1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  4. Devlet Milliyetçiliği Ya Da Milliyetçiliğin Devlet Sorunu

Devlet Milliyetçiliği Ya Da Milliyetçiliğin Devlet Sorunu

featured

Yazar Lütfü Şahsuvaroğlu, devlet milliyetçiliği kavramını Zygmunt Bauman’ın felsefi çerçevesinden hareketle ele alarak, milliyetçiliğin devlet aygıtı karşısındaki evrilme ve ehlileşme sürecini sorgulamaktadır. Metin, başlangıçta muhalif veya keskin bir duruş sergileyen milliyetçi akımların, devletin bekası ve küresel sistemle uyum arayışı doğrultusunda nasıl stratejik bir uyuma zorlandığını analiz eder. Özellikle göç politikaları ve toplumsal kimlik dönüşümleri bağlamında, devlet gücünün milliyetçiliği kendi evrenselleşme hedefleri için bir araç olarak kullandığına dikkat çekilir. Şahsuvaroğlu, Türkiye özelinde milliyetçi merkezlerin sığınmacı meselesi gibi kritik konularda sergilediği tutum değişikliklerini, Bauman’ın karşıtlık ve teslimiyet teorisiyle ilişkilendirir. Sonuç olarak kaynak, milliyetçiliğin özgün bir irade mi ortaya koyacağı yoksa devletin küresel projelere eklemlenme sürecinde bir figüran olarak mı kalacağı sorunsalı üzerine odaklanır.

 

Şöyle bir soruyla başlayalım:

Küresel bir yaptırıma ikna olarak evrensele dayanma zorunluluğu altında devlet mekanizmasına karşıt duran kimlik tanımlamalarının, ya da daha kesin ifadesiyle milliyetçiliklerin sonunda devlet yanında yer alıp almayacağının bir garantisi var mıdır?

İktidara çok keskin eleştiriler getirenlerin, sonrasında nasıl ‘devlet gücü’ baskısı ya da kamu imkânlarının cazibesi karşısında karşıtlıklarını nasıl uyum politikasına çevirdikleri sadece bize has bir durum mudur yoksa genel bir kural mıdır?

Son çeyrek asırda devletin modernite sonrası ortaya çıkan yeni evrensele uyum arayışında birçok karşıt duruşları nasıl kendine râm eder hale getirdiğini biliyoruz.

Soru güncelleştirilecek olursa; bundan sonraki ahvalde yeni birçok karşıtlığın (Kemalizm, Cumhuriyetçiler, Türkçülük, Atatürkçülük, başkaca milliyetçilik akımları) ilerde yine aynı metodla, milliyetçiliğin devletin işini zorlaştırmayan işlevi nedeniyle ve devletin baskı gücünü de bu ‘önkabul’e katarak tabiri caizse ehlileştirilmesinin önündeki engel nedir?

Günümüz felsefecilerinden Zygmunt Bauman’ı genellikle farklı olanı önceleyen yaklaşımlarından tanıyoruz. Böylelikle küresel göçlerin yaratacağı yeni sosyolojik coğrafyalara, bölünmüş farklı ve kültürel dağınıklık içinde bulunan toplumlara yaşayacakları travmanın felsefesini inşa ederek bir rahatlama meydana getiriyor gelecek adına. Bauman’ın birçok eseri bu felsefenin inşasına yönelik. Yahudi kökenli olan Bauman zaman zaman Yahudilere de uyarılarda bulunuyor fakat daha çok diğerlerine… Onu Sosyolojik Düşünmek, Modernite, Bireyselleşmiş Toplum, Yasa Koyucular, Akışkan Aşk, Cemaatler vb. kitaplarından tanıyoruz. Birkaç kez vurgulamıştım yazılarımda ve sosyal paylaşımlarımda; göç mühendisliğinin filozofisini Ottowa Sözleşmesinden çok önce Bauman ortaya koydu. Göçerlerin kültürlerinin oturanların üzerine egemen olacağını dahi ileri süren tezleri ile biliyoruz onu.

Bauman’ın ölüm ve ölümsüzlük üzerine yazdıkları da dikkate değer. Bir çuval yazıyı niye yazmış Bauman diye sormadan edemedim kendi kendime. Öyle ya yine bir hinoğlu hinlik vardır diye düşündüm. Yine de ölüm hakkında yazılanların başında okunması gereken bir eser. Derin felsefeci yaklaşımları da içeren metinlerin sonuna eklediği milliyetçilik bahsiyle de yine farklı olanın öncelendiği bir tartışma zemini yaratıyor bile isteye… Böylece pür felsefe adına yazılmış, bilinmezliği su götürmez olan bir konu etrafında beyin fırtınası yaratma aşkına bir metin olmadığını anlıyorsunuz.

Uzun uzadıya antik çağdan modern topluma ölüm karşısındaki insan ve toplumların psikolojisini inceleyen Bauman modernin evrenselleşme karşısındaki teslimiyetini açıklamaya çalışıyor.

