Bu öykü, babasının kumar borçları yüzünden kendisinden yaşça çok büyük bir adama kuma olarak satılan on altı yaşındaki Hacer’in trajik hayatını ele almaktadır. Genç kızın sevdiği adamdan koparılarak istemediği bir evliliğe zorlanması, ruhsal bir çöküşle sonuçlanan ağır bir dramı gözler önüne serer. İşkence dolu evlilik hayatı boyunca yaşadığı çileler, doğan bebeğine karşı duyduğu yabancılaşma ve nefretle birleşerek korkunç bir sona evrilir. Kendi çocuğunun ölümüne sebep olmakla suçlanan Hacer’in hikayesi, toplumun ve yargının kadın kurbanlar üzerindeki bakış açısını eleştirel bir dille yansıtır. Yazar, bir kadının hayallerinin yıkılışını ve maruz kaldığı sistematik şiddetin onu sürüklediği karanlık hücreleri sarsıcı bir biçimde betimler.
Babasının iflasına neden olan kumar masasında sattığı Hacer, kendinden otuz altı yaş büyük adamın karısına kuma gittiğinde henüz on altı yaşını yeni doldurmuştu. Küçük Anadolu kentlerinden birisinde yaşayan, mahalle ve okulun en güzel kızının ay parçası yüzündeki iri kara gözlerinin ışıltıları, babasının “Seni Haydar’a verdim.” dediği gün sönmeye başladı. Babası, dedesinden kalan paraları adeta sıfırlama yarışına girmiş gibiydi. İçki, kumar ve hovardalığa verdiği paraların zekâtını evdekilere verse gül gibi yaşarlardı. Nice idealleri ve umutları varken Haydar’ın ikinci eşine kuma olmuştu. Haydar; iri bir pancarı andıran başının üzerinde dökülen saçları, yamuk burnunun altına tütün sarısı seyrek bıyıkları ve seyrek dişleri ağzından taşacak gibi devamlı sırıtan iğrenç biriydi. En kötüsü de ağzı lağımdan beter kokuyordu.
Oysa Hacer’in gönlü sınıftan Mustafa’ya tutulmuştu. Sınıf kızlarının ah çektikleri uzun boylu, geniş omuzlu, erkek güzeli Mustafa da Hacer’e ilk görüşte tutulmıştı. Okuldan biraz uzaktaki çınar ağacının dibi buluşma mekânlarıydı. El ele tutuşup dakikalarca içlerinden geçenleri gözlerinden okurlardı. Bir kerecik olsun delikanlı onun alev alev yanan kırmızı yanaklarından öpmeyi aklına bile getirmemişti. Sanki gizli bir büyüyle öpünce biricik prensesi çirkin, huysuz bir cadıya dönecek sanırdı.
Baba evinden koca evine giderken artık inci bir gerdana benzer dişlerini gülerken kimseler görmeyecekti. Beyaz yüzü günbegün dalından erken düşmüş yaprak gibi sararmaya, solmaya başladı. İlk gece Haydar üzerine bir kâbus gibi çöktü. Yaşananları görmemek için gözlerini sımsıkı kapatsa bile içinde yanan volkanları söndüremiyordu. Haydar sarhoş kafayla kelimeleri katlederken bir an üzerinden yan tarafa düştü. Anında dünyanın en berbat seslerini çıkararak sızdı. Hacer o kâbus gecesinden sonra her gün erimeye başlarken hamile kaldığını öğrendiği gün hayatının ikinci cehennemini yaşadı. Dört kız anası Haydar’ın karısında bir korku başladı. Ya bu sıska gelin bir oğlan doğurursa, evdeki tüm hakimiyeti sona ererse… Çocuk düşsün diye işkenceye varan ağır işleri kumasına yaptırmaya başladı. Aslında Hacer de bunu istiyordu. Ama tüm zorlamalara karşın doğacak bebek hayata tutundu ve doğdu. Erkek bebek onu evde Külkedisi olmaktan çıkarmakla kalmayıp evin gerçek hanımefendisi yaptı. Kadın ve kızları artık onun hizmetçileri olmuşlardı.

