Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu bu köşe yazısında, Eylül ayının uyandırdığı hüzün ve 12 Eylül darbesinin hatıralarıyla başlayarak, tarihteki kültürel ve felsefi yıkımların izini sürmektedir. Yazar, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden günümüz cemaat yapılarına kadar uzanan süreçte, bağnazlığın ve kutsalı tekeline alma çabasının medeniyete verdiği zararları sorgulamaktadır. Erken dönem Hristiyanlığın antik felsefeyi ve sanatı yok edişi, Catherine Nixey ve Nihat Genç gibi isimlerin görüşleri üzerinden tarihsel bir hesaplaşma düzlemine taşınmaktadır. Aynı zamanda, Gizli Bahçe romanı aracılığıyla insanın içsel doğasıyla kurduğu bağın ve vicdanın iyileştirici gücünün altı çizilmektedir. Sonuç olarak eser, gücü kutsallaştıran yapıların toplumsal ve entelektüel miras üzerindeki yıkıcı etkilerini eleştirel bir perspektifle sunmaktadır.
Eylül geldi. Sarardı yapraklar, düşenler de var, yakında düşecekler de…
Eylül gelince hüzünlenmez mi insan?
Hele 12 Eylül’ü yaşayanlar…
Gerçi artık ne Kafes, ne Mamak, ne darbeler, ne şu ne bu… Kimsenin umurunda değil artık.
Her Eylül saklandığımız gizli bahçelerimiz olur nedense…
1980’deki gibi…
Eylül’ün yıkıcılığı tarihteki yıkılışları da hatırlatır.
Roma’nın çöküşü…
Sadece Konstantin’le başladı diyebilir miyiz?
Pavlus’u ihmal edebilir miyiz? Önemsiz bir figür mü?
Bugün nasıl göç mühendisliğinin arkasında bir felsefe varsa (Zygmunt Bauman) o gün de felsefeyi yıkan bir Pavlusçu çatışma ve uzlaşı zinciri vardı. Roma’nın gücünü devşiren kutsalın inşası…
Tıpkı FETÖ’nün Cumhuriyet’in gücünü devşirip kendi kutsalını kurması gibi…

SİHİR
Frances Hodgson Burnett’in Gizli Bahçe romanı çocuklar için de yetişkinler için de modern klasik dönemin romanları arasında… Modern klasik dönem de nedir yahu? Ama işte öyle, öyle tanımlanıyor. Özeti modernleşme döneminde yazılmış, klasikleşmiş kitap. Öyle olmasa birkaç film versiyonu olmazdı. 1919 yılında yapılan kayıp film mesela… Sonra 1949 yılında sinemaya uyarlandı. 1993’te Gizli Bahçe Maggie Smith’in oynadığı film. 2020 yılında da Gizli Bahçe incelemesi ile bir başka versiyonu ortaya kondu.
Mary ve kır çocuğu Dickon ile annesi, İngiliz soylularından birinin malikânesinde bir odaya hapsolmuş ve ölümü bekleyen bir çocuğu moral yükleyerek gizli bahçeye taşıyarak, orada toprak ve bitkilerle uğraştırarak hayata kazandırırlar. Bu arada moral, maneviyat önemli elbette… Ona da sihir gibi bir isim takıyor Burnett… Bu biraz da Nurettin Topçu’nun “Allah’ın içimizdeki hareketi”, “isyan ahlakı” gibi bir tanımı olsa gerek. Hareket felsefesine yakın… Vicdanın adaleti temsil etmesi… O vicdanın sesini, içimizdeki dürüstlüğü, sihri keşfedebilirsek hayatın bir anlamı ve ona bağlı bir yaşama iradesi ortaya çıkar.