Eksiksiz olmayan, kusurlu olan modernin farklı olanı önceleyen evrenselleşmesi ona göre tarihin yeni diyalektiğidir.

Ölüm ve ölümsüzlük tartışmalarının vardığı son noktaya işaret eden Bauman, özgürleşim bahsiyle evrenseli yakalamaya moderni mecbur kılıp milliyetçiliğin başta sürece nasıl engel olacağına değiniyor ama devlet mekanizmasının küresel ile olan uyumunun kaçınılmaz olmasıyla devlete zaten tabiatı icabı râm olan milliyetçiliğin giderek nasıl hizmete amade kılınacağına getiriyor meseleyi…

“Gerçekten de, şimdiki zamanın en belirgin özelliklerinden biri, hâlâ sona ermemiş özgürleşme anına yakalanmış olduğudur: nedeni ne olursa olsun; ilk günah, cahillik, dar görüşlülük, sömürü, yabancılaşma, yoksulluk, ya da doğaya bağımlılık -şimdiki zamanı şimdiki zaman yapan her neyse: evrensel olmayan, kısmi dolayısıyla soluk, kusurlu, kırılgan, kalımsız, ölümlü. Hemen hemen bütün öteki (gelenekçi?) mitlerden kesinlikle farklı olarak eşsizlik örneği sergileyen modern henüz gerçekleştirilmemiş özgürleşme miti, kalımlılık güvencesi (zamanın tahrip ettiklerinden kurtulma, hiçbir ölümlünün önle(ye)meyeceği çürümeden kaçma, yanından geçip gitme ya da kandırma güvencesi) arar; ama temel yaradılış yasasında ya da geçmişteki bir olayda değil, gerçekleştirilmesi gereken bir fikirde: evrensel olduğu için önceden evrensel koşula uzanan bir basamak olduğu duygusuyla şimdiki zamana inanan bir fikir. Modern tarzda, ölümsüzlük bir olasılık olarak tanımlanır; tikellikten, farktan özgür kalmaya eş bir olasılık. Bu tanımdan yeni ufuklar açan iki sonuç çıkar. İlk olarak şimdiki zamanı özürlü, kusurlu koşulundan kurtarmak bir görevdir: İdeanın bilinçli olarak benimsenmesinin hemen ardından gelebilir, bunun da ardından kasıtlı, amaçlı ve üzerine odaklanılmış hareket gelir. Geçmişin tersine, geleceğin ürün niteliği vardır ve üretilmesi gerekir. Bundan dolayı da siyasi eylemin, onun harekete geçirdiği kaynakların, garanti ettiği olayların gidişatını belirleme gücünün de üretilmesi gerekir. İkinci olarak, geçmişin yarattığı hastalıklı sonuçların yok edilmesi böylesi bir siyasi eylemin konusudur. Siyasi eylemle yok edilmesi gereken bu sonuçlar kendilerini öncelikle, bütün şekillerinde İdea’nın süresiz kusursuzluğundan yoksun kalan kısa süreli şimdiki zamanın çok çeşitli biçimlerinin evrensel olmayışında, tikelliğinde, sınırlılığında gösterir. Modern siyasetin telos’u (son, bitiş, dönüm noktası) evrensellikse, uygulaması farka karşı açılan savaştır. Öyle görünüyor ki, modernitenin itici gücü evrenselliğin gerçekleştirilmesi yönündedir. Öte yandan uygulamadaki başarısı, Adorno’nun *’toplumsal sapma korkusu’*nu her gün besleyen, farklılığın yasallığının kaldırılmasıdır.” (Zygmunt Bauman, Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri, çev. Nurgül Demirdöven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2000, s. 148)

Bauman farka karşı açılan savaşların evrenselliğe giden tarihin akışına ters olduğunu ve önünde sonunda karşıtlığın uyuma dönüşerek devlet sayesinde milliyetçiliğin evrensele monte edilebileceğini ileri sürüyor. Bu durumda bazı ülkelerdeki milliyetçiliklerin önce göçmenlere karşıt durup sonra da devletin bekası çizgisinde farka – farklılığa tahammülün ötesinde bir teslimiyete evrilebileceğinin de sinyallerini veriyor.

Biz de bu konuyu ülkemizde yaşanan gerek Avrupa ve İsrail rahat uyusun diye ülkemizi adeta uluslararası bir göçmen kampına çeviren göç mühendisliğine, gerekse Terörsüz Türkiye perdesi arkasında nasıl farklı bir topluma evrilme ameliyesi icat edilmesine ışık tutması açısından masaya yatıracağız.

Elbette ki Bauman’ın felsefesinin doğrudan ülkemizi hedef aldığını söyleyemeyiz; daha çok da Bauman Batılı ülkelerle muhatap oluyor izlenimi veriyor zaten… Ancak satır aralarında her kitabındaki metinlerin ilerleyen sayfalarında nasıl bir dünya öngördüğü ve orada bizi bekleyen tehdit ve tehlikeler ortada bence…

Biz ise hâlâ modernleşmenin peşinde geç kalmış bir çabayı tekrar ede ede ulusallaşmayı moderniteyi aşmışların yelkenlilerine rüzgâr taşıyarak gerçekleştirebileceğimizi sanıyoruz.

