1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Alper Sezener
  4. Yavaşlığın ve Unutuşun Kıyısında

Yavaşlığın ve Unutuşun Kıyısında

featured

Theo Angelopoulos sineması, modern dünyanın hızına ve görsellerin anlık tüketimine karşı duran, zamanı ve tarihi ağırlaştıran felsefi bir direniş alanı sunar. Yönetmenin Ulysses’in Bakışı ve Sonsuzluk ve Bir Gün gibi başyapıtları; insanlığın trajik belleğini, siyasi yıkımları ve varoluşsal sancıları plan-sekanslar eşliğinde derinlemesine işler. Öte yandan, Türkiye’de felsefe ve etik alanına unutulmaz katkılar sunan İoanna Kuçuradi, insanı kavramayı, ahlak ile etik arasındaki farkı gözetmeyi ve olayları ön yargısız değerlendirmeyi öğreten sarsılmaz bir miras bırakmıştır. Özellikle onun Etik adlı eseri, günümüzün aceleci yargı kültürüne karşı en güçlü felsefi panzehri sunarak başucu kitabı olma niteliği taşır. Her iki isim de çağımızın yüzeyselliğine karşı yavaşlamayı, düşünmeyi ve hayatın derin ağırlığını hissetmeyi savunan kalıcı izler bırakmıştır.

Hızın, anlık parlamaların ve dakikalar içinde tükenen görsellerin kuşattığı bir çağda yaşıyoruz. Ekrana düşen her imgenin bir sonrakinin telaşıyla silindiği, tarihin dahi bir sosyal medya akışına dönüştüğü bu dijital gürültünün ortasında insan, ister istemez bir duraklama, bir nefes payı arıyor. İşte tam bu anlarda sinemanın, yalnızca hikâye anlatmakla kalmayıp zamanın kendisine biçim veren o kadim imkânını hatırlamak gerekir. Bazı yönetmenler vardır; sizi sürükleyici bir ritmin içine çekip eğlendirmez, aksine zamanı yavaşlatır, durdurur ve gözlerinizin önüne bir ağırlık olarak koyarlar. Theodoros (Theo) Angelopoulos, işte bu zaman mimarlarının, tarihe tanıklık etmekten geri durmayan o ısrarcı seslerin en görkemlilerinden biridir.

Theo Angelopoulos sineması, hızın ve kesintisiz akışın tahakkümündeki modern dünyaya yazılmış en görkemli direniş bildirisidir. Popüler kültürün imgeyi ve zamanı hovardaca tükettiği bir çağda Angelopoulos, zamanın kendisini bir nesneye, ağırlığı olan bir maddeye dönüştürür. Çekimi kesmeden, kamerayı zamanın üzerine serer.

İdeoloji nerede gizlenir? Hızda, kesintisiz montajda ve her şeyi doğal, kaçınılmazmış gibi sunan pürüzsüz akışta. Angelopoulos ise imgeyi yavaşlatır; akışı duraksatarak tarihi, acıyı ve insanlığın trajik belirsizliğini görünür kılar. Onun plan-sekansları estetik bir fantezi değil, felsefi ve etik bir duruştur. Bu duruşun en berrak kristalleşmesini yönetmenin iki başyapıtında; Ulysses’in Bakışı (Ulysses’ Gaze, 1995) ve Sonsuzluk ve Bir Gün (Eternity and a Day, 1998) isimli eserlerinde buluruz. Bu iki film, yalnızca Balkanlar’ın veya bir adamın değil, modern insanın tarihle, dille ve ölümle kurduğu trajik ilişkinin ağıtıdır.