O günden sonra Haydar, iri taneli kehribar tespihini şak şak öttürerek başı havalarda yürümeye başladı, şehzade babası padişah edasıyla. Kumarhane arkadaşları —başka da arkadaşı pek olmazdı zaten— birkaç hafta eve kapanıp oğlanı sevsin diye bilerek oyun kaybettiler. Babasının adını koyduğu Keramettin’in kendisine uğurlu geldiğine inanıyordu. Yıllar sonra Haydar eli dolu torbalarla eve gelir olmuştu. Şehzadesi Keramettin’in annesini yağla balla beslemek istiyordu ki oğlu kanlı canlı bir babayiğit delikanlı olsun diye. Yemekteki etleri hane halkının homurtularını duymazdan gelerek hep onun önüne sürmeye başladı. Bunca ikram ve özene bir başka kadın olsa iki ayda kırk kilo alırdı. Oysa Hacer günbegün eriyip gidiyordu; zaten az olan sütü bir ay dolmadan hepten kesilmişti. Haydar, Şehzadesi Keramettin’in doğumunun kırkı çıkmadan tekrar kumar masasına döndü. Gün geçtikçe arkadaşlarının verdikleri avanstan bihaber yolunmaya başlanmıştı eski günlerdeki gibi. Artık eve gece yarıları geliyor, pancar motoru gibi ses çıkartan horultularını duymamak için erkenden uyumaya çalışan Hacer kapıyı açarken vurduğu tekmeyle uyanıyordu. O yetmez gibi böğürerek söylediği Müslüm Gürses şarkılarının katili oluyordu. Hepten uykusu kaçan Hacer, Mustafa’sıyla yaşadığı günleri hatırlardı. Ne çok isterlerdi kız olursa bebekleri kendisine, oğlan olursa Mustafa’ya benzemesini. Çoğu geceler rüyalarında bebeğinin büyüdükçe Haydar’a benzediğini görür, uykusundan kan ter içerisinde fırlardı. Bütün gün uykulu gözlerle Haydar’ı gönderdikten sonra odasına çekilip dalgın gözlerle Mustafa’sını düşünürdü. Öğleden sonra ağırlaşan göz kapakları hepten düşüp uyumaya başlardı. Fakat bu anlar fazla uzun sürmez, yanında yatan oğlunun ağlamalarıyla uyanır, hazırladığı mamayı biberona koyup yedirirdi. Aç bebek acayip sesler çıkartarak biberonu nefes almadan boşaltırdı. Hiç göğsüne bastırmak, doyasıya koklamak içinden gelmezdi; sanki bütün suçlu bu küçük günahsızmış gibi. İçinde biriken öfkeye kendisi bile şaşırırdı. İnsan kendi kanından canından olan bu masuma bu kadar soğuk kalabileceğini deseler bile inanmazdı.
Doğumun kırkı çıkmadan evin eski patroniçesi gündüzleri tekrar dizginleri eline aldı. Bütün gün dört genç kızı dışarıda delikanlı peşinde koştururken iki eli ve iki ayağı yaptığı işlere yetmiyor, hakaret üstüne hakaret yiyordu. Adım atacak halinin olmadığı o gece huysuzlaşan bebeğine mama bile hazırlayamamıştı. Sütten kesilen sol göğsünü çocuğun ağzına verip uykuya daldı. Yorgunluktan top atılsa duyacak hali yoktu. Sabah Haydar, onun göğsünün altında hareketsiz yatan çocuğu görünce saçlarından tutup yataktan fırlattı. Bebek sabaha kadar göğsünün altında nefessiz kalıp ölmüştü. Haydar da biricik oğlunun ölümünden sonra onu gözden çıkarmıştı. Mahkemede oğlunu hiç sevmediğini, kucağına bile almadığını, hatta nefret ettiğini söyleyince evdekiler de tanıklık etti. Hâkim kasten kendi çocuğunu boğarak öldürdüğüne kanaat getirdi. İki kez ağırlaştırılmış müebbet cezasının ilk altı ayını hücre hapsi olarak geçirecekti; tabii o kadar yaşayabilirse…
Hapishaneye girerken karnı hepten şişmiş hamile bir kedi bacaklarına sarılıp ona mırıldanarak bir şeyler söylemek istiyordu. Sanki “Hiçbir anne yavrusuna kıyamaz.” diyordu. Bir an onunla göz göze geldi; sevmek için eğilirken bir jandarma omzundan tuttu, diğeri iğrenç küfürler ederek kediye sıkı bir tekme attı. Kedi yığıldığı duvar dibinden hâlâ ona bakıyordu. Bir an görevlilerin arasından kurtulup yanına geldi. Görevliler bir müddet son görüşmesine izin verdi. Sonra emekliliği gelmiş gardiyan omzuna dokunup titrek bir ses tonuyla konuştu:
— Kalk kızım… Görüşme saatin bitti.
Günlerce medya zalim annenin aleyhine haberler yaptı; açık oturumlarda sosyologlar, psikologlar insanlığın nasıl bu kadar sevgisiz ve merhametsiz olduğunu tartıştı. Tekrar idam kararının verilmesi konusunda TBMM’de muhalefet önerge verdi. Hacer gibiler bu toplumda bir dakika olsun yaşamamalıydı. Hacer’ler asılmalıydı.