Bauman eserlerinde özellikle modernin, doğal olarak Batı’nın evrensel olabilmesi için sanki uyması gereken kuralları ve fark kavramına vermesi gereken önemi ortaya koyuyor. Biz de buradan modernleşme sevdamız açısından payımıza düşeni kapacağız ‘binaenaleyh’…

Toplumsal sapma korkusu ve farklılığın yasallığının kaldırılması…

Anahtar sözcükler bunlar.

“Ama bu öykünün sonu değildir. Eğer evrenselliğin ortaya çıkmasının garanti edilmesi zorunluysa ve sonunda da güç destekli eylemle ortaya çıkarılırsa, o zaman evrenselliğin sınırları hiçbir zaman oluşturduğu gücün taşıma kapasitesinin ötesine geçemez. Bu nedenle, evrensellik yönündeki itiş gücü yalnızca yeni bölünmelere, ayrılmalara ve farklılıklara neden olur ve bunu yaparken aynı zamanda arkasındaki güçlerle desteklenen yeni birörnek standartların önüne çıkan eski farklılıkları ciddiyetle kökünden söküp atar. Modernite silip atamayacağı bir çelişkiyle damgalanmıştır: Birleşmeyi düşlerken böler, evrenselliğe ulaşmaya çabalarken tikelliği öne çıkartır. Sonuç, Derrida’nın belirttiği gibi şaşırtıcı bir paradokstur: ‘Milliyetçilikle kozmopolitliğin evliliği her zaman iyi bir evliliktir’. Ulusal egemenlik-bütünüyle bölücü bir ayrılıkçılık, ayrıcalık ve ayrımcılık çabası- herkesin beğendiği gibi evrensellik bayrağını yükseklerde uçurmadan akıllıca bir başarı umudunu pek canlı tutamaz. Ulusal bir biçim alsın almasın, nazik ve konuksever ya da saldırgan ölçüde yabancı düşmanı olsun, kimliğin kendi kendini onaylaması her zaman evrensel olanın beğenilmesine ya da saptanmasına yanıt verir. Bu yasanın hiçbir istisnası yoktur. Hiçbir kültürel kimlik kendisini donuk bir çevrilemez deyim bütünü olarak ortaya sunmaz; tersine, evrensel olanın tekil olan üzerindeki silinmez bir yazıtı, insan özü ve insan niteliğinin eşsiz bir kanıtı olarak sunar. Bu her seferinde sorumluluk söylemidir: Ben, biricik ‘Ben’, evrenselliğe tanıklık etmekten sorumludur. Her seferinde, örneğin örnek oluşturması kendine özgüdür.” (Bauman, a.g.e., s. 148-149)

Jacques Derrida’dan alıntılayıp vurguladığı bu kültürel açıklık gerçekte birçok milliyetçilik için bile genel kabuller arasındadır. Yüz yıl önce bile sadece klasik muhafazakâr milliyetçiler değil radikal Türkçüler bile kültürün donuklaşmaması için kültürler arası münasebetlerin olumlu yanlarına temas etmişlerdir. Özellikle dilde ırkçılığın dilin gelişmesine nasıl köstek olacağı bizzat o akımların öncülerinin yazdıkları metinlerde bolca vardır.

Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları buna en güzel örnekler arasındadır.

Büyük Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın:

“Sangaryos’u Sakarya yapan, İkonyumu Konya yapan dille konuşurdum” gibi mısraları bu açıdan incelenmeye değer.

Türkçülüğün Boyutları ve Ziya Gökalp adlı eserimde özellikle bu kültürel donukluk ve açılım konularına sayısız örnek vermeye çalıştım. Hatta Gökalp’ten, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör’e uzanan organik milliyetçilik diye tarif ettiğim ana damar milliyetçiliğinin medeniyet ve kültür tartışmalarını ne kadar ileri bir seviyeye taşıdığını da Türk Yurdu dergisinde birkaç sayısı süren Milliyetçiliğin Üç Dalgası adlı makalemde ele almıştım.

Savaş psikolojisinde milliyetçiliğin Durkheim Sosyolojisine, barış zamanında ise Weberian bir sosyolojiye evrildiğini de yine bu çerçevede tartışmış idik. Strateji ve devlet yani siyasal alanın korunması adına milliyetçilik boyutları zaman zaman daralır açılır; bu anlamda vatan kavramı ile millet kavramı da zaman zaman en geniş bir kuşatıcılığa ulaşır zaman zaman da kendi içine dönerek elde olanı muhafazaya çalışır.