Ulysses’in Bakışı, kayıp bir ilk filmin bobinlerini aramak üzere yola çıkan bir yönetmenin (Harvey Keitel) Balkanlar’daki yolculuğunu anlatır. Fakat bu yolculuk mekânsal olduğu kadar zamansaldır da; Balkanlaşmanın, savaşın ve parçalanan ideolojilerin yıkıntıları arasında bir ölüler diyarı ziyaretidir. Filmin unutulmaz nehir sahnesinde, devasa bir Lenin heykeli parçalanmış halde Tuna Nehri üzerinde bir mavna ile taşınır. Kıyıdaki insanlar, sönmüş bir tanrının cenaze törenini izler gibi sessizce durur. Angelopoulos bu anı kestirip atmaz; zamanın ağırlaşmasına, tarihin bir kadavra gibi su üstünde süzülüşüne izin verir. Burada zaman akmaz, birikir. Walter Benjamin’in “Tarih Meleği” tam da bu sahnededir. Yüzü geçmişe dönük, fırtınanın etkisiyle geleceğe sürüklenirken ayaklarının dibine yığılan yıkıntılara bakar. Sınır imgesi ve sis, bu yolculuğun ana karakterleridir. Angelopoulos’un coğrafyası turistik Ege maviliklerinden tamamen arındırılmıştır. Islak sokaklar, sisli dağ yolları, tel örgüler ve terk edilmiş taşra kasabaları… Adeta simgesel düzenin dışına itilmiş, tarihin artıkları bu sınırlarda gezinir. Kamera nereye bakmanız gerektiğini söylemez; izleyiciyi bir anlam üreticisi olarak kendi dikkatiyle baş başa bırakır.

Tüm bu epik ve melankolik doku, Eleni Karaindrou’nun hüzünlü akordeon ve obua ezgileriyle birleştiğinde, filmler sadece izlenen birer sinema eseri olmaktan çıkıp insanın ruhuna işleyen, zamanın ötesinde birer sanat deneyimi haline gelir.

Eğer Ulysses’in Bakışı kolektif tarihin ve siyasi trajedinin filmiyse, Sonsuzluk ve Bir Gün varoluşun, dilin ve bireysel yasın poetikasıdır. Ölümün eşiğindeki şair Alexandre (Bruno Ganz), hayatının son gününde 19. yüzyıl şairi Dionysios Solomos’un yarım kalan şiirini tamamlamak ister. Solomos, halkından sözcükler “satın alarak” dilini kurmaya çalışan bir şairdir.

Filmin sinema tarihine geçen en etkileyici sekansı, gerçekle rüyanın birbirine karıştığı gece vakti binilen sihirli otobüs sahnesi ve filmi büyüleyici kılan en vurucu unsur ise Alexandre’ın küçük göçmen çocuktan parayla satın aldığı “kelimelerdir”. Ölümcül hastalığı yüzünden hayatının son gecesini yaşayan şair Alexandre ve kurtardığı Arnavut çocuğun bindiği bu otobüs; yorgun bir devrimciden kavga eden genç aşıklara, sokak müzisyenlerinden Alexandre’ın hayran olduğu 19. yüzyıl şairi Solomos’a kadar yaşamın farklı evrelerini taşıyan arafta bir mekâna dönüşürken, Solomos’un otobüsten inmeden önce fısıldadığı “Tatlı olan yaşamdır…” dizesi ölüme yürüyen şair için hüzünlü bir aydınlanma anı yaratır. Bu görsel şiiri tamamlayan en etkileyici “şey” ise çocuğun Alexandre’a getirdiği üç kelimedir: Şefkati ve kökleri simgeleyen “korfulamu” (bir çiçeğin kalbi), hem ülkesiz çocuğun hem de hayata yabancılaşmış şairin ortak kaderi olan “xenitis” (her yerde yabancı olan adam) ve yaşamın, aşkın değerini ancak yolun sonuna geldiğinde anlayan Alexandre’ın trajedisini özetleyen “argathini” (çok geç, gecenin geç vakti) kelimeleri, filmin tüm varoluşsal felsefesini tek bir sahnede kusursuzca özetler.

