Yazı, milliyetçi perspektiften devlet ve düzen ayrımını ele alarak mevcut sistemin adaletsizliklerini, yozlaşmasını ve küresel entegrasyonun getirdiği tahribatları eleştirmektedir. Yazar, geçmişteki Mamak Cezaevi anıları üzerinden hak ihlallerini gözler önüne sererken, milliyetçilerin devleti koruma refleksi ile bozuk bir düzene karşı duyduğu rahatsızlık arasındaki ikilemi irdelemektedir. Tarihî kökler ve şiirsel bir direniş ruhuyla sığınak arayan metin, doğanın talan edilmesini, liyakatsizliği ve tüketim çılgınlığını sert bir dille kınamaktadır. Sonsuza kadar var olması istenen ebedi devlet ideali yüceltilirken, halkı ezen ve değerleri yok eden kör düzenin yıkılması gerektiği vurgulanmaktadır.
70’li yıllarda ülkücülerin en önemli sloganlarından biriydi. Düzen ve devlet ayrımına dikkat çeken slogan; soyguncu, vurguncu, talancı düzenin artık çekilemez olduğunu, yıkılması gerektiğini haykırıyor ama devlete de toz kondurmuyordu.
Genelde milliyetçiler devlete toz kondurmazlar.
Mamak Ceza ve Tutukevi şartlarında dahi dışarıdan gelen insan hakları heyetlerine açıklama yapmaz, devletin zor durumda kalmasını istemezlerdi.
Yeni Düşünce gazetesini çıkarıyoruz, yıl 1987… Emir Kuşdemir’in içeride gördüğü işkenceleri manşete taşımıştık. Kolordu komutanı da bizi aramış, işkence filan olmadığı iddiasında bulunmuş ve bizi Mamak’a, makamına davet etmişti. Gittik, yola kadar kırmızı halılar. Arabadan indik; bir yüzbaşı karşıladı, bina girişinde binbaşı, merdivenlerde yarbay…
Kolordu komutanı anlatıp duruyor; sanki beş yıldızlı otel, yemekler, çaylar, banyolar…
Ben de ona banyo sefasını anlattım.
“Yok efendim, nasıl olur, iftira. Öyle şey olur mu?”
Önümüzde ikramlar; çaylar, meyve suları, pastalar vb…
Sanki ben bir kısım medyadanım…
Neyse, hayli övdü cezaevini; insanın girip yatası gelir.
Sonunda dayanamadım: “Beyefendi, ben orada yattım, 1980-82…”
Böylece bütün anlattıklarının birdenbire propaganda olduğu ortaya çıktı. Yalancı çıkmaktan hicap duyup duymadığını anlamadım.
Elbette görüşme orada bitti.
Gazetemizin böylece ne kadar etkili olduğunu da gözlemlemiş olduk. Emir, ondan sonra biraz rahatlamış olmalı.
Devlet denen mekanizma mı düzenin bir parçası, yoksa düzen kuranlar devleti mi yönetiyor bir müddet? Bu soruya her milliyetçi kolay kolay cevap veremez, rahatsız olur.
En azından “devlet-i ebed müddet” diye bir kavram var ki ona sığınmak en azından gönülleri rahatlatır. Fakat bu, düzenin hâkimiyetine halel getirir mi, orası belli değil.
İşte Zygmunt Bauman ayarında bir filozof çıkaramazsak, küresel yapıya entegre devlet mekanizmasının sonunda her türlü milliyetçiliği kendine ram edebilecek potansiyeli olacaktır.
Olsun, yine de tarih bizim için sığınılacak limandır.
Orada devlet-i ebed müddet bütün kudretiyle duruyor.
En iyisi şiirle anlatmak!
Çünkü şiir medeniyetinden geldiğimize göre, o tarihin de bize bir fener tuttuğunu, belki küresele entegrasyonu sağlayan tutamakları parçalayabilecek bir mayaya sahip olduğunu düşünebiliriz:

YIKILSIN DÜZEN – YAŞASIN DEVLET-İ EBED MÜDDET
Kadir-i mutlak mıdır ki bu kör, kahpe düzenler?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Hep payidar mı olacak böyle insan ezenler?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Şu dağların feryadına kulak verecek yok mu?
Çok mu insaf istemek, adalet istemek çok mu?
Ağaların, beylerin merhamete karnı tok mu?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Hani adl-i ilahi, yanıyor sine-i millet?
Bütün organizmayı kuşatıp kemirdi illet.
Sonsuza dek mi sürsün milletin düştüğü zillet?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Yeni doğan çeteleri, bebek kanı içenler…
Bir yanda vatan satanlar, ötede serden geçenler…
Ya düşmanla bir olup da Türk’e kefen biçenler?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Ne yeşile saygı kaldı, ne akan suya hürmet,
Ne kamuda ehliyet var, ne devlette azamet,
Hele şu Müslümanda kalmamış hiç istikamet!
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Ne ihlas var, ne ihtisas; ehliyete kim bakar?
Teşvik alan turistikler gider ormanı yakar,
Ne kutsal kalmışsa önce muhafazakâr yıkar!
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Şu İstanbul megakentmiş, beton camiye basmış,
Meğer kubbe tersine çevrilen bir koca tasmış!
Devletin malı deniz, baştakilere mirasmış!
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Ankara’nın bağları da büklüm büklüm yolları,
Cumhuriyet rejiminde saltanatın kulları…
Kula kulluk yapar mı hiç Allah’ın has kulları?
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Cami mihverliydi hani şu bizim medeniyet?
AVM nereden çıktı, şehri bozan zihniyet?
Ne sorumluluk kaldı, ne de zerre samimiyet!
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Sadece kent bozulmadı, kırsala da şirk girdi,
Meralar talan oldu, sürüye kıran girdi,
Gâvur altın çalarken dokuz can toprağa girdi!
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Üretmeden tüketmektir bir kuşağı çürüten,
Ne dininden haberdar, ne de milliyetinden!
Heder olup kendini yer boş hayalin peşinden,
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Çok görünür gözlerine emeklinin maaşı,
Kimsenin umurunda mı garibanın gözyaşı?
Kravatlı Dumrullarca tutulmuş köprübaşı,
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!
Atatürk’ten emanet kalan her bir devlet malı
Liberale çok göründü, dediler hep: “Satmalı!
Milli ekonomi olmaz, küresele katmalı!”
Böyle düzen mi olurmuş, yıkılmalıdır elbet!
Şahsuvar, bu nasıl destan; düzen nedir, devlet ne?
Devlet dediğin de küresel düzene payende…
Ama sen tarihle avun, hep aynı şeyi söyle:
Yıkılsın düzen, yaşasın devlet-i ebed müddet!