“Dickon ağaçların ve güllerin arasında öne çıkıp heyecandan uzak, yalın bir ifadeyle ve güzel, güçlü çocuk sesiyle söylemeye başladı:
Bütün nimetleri veren Tanrı’ya şükredin
Yeryüzündeki bütün mahlukât ona şükredin
Gökyüzündeki melekler ona şükredin
Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’a şükredin. Âmin…”
Bu bir kilise ilahisi… Ama Hind’e kadar benzer duyumlar var. Duyumlar yahut doyumlar…
Dickon’un annesi de “Sihre inanıyor musunuz?” sorusuna şöyle karşılık verir:
“Elbette yavrum. Bu isimle bilmiyordum tabii ama ismin ne önemi var? Kesinkes Fransa’da farklı, Almanya’da farklı isimler verilmiştir. Tohumları büyüten de, güneşin ışımasını sağlayan da, seni iyileştiren de aynı şeydir. O kendi adımızla çağrılmanın önemli olduğunu düşünen biz zavallılar gibi değildir. O Yüce İyi Şey bizim için endişelenmekten vazgeçmez, seni de korusun.” [1]
Hristiyanlık antik çağ ve modernleşme üçlemesinde Batı, zaman zaman eski çatışma acılarını tekrarlasa da kendince bir senteze ulaştığı iddiasını demokrasi perdesi ile taçlandırdığını düşünmektedir. Hristiyanlar ya da başka dinden olanlar aciz olduklarında “Hepimiz aynı Tanrı’ya inanıyoruz” sığınağına girerler. Roma’nın güçlü olduğu zamanlarda entelektüel inanç şövalyeleri –Anadolu’da çok görürsünüz– mağaralara gizlenerek dinlerini gizli ve masum görünen kiliselerde-bahçelerde yaşarken söylemleri Roma’yı ya da güç sahiplerini ikna metodu taşıyordu. Bu yaklaşım yerini şiddete çevirdiği demler artık gücün dini seremoniye uyumuyla değişti. Konstantin ve Justinyen zamanında artık Roma, Hristiyanlığı devlet dini olarak benimserken “parapalaniler” pervasızca tapınakları yıkıyor, hem dindaşlarına hem eski dinleri yaşayanlara korkunç işkenceler uyguluyorlardı.
Bu süreçte de pagan entelektüeller uyum ortamı aradılar.

KÖLE TANRI
Pagan yazar Symmachus: “Aynı yıldızları görüyoruz, hepimiz aynı gökyüzünü paylaşıyoruz, aynı dünya hepimizi kucaklıyor. Bir insanın gerçeği aramak için hangi bilgeliği kullandığının ne önemi var?” derken Aziz Augustinus: “Paganların ve putperestlerin bütün batıl inançlarının yok edilmesi, Tanrı’nın isteği, Tanrı’nın emrettiği, Tanrı’nın ilan ettiği bir şey” diyordu.
Tanrı’yı tekeline almak ve kendilerinden başkasına hizmet etmeyen bir güç hâlinde tasavvur etmek İsrailoğullarının dine bakışlarının da özeti.
İslam âleminde de öyle cemaatler, öyle tarikatlar var ki, kendi cemaat yapılarına sadakatle bağlı olanlar ancak mutasavver ümmeti oluşturur her ne kadar literatürde böyle yazmasalar da. Her cemaatin ve her tarikatın ümmeti gerçekte ayrı ayrıdır ve her birine göre diğerleri batıldır. Tanrı ya da Rab ya da Allah sadece kendileri için vardır; cennet ve din kendi mülklerindedir.
İstiklal Marşımızın şairi bu durumu şu mısra ile özetlemektedir:
“Hüdâ’yı kendine kul etti, kendi oldu Hüdâ”
İsa’dan çok sonra dünyaya gelen Pavlus, “İsa’yı gördüm ve bana şöyle dedi” yalanlarıyla Roma gücü altındaki Hristiyanları yapılandırırken İznik Konsili’ne giden süreci başlattı. Arius’un aforoz edilmesiyle pagan inançlı Roma kralları için Hristiyanlığın Pavlus versiyonu hiç de uzlaşılmayacak bir din değildi. Artık kendi ataları yanına teslis inancını da koyarak paganizm ile sözde İsevilik bir iktidar gücü elde etti. Felsefecilerin ise bu süreçte etkisizleştirilmesi Roma’yı da eski Yunan’ı da asıl köklerinden uzaklaştıracak sapmayı tetikledi.
“MS 415 yılının bir bahar günü parapalaniler şiddet tehdidi olmaktan çok daha ileriye gidecekti. O gün Hristiyanlığın en utanç verici cinayetlerinden birini işlediler. İskenderiyeli Hypatia, parapalanilerle aynı şehirde ancak onlardan uzak bir âlemde doğdu. Onlar günlerini pislik ve ölüm arasında geçirirken bu soylu entelektüel zamanını soyut matematik kuramları ve usturlaplarla geçiriyordu. Hypatia sadece bir filozof değildi; aynı zamanda parlak bir gökbilimci ve kuşağının en büyük matematikçisiydi.” [2]
Hypatia’yı korkunç şekilde parçaladılar, cesedini sokaklarda sürüklediler, kütüphanesini yağmaladılar; kitaplarını, parşömenlerini yaktılar. Damaskios ve diğer Yeni Platoncu felsefeciler ve Atina Okulu çareyi İran’a göçmekte buldu.