Bu yüzden stratejik düşünmek felsefecilerimizin ve sosyologlarımızın kaçınılmaz görevleri arasındadır. Bunu tam yapabildik mi, tartışmalı elbette. İşte bu yüzden organik milliyetçiliğimizin üç ismi Gökalp, Turhan ve Güngör bu görev şuurunda olmakla üzerlerine düşeni yapmışlardır. Fakat onların takipçisi olduklarını iddia edenlerin ağacın kabuğu gibi giderek kitinleşmesi de yine milliyetçiliğin stratejik olarak geç kalan bir taktikler kumkumasında debelenmesine sebep olmuş bir alışkanlık yani ezbercilik hastalığıdır.

Bugün mesela yeni organik milliyetçiliğin, küresel güç odaklarının evrensele ulaşmak mecburiyeti senaryosında kendisine biçtiği rolü olayların sonrasında mı oynayacağı ve tasarlanan sentezde yerini alacağı hakkında ne düşündüğü merak konusudur. Yani edilgen olarak bu sözde kaçınılmaz gidişata figüran olmaya namzet midir, değil midir? Yoksa evrenseli doğru okuyup kendi milliyetçiliğini başkalarının biçtiği tanımladığı bir çerçevede değil de özgün olarak mı ortaya koyacak ve mesela “çağı değiştirmek” gibi bir iddianın müellifi mi olmak için yarışacaktır?

Bugün ne yazık ki, milliyetçiliğin idrak gecikmeleri arasında iki başat rol öne çıkıyor. Birincisi Bauman’ın biçtiği başta karşıt sonrasında uyumlu figüran rolü, ikincisi ise başta moderniteden yana sonra her türlü farka tahammülsüzlük rolü; bu ikinci rol öyle ki doğrudan doğruya Bauman’ın da işaret ettiği parçalanmaya vesile olacak işlevleri yüklenmişe benziyor.

En son ABD ve İsrail ittifakının İran saldırısı sırasında özellikle İran karşısında konum alışları teşvik adına yapılanlar. Mesela büyük Türkçü Enver Paşa’nın bile bu süreçte sosyal medya trolleri (çoğu da İsrail güdümlü) tarafından istismar edilmesine şahit olduk. Bunlardan biri Tengri Elçisi adını taşıyor ve Tengri başlığını kullanarak sözde Türkçü olduğu imajı yaratmaya çalışıyor. Bu hesap şöyle diyor:

“Enver Paşa mezarından kalksa ve Farisilere (f harfi küçük) saldırsa, ona Siyonist damgası vuracak çok kişi var.”

Emperyalizme karşı olması gereken milliyetçiliğin emperyalizmin yanına çekilme gayretleri arasında bu sosyal medya fenomenlerinin, (muhtemeldir ki birçok hesap İsrail tarafından desteklenmektedir) elbette bir önemi yok. Önemli olan felsefeci Bauman’ın milliyetçiliğin daha kurumsal merkezlerine biçtiği rol…

Bauman bu rolü biçerken modernitenin merkezindeki Batıdan örnek veriyor ister istemez. Çünkü milliyetçiliğin yani Batılı literatür açısından nasyonalizmin Batıda çok daha kabarık bir suç dosyası var.

Bauman özellikle Nazi Almanyasına değinerek Batıyı farklılığa ve toplumsal sapma korkusuna maruz moderniteyi düşündüğü evrensele hazırlamak için milliyetçiliğin bölücü, farka tahammül etmeyen yapısına özellikle bel bağlıyor. Tezini bu antitez karşısında bir senteze ulaştırma arzusu açıkça hissediliyor.

Karşıtlık suçlu addedilecek ki, sonunda devletin bekası için ortaya konan bu sentez kabul edilebilsin. Yani göçerlerin kültürlerine tahammül edilsin hatta anayasa değiştirilsin ve çoklu yapı, farklılıklar yeni devlet kavramının “ülkesi ve milletiyle” bahsini oluştursun.

O yüzden Türkiye’deki iktidar ve devletin, hatta sıklıkla da sözde muhalefetin bu küresel öngörüyü, daha doğrusu Bauman’ın evrenselini kendi bekası için uyulması gereken bir gelecek planı olarak kabul etmesi boşuna değildir.

Acaba milliyetçilik, birçok şeye başta dirense de sonuçta kendini var eden evrenselciliğe olan minnet borcunu kabul edecek midir? Tarihin diyalektiği, Hegel’in ya da Marx’ın değil de Bauman’ın çatışma ve bileşim teorisine göre mi şekillenecektir?