Film, dilin imkânsızlığını sorgular. Filmin finalinde sorulan “Yarın ne kadar sürer?” sorusuna verilen cevap, Angelopoulos sinemasının tüm zaman anlayışını özetler: “Sonsuzluk ve bir gün kadar.”

Angelopoulos, 2012 yılında Atina yakınlarındaki Pire Limanı’nda yeni filmi Öteki Deniz (The Other Sea) setindeyken karşıdan karşıya geçerken hızla gelen bir motosikletin çarpması sonucu 76 yaşında hayatını kaybetti. Yavaşlığı, dikkati ve zamanın ağırlığını bir ömür felsefesi yapan bir sanatçının hıza kurban gitmesi, çağımızın en acı ironilerinden biridir.

Bugün Angelopoulos izlemek, ideolojik bir eylemdir. Çünkü görsellerin saniyeler içinde tüketildiği, tarihin bir sosyal medya akışına indirgendiği bu çağda o bize şunu söyler: Yavaşla. Bak. Gör. Tarihin ve insanın ağırlığını hisset. Tarih, ders kitaplarındaki donuk metinler değildir. Tarih, sisli bir dağ yolunda yürüyen yaşlı bir adamın adımları, su üstünde yüzen parçalanmış bir heykelin gölgesi ve yarım kalmış bir şiire aranan o son sözcüktür. Bu anlar geçip gitmez; birikir ve taşınır. Angelopoulos sineması ise, o taşıma eyleminin kendisine yakılmış en görkemli ağıttır.

***

Bazı insanlar dünyadan ayrıldığında yalnızca bir beden eksilmez; zihnin dünyayla kurduğu somut bir imkân, bir kavrama biçimi ve bir çağın tanıklığı da sessizce inzivaya çekilir.

Değerli hocam, İoanna Kuçuradi’nin (4 Ekim 1936 – 2 Ekim 2026) gidişi bende tam olarak böyle bir düşünsel boşluk bıraktı. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bölüm başkanımızdı. Etik başta olmak üzere birçok dersine katıldım. Kendisinden öğrendiğim çok şey var. Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti. İnsan gençliğine döndüğünde bazı hocaların adını, bazı derslerin başlıklarını, amfileri, koridorları hatırlar. Kuçuradi söz konusu olduğunda bunların hiçbiri yalnızca hatıra olarak kalmıyor. Onun derslerinde insanın önüne bırakılan soru, ders bittiğinde bitmiyordu.

Geriye dönüp baktığımda Kuçuradi’nin bize bıraktığı şeyin kitaplardan ibaret olmadığını görüyorum. Bize insanı kavramadan hüküm vermemeyi, doğru değerlendirme ile değer biçmeyi ya da değer atfetmeyi karıştırmamayı, etiği kuru bir ahlakçılığa indirgememeyi, insan haklarını sloganlardan çıkarıp insanın değerine bağlamayı öğretti.

Ruhu şad olsun.

İoanna Kuçuradi’nin düşünce dünyasına ve o sarsılmaz felsefi mirasına adım atmak isteyenler için ilk durak kesinlikle Etik’tir (1977). Bu eser; Türkiye’de ve dünyada sıklıkla birbirine karıştırılan dogmatik davranış kuralları toplamı olan “ahlak” ile felsefi bir bilgi alanı olan “etik” arasındaki ayrımı berrak bir biçimde çizer. Günümüzün aceleci yargı kültürüne ve yüzeysel etiketlemelerine karşı en güçlü felsefi panzehiri sunan kitap, bir insana veya eyleme kendi ön yargılarımızın cetveliyle “değer biçmek” yerine, onu kendi biricik koşulları içinde “değerlendirmenin” imkânını verir. Kuçuradi’yi ve onun düşüncesini daha yakından anlayabilmek için Etik, mutlaka kütüphanede yer alması ve dönüp dönüp okunması gereken başucu eseridir. Okuyalım ve okutalım.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!