1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Prof. Dr. Nadim Macit
  4. Yolsuzluk ve Serveti Tekelleştirmek

Yolsuzluk ve Serveti Tekelleştirmek

featured

Makalede, yolsuzluk kavramı hem dini metinler hem de uluslararası hukuk perspektifinden ele alınarak toplumsal düzeni bozan en büyük fesat türü olarak incelenmektedir. Servetin belirli ellerde tekelleşmesi, rüşvet, hırsızlık ve haksız kazanç gibi uygulamaların insan ilişkilerini zedelediği ve sosyal adaletsizliğe yol açtığı vurgulanmaktadır. Ayrıca, ekonomik dengesizliklerin ve dinî değerlerin siyasi veya şahsi çıkarlar uğruna araçsallaştırılmasının toplumları çöküşe götürdüğü belirtilmektedir. Yazıda, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve ahlaki sorumluluk ilkelerinin benimsenmesinin bu tür olumsuzlukların önlenmesinde hayati önem taşıdığı ifade edilmektedir.

 

-Yeryüzünde Fesat Çıkarmak / Demirbaş Fitne-

Yeryüzünde fesat çıkarmak Kur’ân’ın sık kullandığı bir ibaredir. Bu ibare farklı bağlamlarda kullanılır ve anlamını kullanıldığı bağlamdan alır. Yeryüzünde fesat çıkarmanın en dikkat çekici bağlamlarında birisi: Serveti tekelleştirmek, kötüye kullanmak ve batıl yollarla insanlarını malını yemek, yani yolsuzluk yapmaktır. Servetin zenginler arasında dolaşması, (Haşr 59: 7) insanların kendi hakları olan şeylerden yoksun bırakılması, (Hud 11: 85) servetin saçıp savrulması (İsra 17 / 26) ve servetin batıl bahanelerle yenilmesi (Nisa 4: 29) yeryüzünde fesat çıkarmanın bir türü olarak sunulmaktadır. Farklı gibi görünen bu ifadeleri yolsuzluk kapsamında değerlendirebiliriz. Çünkü günümüzde yolsuzluk kavramı daha geniş anlamda kullanılmaktadır. Fakat bu yazı ile neyi amaçladığımızı anlatmak için “yeryüzünde fesat çıkarmak” şeklindeki Kur’ânî ibarenin anlamını ortaya koymamız önem arz etmektedir.

Fesat kavramının kök anlamı: Bir şeyin itidal ve ölçü sınırını aşmasıdır. Bu aşma ister az ister çok olsun fesat olarak adlandırılır. Bir şeyi normalin / vasatın dışına çıkarmak, onu bozmak, fesada uğratmaktır. Fesat kavramı sadece manevi alanda değil, maddî alanda da kullanılır. Nefis olsun, beden olsun, eşya olsun istikametten ayrılan her şeyi ifade eder.[1] Bu duruma göre yeryüzünde fesat çıkarmak “insanın ve tabiatın” estetik formunu, yapısını bozan her faaliyeti içerir. Ebu Mansur Mâtürîdî (v.333 / 944) “Kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğin de ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara: 2 / 11) ayetini yorumlarken fesat kavramını şöyle açıklar: Yeryüzünde fesat çıkarmak; sözle onaylayıp kalple inkâr etmek, insanları aldatmak, aşağılamak ve eğlenceye almak, haklarında layık olmadıkları sözleri kullanmaktır.” Öz bir ifadeyle “insanî ilişkileri kirletmek” şeklinde açıklar. [2]

Ünlü müfessir Zemahşerî (v.538 / 1143) yeryüzünde fesat çıkarmak ibaresini fitne ve savaş çıkarmak, fitne ve savaşı canlandırmak, harekete geçirmek, mahremiyeti / sırları ifşa etmek, her hangi bir şeyin yapısını bozmak[3] şeklinde açıklar. Demek ki yeryüzünde fesat çıkarmak “toplumu azdırmak, baştan çıkarmak yoluyla ayrışmaya, çatışmaya ve savaşa sürüklemektir.” “Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada fesat çıkarmayınız” (Araf: 7: 56) nehyi söz konusu duruma işaret etmektedir.