Şimdi Bauman’ın ulusal uyum basamaklarını nasıl inşa etmeğe çalıştığına bir göz atalım:

“Uygulamadaki görünüşünde ne denli bencil ve hoşgörüsüz olursa olsun, ulusal egemenlik sonuçta olumsal ve kalımsız olanın aşkınlığıyla ilgilidir, böyle olduğu için de kendi kendini yasal kılan kuramında evrensel olanın zamana bağlı olmadığını yürürlüğe koymaktan öteye gidemez. Ulus kurma çabaları insan evrenselliğine giden yoldaki basamaklar olarak ortaya koyulmalıdır. Tersi biçimde, milliyetçiliğin evrenselci gizliliği, grup bencilliğinin üyelerinin insanlığına ödemesi gereken bir minnet borcudur. Ancak yine de bunun sonucunda ortaya çıkan içsel çelişki, bütün milliyetçiliklerden kendine özgü gerçekleştirilememiş ve gerçekleştirilme olasılığı bulunmayan projeler ortaya çıkarır. Milliyetçiliğin hiçbir zaman geçmişteki işlerinin hiçbir somut tortulaşmasıyla tatmin olmaması gerekir. Milliyetçi uygulamaları aynı anda hem gerçekleştirilmesi olanaklı, hem de başarısızlığa uğramaya yazgılı yapan standartlara hiçbir şey bütünüyle erişemez. Milliyetçilik öne sürülen amacı konusunda kibirlilik ölçüsünde kendinden emin ve görünüşte bu amacı yüceltmek için yapılmış olan her şey konusunda küçümser ölçüde kuşkucu olmaya zorunludur. Sonuç olarak uluslar hiçbir zaman hareketsiz kalamaz; hoşnutluk ve azalan dikkat ulusların en kötü günahıdır: Kesinlikle (kendini yok edecek ölçüde) ölümcül bir günah. Onların sürekliliğini sağlayan ve onların ‘günlük oylamaları’yla sürdürdüğü düzen, sonuçta yapaydır (‘doğal’ olduğunun, başka bir deyişle toprağın ve kanın zorladığını ‘yalnızca yansıttığının’ öne sürülmesine ve öyle düşünülmesine karşın) dolayısıyla baştan sona güvenliksizdir. Bütün ve herhangi bir düzendeki paradoks -Canetti’nin ifadesiyle ‘düzenle ilgili gülünç şey’– (Elias Canetti, The Human Province, s. 160) tam ve her şeyi kapsayıcı olmak istemesidir, oysa ‘çok az şeye dayanır. Olmaması gereken bir yerde duran bir saç, sözcüğün gerçek anlamıyla bir saç, düzeni düzensizlikten ayırabilir. Durduğu yere ait olmayan her şey düşmanlık uyandırır. En küçük bir şey bile rahatsız edicidir: Son derece titiz bir adamın çevresini mikroskopla taraması gerekebilir, bundan sonra bile o adamda olası bir gerginlik artığı kalacaktır.’ Milliyetçilik ortaya çıkardığı uluslarda o ulusa özgü böylesi bir gerginlik yaratır. Ulusları tetikte olmaları konusunda eğitir, bunun da anlamı hiçbir dinginlik sözü vermeden çok fazla tedirginliğe neden olmaktır; ulusu, sürekli mücadele edilmesi gereken ve zafer inancıyla gelecek o memnun edici ve dinlendirici hoşnutluğu sağlayıcı ölçüde kesinlikle elde edilemeyen bir göreve sürükler. Ulusu toprağı ateşli bir şekilde savunmaya ve aynı kandan olup olmadığını delice ölçmeye iter.” (Bauman, a.g.e., s. 150)

Nazi Almanyasından başlandığı ve nasyonalizmin uç noktalarından beslenildiği takdirde Canetti’ye dayanarak ifade edilen “durduğu yere ait olmayan” tanımı elbette ki milliyetçi antitezin karşıtlık durumunu perçinleyecek ve gidişata karşı çaresiz yahut yanlış tepkimelerle dışlanmasına yol açacaktır. Böyle bir milliyetçilik, daha doğrusu onun kurumsal merkezinin karşıtlık durumu, gerek devlet gerekse o devletin sosyolojik tabanında üzerine düşen görevi tamamlayarak taşıdığı değerlerin evrilmesine ve böylece devlet ve toplumla (ki artık o toplum farkın bastırdığı toplum olacaktır) uyumuna kadar yol alacaktır.

Türkiye’de milliyetçilik adına kimi kurumsal merkezlerin iki konuda (Kürtçülük ve sığınmacılar) baştaki karşıtlığının ve sonra giderek şaşılacak uyumunun bu çerçevede tartışılması gerekir.

Oysa Atatürk’ün “Bu vatan vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesi henüz Naziliğin hortlamadığı bir dönemde en modern bir sosyolojik tespitin hayat bulması adına önemli bir vecizedir. Bu anlamda dolayısıyla hiçbir yerli ve millî (bu iki kavramın son zamanlarda iğdiş edilmesinden pek rahatsızım ama burada tam yeri diye literatürdeki gerçek ifadesiyle kullanıyorum) Türklüğün kan ve kemik peşinde koştuğu görülmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her vatandaş bu kimliğe sahiptir, elbette ki bütün dünyada da soy bakımından birçok dine mensup veya din dışı Türkler de vardır. Ama Cumhuriyet ideolojisinin bir etnik grup adına herhangi bir etnik grubu dışladığı görülmemiştir. Hatta sözde entelektüeller arasında kimi dış etkilenmelerle bir takım sapmalar olsa da Türk milletinin milli kimlik idrakinde böyle bir çatışma arzusunun en ufak bir izi bile yoktur.