Yunanistan’da ve Roma’nın diğer hâkim olduğu yerlerde, mesela Anadolu’da da eskiye ait her şeyi yaktılar, yıktılar; tapınakları yıktılar, heykelleri parçaladılar, sözde Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdiler.

HERESY
Geçenlerde Ege’yi gezdim, Apollon’la ilgili yerleri. Parçalanmış heykellerin elbette bir kısmı sözde arkeologlarca çalınıp kaçırıldı, diğerleri de benzer durumda. Kırılan, yıkılan tapınaklar…
Genelde şöyle bildik bir yaklaşım var: “Türkler yıktı bu tapınakları, heykelleri” diye. Oysa Hristiyanlar, Cizvit papazları, Hristiyan keşişler ve parapalaniler ya da Yehova Şahitleri gibi bağnazlar, yobazlar öyle bir yıkım gerçekleştirdiler ki, Aydınlanma Çağı’na rağmen içlerindeki bu yıkıcılık devam ediyor aslında…
Catherine Nixey’in Kasvetli Çağ (Klasik Dünyanın Hristiyanlar Tarafından Yıkılışı) adlı eserinde Hristiyanların felsefeye, düşünceye, sanata ne kadar ihanet ettiklerini okuyabilirsiniz. Manastırların Aristo, Cicero, Seneca, Arşimet’i nasıl yok ettiği ve tüm bu (eski) klasik edebiyatın yüzde doksanının nasıl yok edildiği gerçekten içler acısı…
Catherine Nixey’in bir başka eseri Heresy ya da Heretic… Henüz Türkçeye çevrilmemiş.
İlk dönem Hristiyanların Pavlus’un izinden giderek nasıl inancı dünyevileştirerek sözde Mesih adına iktidar devşirerek Roma mirasını çarçur ettiğini anlatıyor. Edward Gibbon’un Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü Tarihi’nde de benzer çözümlemeyi daha bilimsel gerçekleştirdiğine şahit oluyoruz.
Catherine Nixey’e bizim Nihat Genç de son yazılarından birinde yer vermiş.
Ona göre tarihçilerin aradığı sebep dışında da bir sebep vardır Konstantin’in suçluluğunu bastırmasına…
“Büyük suçluluklar, insanların kendini temize çekmesine, günah çıkarmasına, kendini sorgulamasına yani bir tarikata ya da bir dine girmesine sebep olabilir ya bir canavara ya da bir meleğe(?) dönüşmesine sebep olabilir!
Suçluluk insanı yalnız bırakmaz ya delirtir ya inzivaya ya da geçmiş hayatını en kara ya da en yakınlarıyla ölümcül bir savaşa sürükler! Ve suçluluğun altından kendiyle hesaplaşma gibi yollarla da insan kalkabilir, ancak bunun için feraset, birikim ve duyarlı vicdani bir kalp ister! Yani suçluluğun acısını kendi öder!
Ama bazen de liderler suçluluğun intikamını bulundukları koltuğun gücüyle uygarlıktan ve kitlelerden vahşice alırlar.” [3]
Anadolu tarihinin en vahşi yıkımını Nixey’in de yazdığı gibi Hristiyanlar gerçekleştirdi; felsefeyi, sanatı, her şeyi yok ettiler diye sorguladıktan sonra Nihat Genç, “Soralım, Cumhuriyet tarihinin en büyük yıkımını kim gerçekleştirdi?” diye ekliyor.
Suçluluk psikolojisiyle hareket etse de bazı güç devşiriciler, gerçekte onları zihnen teslim alan ve bu işin yani kendi toprağına, uygarlığına karşı yıkıcılığa evrilmelerinin bir üst aklı, başka bir deyişle bir Pavlus’u her devirde görülmüştür.

[1] Frances Hodgson Burnett, Gizli Bahçe, çev. Osman Çakmakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Modern Klasikler Dizisi, İstanbul 2025.
[2] Catherine Nixey, Kasvetli Çağ (Klasik Dünyanın Hristiyanlar Tarafından Yıkılışı), çev. Arzu Akgün, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2023.
[3] Nihat Genç, Kutsalın Modern Tarihi, 12 Nisan 2023, Veryansın TV.