Çağımızın önemli düşünürlerinden Fazlurrahman  (v.1988) ise “milli ve uluslararası bir durumun kontrolden çıkması ile toplumda genel bir düzensizliğin –siyasî, ahlakî veya içtimaî- baş göstermesi”[4] şeklinde tanımlar. Bu tanım, menteşesinden boşanan beşerin güce yaslanarak hayat alanlarını tahrip edeceğini anlatan şu ayetin anlamına uygun düşmektedir: “O yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çıkarmaya, ürünü ve nesli kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez.” (Bakara: 2: 205)

Bu tanımların tümünü esas alırsak insan haklarını tahrip eden, insanın ve tabiatın estetik formunu bozan fiillerin tümü yeryüzünde fesat çıkarmanın kapsamına girer. Bu fiillerin içerisinde en dikkat çekici olan, üzerinde durulan husus: Yolsuzluktur. Hz. Peygamber yolsuzluğu “Fitnetu’l Ahlâs” demirbaş fitne olarak tanımlar. İbn Ömer’den rivayet edilen şu hadis dikkat çekicidir: “Biz bir grup kimse Hz. Peygamber’in yanında idik, bize fitnelerden bahsetti ve ısrarla üzerinde durdu. Bu bağlamda demirbaş fitneden bahsetti. Dinleyenlerden birisi: Ey Allah’ın elçisi! Demirbaş fitne de nedir, diye sordu. Allah’ın elçisi buyurdu ki: “O, kin ve düşmanlık sebebiyle insanlardan kaçmak, mal yağmalandığı için açıkta kalmaktır.”[5] İnsanların birbirine olan güvenini ortadan kaldırmak, toplumu kontrol edenlerin malı yağmalamasına kapı açmaktır. Böyle bir ortam “demirbaş fitnenin” geliştiği ve toplumu kuşattığı bir zemindir. Dolayısıyla yolsuzluk yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmanın bir türüdür.

Yolsuzluk; sosyal uyumsuzluğun çekirdeğini oluşturur. Kur’ân bu noktada çok dikkat çekici bir tanım yapar: Mallarınızı, aranızda batıl bahanelerle yemeyiniz. Bu tanım, “Özel çıkar sağlamak için kamu imkânlarının istismar edilmesi” şeklinde yapılan tanımdan daha kapsayıcıdır. Kur’ân dilinde içtimaî / toplumsal uyumu bozan, fesada uğratan ilk aşama gayrı-meşru bir yolla insanların mallarını yemektir. “Ey iman edenler! Mallarınızı, aranızda karşılıklı bir anlaşmadan doğan bir ticaretten başka batıl bahanelerle yemeyiniz. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasp ederek kendinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir. Kim haddi aşarak ve zulmederek böyle yaparsa biz onu ateşe göndeririz. Bu Allah için pek kolaydır.(Nisa 4: 29-30) ““Mallarınızı aranızda batıl  / gayr-i meşru yollarla yemeyiniz. Kamu malını haksız olarak hortumlamak ve bu haksızlığı yasal bir zemine oturtmak için yöneticileri kullanmayın” (Bakara: 2 / 188) Sunduğumuz iki ayetle Kur’ân hem batıl bahanelerle toplumun malını / emeğini yemenin hem de “siyasî-iktisadî-hukukî gücü kullanarak” şekli düzenlemelerle toplumu hortumlamanın zulüm olduğunu ve ardından yolsuzluğun yolunun cehenneme uzandığını açıkça belirtir.

Günümüzde yolsuzluğun ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Dünya Bankası’na göre yolsuzluk; Kamu imkânlarının özel çıkar sağlamak için istismar edilmesidir.” Bu, kısa ve anlaşılır bir tanımdır. Ne var ki yolsuzluk içtimaî ağlardan siyasî ve iktisadî ağlara kadar uzanan karmaşık ilişkilerin konusudur. Bu nedenle Transparency International belgesinde güç ağlarına gönderme yapan tanım dikkat çekmektedir. Buna göre yolsuzluk; emaneten alınmış bir gücün kişisel çıkar sağlamak için istismar edilmesidir. Kamu imkânlarını istismar etmenin yolu; elbette ki sadece içtimaî, siyasî ve iktisadî güç ağları değildir. Fakat güç; yolsuzluğun omurgasını oluşturan unsurdur. Yolsuzluk; sadece rüşvetten ibaret değildir. Çünkü rüşvetin belirleyici unsuru yetkilinin kamu gücünü kötüye kullanmasıdır. Oysa irtikâp, himayecilik ve zimmet yoluyla özel çıkar elde etmek, şeklen hukuka uygun düzenlemelerle çıkar elde etmek, ihalelere fesat karıştırmak, siyasî-iktisadî güçlere intisap ederek devletin kurumları, şirketleri ve toplum üzerinde nüfuz kullanıp çıkar elde etmek de yolsuzluktur.