Ama bu gerilim icat edilmeli ki süreç işlesin ve Bauman’ın felsefesi yolunu bulsun.

“Azaltacağını iddia ettiği gerilim halini sürekli kılar, bu gerilimle beslenir, bu gerilimden yaşam suyunu çıkarır (âb-ı hayat); sonuçta sürekli kıldığı bu gerilim onu vazgeçilmez -gerçekten de hoş karşılanır, aranır ve bir kez bulunduğunda ya da sunulduğunda istekle ve memnuniyetle kucaklanır- yapan şeydir. Milliyetçilik kendi kendini kandırır, ama bir etki, izlenim bırakmak, etkin olmak –hayatta kalmak için ‘başarıdan yoksun olma’ya gereksinimi vardır. Çeyrek yüzyıl önce Karl Deutsch, milliyetçilikteki ‘itme’ ve ‘çekme’ güçlerini birbirine perçinlemekte, kesin olmayan (geri çekilmiş, sorgulanan, kararsız) kimlikten doğan endişenin neden olduğu gerilimin oynadığı rolden söz etmiştir. Deutsch’un yazdığına göre, ulus-devlet: ‘…üyelerinin çoğuna herhangi bir alternatif büyük gruptan daha çok güvenlik, bir yere ait olma ya da bağlanma, hatta kişisel kimlik sunar… Toplumsal seferberlik ve daha önceden alışılmış çevreye yabancılaşma gibi gerginlik ve şaşkınlıklar altında insanların bağlanmaya ve kimliğe gereksinimleri arttıkça, ulus devletin kişilerin arzuladıklarını ve sakındıklarını yönlendirme ve sevgilerini ve nefretlerini yönetme konusundaki olası gücü de artar.’” (Karl W. Deutsch, Contemporary Political Science: Toward Empirical Theory, New York, 1967, s. 217; aktaran Peter Alter, Nationalism, çev. Stuart McKinnon-Evans, Londra: Edward Arnold, 1989, s. 123 ve sonrası; Bauman, a.g.e., s. 150-151)

Zygmunt Bauman, parçalanma riskinin yüksek olduğu dönemlerde bağlanma gereksinimini yadsımıyor elbette. Ama bu bağlanma gereksiniminden yola çıkılarak yapılacakların da ölümlülüğü hızlandırabileceğini ileri sürmesi ölümsüzlüğü yakalama adına kimi yanlışlardan nasıl bir mecburiyetin ortaya çıkacağı hükmünü pekiştirme amacı taşıyor. Ulusun ölümsüzlüğü başlığı ile işlenen bölümde Fransızlar için yani bütün Fransızlar için –bu demek oluyor ki, Fransa’da kadim Frank ırkından gelmeyenleri de içeren ulusal topluluktan bahsediyor– yabancıları saptamanın dışında bir bilince yönelim süreci işleniyor. Keşke Fransızlar için kazanılan tecrübe, Türk milletinin oluşumu üzerine kafa yorabilen sosyologlara ve felsefecilere de örnek olabilse ve her tarihsel ve toplumsal kesitin farklı bileşimlerle kendi tarihini yazabileceği gerçeğini ayakta tutarak onları benzeri bir tecrübe kazanımına itseydi.

Bağlanma gereksinimi zamanla evrilir ve bu da kimlik tartışmalarının sürekliliğine yol açar. Toplumsal olan ile devlete ait olan arasındaki bir çatışma ve uzlaşı alanıdır bu.

Ulus devletin yapısı küresel talepler ve baskılar karşısında mecburen değişecekse ister istemez önceki toplumsal bağlanma gerekçeleri de kimlik tanımları doğrultusunda devletin aldığı yeni konuma uyum sağlamaya başlayacaktır.

“Bağlanma gereksiniminin gerçekten de büyük ve artmakta olması, modernitenin ufuk açıcı, belki de aynı zamanda tek başarısıdır. Uzayla sınırlandırılmış, bu nedenle geçici olarak bağımsız ‘aidiyet toplulukları’nda birbirine bağlanmış birincil, ‘doğal’ bağların koparılmasını izleyen parçalanma sürecinde bağlanma bir gereksinime dönüşmüştür. Bu kopmadan önce, toplulukların zamana bağlı olmaması bir kasıt ya da kasıtlı uygulama konusu değildi; herhangi bir hareket gerektirmiyordu. Ölümlülük topluluklara değil, bireylere özgüydü. Yalnızca bireysel ölümlülük ortadaydı; topluluğun ölümsüzlüğü gibi o da verilmiş, hazır bir şeydi. Grup içinde yaşamanın doğaçlama toplumculluğunu yok ettikten sonra, artık bu toplumculluğun işlediği düzeyin çok üstüne çıkmakta olan yeni güçlerin onu toplumsallaşma ile değiştirmek zorunda olduğu (ya da değiştirmeye çalıştığı) söylenebilir.” (Bauman, a.g.e., s. 151)

Gerginlik yaratan ve yabancı taşlayan ulusal bilincin gelişmesi ve modernite sonrası yeni devletin elindeki topluluğu yeni ulusal bileşim için yaratması ya da değiştirmesi adına yapılacakların zemin bulması, en az yüzyılı aşkın bir tarihin geçmesini gerekli kılmıştır. Bauman’a göre devlet, devlet gücünü yeni bağlanma adına kullanacaktır. Devlet, giderek milliyetçiliğin daha önceki silahı olan baskı kullanma sanatını kendince bundan sonrası için oluşturacak ve hayata geçirecektir.

