu var. Kızı kardeşime istedim, kızı kendini öldürmeye kalktı. Şimdilik kaydıyla durdum.” Savaşçı, “Hancı” demiş, “Bu adamın kızını ve oğlunu buraya getir; getirmezsen kardeşin de o kızın babası da ölür.” Hancı savaşçıyı bayağı bir incelemiş, “Tanıdığım hiç kimseye benzemiyorsun” demiş. Bir adamıyla birlikte kızı ve oğlunu alıp gelmiş. Bela, “Ben” demiş, “Bu kızı savaşçıya verdim. Var mı itirazı olan?” Hancının kardeşi ayağa kalkmaya çalışınca Bela öyle bir yumruk vurmuş ki hancının kardeşi hareketsiz yığılmış yere. Hancının da sıkmış boğazını. “Savaşçı” demiş, “Al şu kızı ve oğlunu, şehirden çık git. Benim bu şehirde yapacak işlerim var. Olacakları ne sen gör ne de bu kız ve küçük oğlu.” Savaşçı kızı ve oğlunu almış, çıkmış gitmiş şehirden. Bela adamlarından birine, “Birlik geldi mi?” demiş; “Geldi Beyim” demişler. Bela basmış Bey konağını, Beyi de yakalayıp getirmiş hana. “Bu han” demiş, “Bu şehrin fesat yuvası; Bey bu işe göz yumanı, yeğenimin kayınpederi de elebaşısı, hancı da talancıları, soyguncuları, haramileri buluşturanı.” Bey, “Bela” demiş, “Savaşçı dediğin Kendi Bildiğini Okuyan değil mi? Karısı onu görür görmez bildi. Hiç itiraz etmeden çocuğunu kucağına aldığı gibi çıktı gitti şehirden.” Kızın babası “Yok daha neler” demiş. Bey, “Ben o başına buyruğu tanırım” demiş, “Gözlerinden bildim. Lakin kimsenin durduramayacağı bir yiğit olmuş.” Bela, “Bey” demiş, “Bu sözlerle kendini kurtaramazsın. Yeğenim ikimize de akraba geçer. Beni dinledi, itiraz etmedi. Onu bir savaşçı haline getirmek için yıllarımı verdim amma değdi. Hepinizi Sultana götürmek için emir aldım.” Bela handan dışarıya çıktığında şehrin ve birliğinin kuşatılmış olduğunu görmüş. Şehrin içinde üç gün çarpışmışlar. Bela ve birliğinden birkaç kişi sağ olarak Sultanın yanına gelmişler. “Sultanım” demişler, “Bela Beyimiz ve kardeşlerimiz tuzağa düştük.” Kendi Bildiğini Okuyan ve karısı çok mutluymuşlar. Bir hafta kadar sonra, Sultanın yanından gelen bir muhafız, “Beyim” demiş, “Hanımınızı ve oğlunuzu emin bir yere götüreceğiz, sizi Sultanımız ister.” Kendi Bildiğini Okuyan Sultanın huzuruna geldiğinde Sultan, “Bey ve birliği şehrin içinde pusuya düşmüş” demiş, “Üç gün çarpışmışlar. Kim sağ kim ölü bilen yok. Bu vazife senin. Bela Bey seni bugünler için yetiştirdi. O şehrin çıbanbaşlarını biliyorsun. Kimseyi bana getirme. Kendi bildiğini oku. Söz senin, hüküm senin.” Kendi Bildiğini Okuyan birliğini gece yola çıkarmış. Pusu kurulacak yerlere öncüler çıkartmış. Baskın ve çevirmelere karşı artçılar bırakmış. Sabaha karşı şehrin surları görünmüş. Şehrin kapıları ardına kadar açıkmış. Kendi Bildiğini Okuyan, “Şehirde bilmediğimiz bir salgın mı çıktı?” diye sormuş muhafızlara. “Yok Beyim” demişler, “Daha dün şehirdeydik. Bu düpedüz bir tuzak.” Birlik şehrin kapısından ihtiyatlı bir şekilde içeri girdiğinde bir de bakmışlar ki Bela, yanında şehrin Beyi onları bekliyor. Kendi Bildiğini Okuyan, “Bela Beyim” demiş, “Çok şükür yaşıyorsun.” Bela, “Sen de bu işe şaşırıyorsun yeğenim” demiş, “Ben de olsam şaşırırdım. Ben ve Bey, Sultana karşı savaş açan kardeşinin yanındayız; biraz sonra burada olacak. Ben öncelikle sevenleri birbirine kavuşturdum. Sonrası Sultanı aldatan bir şehir içi pusuya düşme hikâyesi. Senin bizim yanımızda olacağından da şüphem yok. Zaten yanındaki muhafızlar biraz sonra seni terk edip bize katılacaklar. Yeğenim” demiş, “Zaman kendi başına buyruk olma zamanı değil; yanımıza geç. Kılıcını çeker de üzerimize gelirsen öleceksin, karın dul kalacak, hancının kardeşine alacağız.” Kendi başına buyruk, “Bela Beyim” demiş, “Bu dediklerini Sultanımız da duydu. Yaptığınız bu plandan da haberimiz vardı. Uğruna savaşmayı göze aldığınız ve gelecek diye beklediğiniz asi Sultan kardeşini ben öldürdüm.” Sultan askeri birliğin arasından çıkmış. Şehrin ahalisi diz çökmüş; Sultanın ordusu açık kapıdan girip şehrin her tarafını kuşatmış.

* * *

Anlatırlar ki; Kendi Bildiğini Okuyan, Sultana olan sadakatini sonuna kadar gösterince, Sultan Şehrin Beyliğini ona vermiş. Şehrin Beyi, “Baş Bela” diye anılan Bela Bey ve Kendi Bildiğini Okuyan’ın kayınpederi Sultan tarafından ölümle cezalandırılmışlar. Şehir, kendi başına buyruk bir Beye sahip olmayı ve ona geçmişte neler yaptıklarını düşündüğünde ahalinin uykusu kaçmış. Kendi Bildiğini Okuyan, “Ben” demiş, “Sultanımızla tanıştıktan sonra kendi bildiğini okumaktan vazgeçtim. Yalnız savaşlar hariç.” Şehir iki sene kadar tarif edemediği bir ürperti ile yaşamış; bakmışlar ki o aksi, o huysuz adam ortalarda yok. Şehir her şeyi bir tarafa bırakmış, kenetlenmiş. Şehirden bir daha memlekete asilik yapan çıkmamış. Bu şehirde diyorlarmış: “Beyden gayrısı kendi bildiğini okuyamaz, o da şehre ve ahaliye kıyamaz.”

* * *

Şehir şehire, Kendi Bildiğini Okuyan kendi bildiğini okuyana, Baş Belası baş belasına, Bey Beye, yenge yengeye, gelin kız gelin kıza, gelin kızın babası gelin kızın babasına, Sultan Sultana, hancı hancıya, han hana, meydan meydana, konak konağa, ahali ahaliye benzer.

* * *

Bir kıssadır anlatılan. Her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede, anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…

* * *

Sürçülisan eylediysek affola…

* * *

Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!