İşte burada bizim sosyolojik-sosyal psikolojik çerçevemiz için de, devlet kademelerindekilerin ‘çerçeve’si için de geçerli olan bir bakış açısının ve önyargının daha doğrusu önkabulün bir karşıtlıktan nasıl bir uyum çıkarabileceğini ortaya koyuyor. O da milliyetçiliğin devlet karşısındaki yıkıcı olmayan durumudur. Bu veri bütün milliyetçilikleri devletin varlığına ve idamesine memur ettiği için evrensele uyumun kaçınılmaz ‘çerçeve’sini de vazediyor. Önceleri yabancı düşmanlığı, ötekileştirme, kimlikte diretme, bağlanma gereksinimlerini keskinleştirme, her türlü tehdit algısına karşı ulusal bilinci çekirdek toplum üzerinden inşa etme iddia ve çabaları toplumsal dokuyu ve ‘devlet mekanizmasının işlerliğini zorlaştırmama’ adına yeni kimlik tanımlamalarına ve yeni bir devlet halkının tarifine yani yeni ulusal bileşime yol açar. Önceki baskı kullanma gücü bu sefer hâlâ eski iddia ve çabalar devamlılık gösterirse onların üzerine kurulur.

“Milliyetçilikler normal olarak ulusun korunmasını ve sürekliliğini sağlamak için güç; başka bir deyişle, baskı kullanma hakkı ister: Ölümsüzlüğün koşulu dünyevi söylemi idare edebilme hakkıdır. Bunun için en uygun olanı Devlet gücüdür. Devlet gücü, baskı araçları üzerinde tekel kurma anlamına gelir, buna vatandaşları söylemin kurallarına uymaya zorlayan bütün önemli baskılar dahildir; herkesin uymasının zorunlu olduğu birörnek davranış kurallarını ve yasaları uygulama yetisi yalnızca devlet gücüne özgüdür. Devletin yasama için milliyetçiliğe gereksinimi olduğu ölçüde milliyetçiliğin de devletin etkili olmasına gereksinimi vardır. Ulusal devlet bu etkileşimin bir ürünüdür. Devlet ulusla özdeşleştirildiği (ulusun ‘öz-hükümet’ organı olarak temsil edildiği) anda, milliyetçi başarıların olasılığı dikkate değer ölçüde artar. Milliyetçiliğin artık yalnızca savlarının ikna ediciliğine ve inandırıcılığına ve üyelerinin bunları kabul etme isteğinin derecesine dayanması gerekmez. Artık kullanabileceği daha etkili araçlar vardır.” (Bauman, a.g.e., s. 153-154)

Devlet gücünün nasıl kullanılabileceği ve karşıtlıkların özellikle de milliyetçi kurumsal merkezlerin nasıl bu güce baştan râm olan ideolojik temellerine de uygun olarak önceleri ortaya koyduğu karşıtlıklardan nasıl vazgeçirilebileceği ve devletin evrensele uyum projesine nasıl hizmet edebilir hale geleceği konusunda Bauman’a Türkiye örneğini; tezini daha ileriye götürmesi açısından incelenmesi gereken bir vasat olarak önerebilirim.

Bauman’ın tezinden haberdar gibidir handiyse son çeyrek asırda ülkemizde devlet adına hükümferma olanlar…

Karşıtlıkları devlet gücünün baskısıyla hizaya getirme yanında public/kamu kaynaklarının tayin edilen yeni ulusal bileşim adına kullandırılabileceğini çok iyi yönetmişlerdir.

Bauman’a göre devlet gücü; “Genelde tercih edilen ulusal kültürün, özelde ise ulusal edebiyatın ve sanatların rekabet etme şansını arttırmak için kamu kaynaklarını harekete geçirme olanağı demektir. Aynı zamanda, bütün bunların ötesinde, eğitimi denetlemek demektir; eğitim aynı anda hem serbest hem de zorunludur, böylece hiç kimse dışta bırakılmazken aynı zamanda hiç kimsenin eğitimin etkisinden yoksun kalmasına izin verilmez. Evrensel eğitim, devletin sınırları içindeki bütün vatandaşların devletin yücelttiği ulusal yasanın değerlerine uygun olarak eğitilmelerine olanak tanır: onların ‘doğuştan’ yurtsever olmalarını sağlamak, böylece kuramda öne sürülen şeyi, başka bir deyişle milliyetçiliğin ‘doğallığı’nı uygulamada başarmak. Milliyetçiliğin gücü sonuçta, devletin otoritesi tarafından tanımlanan toplumsal düzenin yüceltilmesi ve sürdürülmesinde oynadığı ‘bağlayıcı’ role dayanır. Milliyetçilik, deyim yerindeyse, yaygın başkalık fobisine (heterofobi) ‘el koyar’ ve bu duyguyu devlete bağlılık ve destek ile devletin otoritesine karşı disiplin hizmetinde harekete geçirir. Bu nedenle devletin otoritesini daha etkili kılar. Öte yandan, devletin gücünü, toplumsal gerçekliği yeni heterofobik endişe kaynaklarının, dolayısıyla harekete geçirme olanakları rezervlerinin oluşturulabileceği bir yolla biçimlendirmek üzere kullanır. Devlet kıskanç bir biçimde baskı tekelini koruma altında tutarken, yasa gereği etnik ve ırkçı şiddet gibi bütün ‘özel hesaplaşmaları’ yasaklar. Çoğu durumda, küçük ayrımcılık yolunda özel bir girişime de izin vermez, hatta bunu cezalandırır.” (Bauman, a.g.e., s. 154)

Düzen aracı olarak devlet ve devletin hayatta kalma stratejisinin bir parçası olarak düzen birbirini koruma altına alır. Karşıtlığını bile kendi üretir. Öyle ya son zamanlarda küresel güç, dünya üzerinde de kendi muhalifini kendisi yaratan kıvama gelmiştir. Ülkeler içinde de evrensele uyumlu devlet yahut iktidar erki içerdeki muhalefetini yaratabilecek ve dışlayabilecek zaman zaman da perspektifine ve ‘çerçeve’sine destek yapabilecek formdadır.

‘Yıkılsın Düzen Yaşasın Devlet’ sloganı aslında devlet-i ebed müddet anlayışının muhayyel dünyasında devleti kutsayan, kötülüklerin müsebbibi olarak da düzeni gören bir iyi niyet milliyetçiliğiydi. İktidarı belirleyebilecek gücü olsaydı –ki bu evrensele uyumu noktasındaki ideolojik yeniliğine bağlıdır– düzeni değiştirebileceği kanaatindeydi. Ya da bu kanaat ile karşıtlığı oluşturuyordu. Bu belki de yine devletin işine gelen ve Bauman’ın dediği gibi diyalektiğin bir sonucuydu.

Özetle milliyetçiliği düzen ve devlet sarmalında belli tatminler eşliğinde hizaya sokacak olan irade, devletin idamesi için milliyetçi duyguları ve kaynaklarını yeniden tanımlayıp yeniden örgüleyebilir.

Bauman, “Milliyetçiliği de bir ve tek toplumsal düzen (başka bir deyişle, devletin tanımladığı, desteklediği ve zorla uyguladığı düzen) aracı olarak kullanır, ama aynı zamanda yaygın, doğaçtan ve bu nedenle bir olasılıkla ‘düzensiz’ görünümlerine ceza verir. Bu durumda milliyetçiliğin harekete geçirici gizilgücü devlet politikasına uyacak bir biçime sokulur: Milliyetçi duyguları ve yurttaşlık bağlamında kendini devletle özdeşleştirmeyi pahalıya mal olmayan, ama saygın askerî, ekonomik ya da spor alanındaki başarılarla, bunun yanında kısıtlayıcı göç yasaları, zorla uygulamaya konan ‘sınır dışı etme’ ve halk çapında heterofobiyi sık sık yansıtan, ama her zaman arttıran başka önlemlerle güçlendirme yoluyla. Ulusun ölümsüzlüğü ve devlet gücünün varlığını sürdürmesi, kişinin artık saklamasına izin verilmeyen tek bir görevde karışıp bileşir.” derken ‘ulusun ölümsüzlüğü ve devlet gücünün varlığını sürdürmesi’ şifresiyle tezini kuvvetlendiriyor. “Devlet babanın vardır bir bildiği” sözü de boşuna söylenmemiş oluyor böylece…

Sonuç olarak;

Sosyolojik Düşünmek kitabında “Rutini sorgulamak bazen insanların hoşuna gitmeyebilir” diye yazmıştı Bauman. Gerçekten de hoşumuza gitmiyor yazdıkları, özellikle göçerlerin geldikleri yerlerdeki egemen toplum kültürüne galebe çalacağına dair Akışkan Aşk’taki hükmü…

Ama gelgör ki, yazdıkları sadece ele aldığı toplumlarda ya da ülkelerde gerçekleşmiyor, bizim ülkemizde de devlet ve milliyetçilik bahsinde Bauman’ın dediklerinin sahne aldığını gözlemliyoruz.

Yoksa biz bilmiyoruz da; milliyetçilikle kozmopolitlik arasındaki izdivaç her zaman sonuç verecek bir evlilik midir?

Haydi hayırlısı…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!