Yetkiyi, hak ve hukuka aykırı olarak kullanmak,  yetkisini / devletin otoritesini çıkar karşılığında satmak, bir yolsuzluk türüdür. Bilinen adıyla rüşvettir. Rüşvet; devletin varlık temeli olan toplumu “haklıyı haksız haksızı haklı göstermek yoluyla” aldatmasıdır. Herhangi bir göreve layık olmayan birini çıkar gözeterek getirmek hak ihlalidir. Zulümdür. Böyle bir uygulamayı Hz. Peygamber; “Allah’a, Resulüne ve bütün müminlere ihanet olarak” nitelendirir. Çünkü bu, bir hakkın ihlâlidir. Rüşvet; mevki sahibinden gayr-ı meşru bir şey için yardım satın almak maksadıyla verilen maldır. Kişinin lehinde ve aleyhinde verilen hükmü değiştirecek konumda olan birisine verilen mal, gulûldür, yani devlete veya ammeye ait malı çalmaktır. Rüşvet konusunda ashabın çok ağır tanımı ve hükmü vardır. Sözgelimi İbn Mesud’a göre hükümle alakalı rüşvet küfür, halk arasındaki rüşvet, suht / haramdır.

Yolsuzluğun diğer bir türü; kamu varlıklarını talan etmek, zimmete geçirmek, şekli düzenlemeler yoluyla devleti yandaşlarına, akrabalarına, imtiyazlı kesime soydurmaktır. Kamu mallarını piyasanın altında yakınlarına, taraflarına, nüfuz sahibi şirketlere, bürokratlara, yandaş kuruluşlara aktarmaktır. Bunun adı da hırsızlıktır. Açık ve gizli, doğrudan ya da dolaylı olarak hukuk dışı / gayr-i meşru yollarla menfaatin talebi ve kabulü bu kapsama girer. Siyasî ve iktisadî gücü kullanarak bir yer altı ekonomisi oluşturmak yolsuzluğun en kapsamlı ve teknik türüdür. Baskı ve tahakküm yoluyla toplumu sömürmek, özel yaptırımlar ve şekli düzenlemeler yoluyla insanların mallarını az bir fiyatla gasp etmek, imtiyazlı kişilere ihale vererek kendine bağlı kuruluşlar yoluyla sermaye oluşturmak, kamunun malını uluslararası şirketlere “siyasî, iktisadî nüfuz elde adına pazarlamak hırsızlıktır.  Fakat bu aynı zamanda emanete hıyanettir.

Toplumun malını batıl yollarla yemeye zemin oluşturmanın yolu, hak ve hukuku ortadan kaldırmaktır. Uzun bir hadisin devamında Hz. Peygamber şu uyarıda bulunur: “…Haberiniz olsun başınıza öyleleri emir olarak geçecek ki size uyguladıkları hükümleri kendileri için geçerli saymayacaklar. Onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa sürüklerler. İtaat etmeyip isyan etseniz sizi öldürürler. Orada bulunan topluluk sordu: Ey Allah’ın elçisi böyle bir durumda ne yapalım? Bu soruyu Allah’ın elçisi şöyle cevapladı: İsa Mesih’in ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler, fakat davalarından asla dönmediler. Allah’ın taati uğruna ölmek Allah’a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır.” [6] Bir ülkede herkes için geçerli bir hukuk yoksa; taraftara ve müntesiplere başka bir hukuk muhalife başka bir hukuk uygulanıyorsa her türlü yolsuzluğa kapı aralanmış demektir. Böyle bir ortamda çıkar taifesi hükümete ve hâkimlere intisap etmenin yollarını arar ve bulur. Gayr-i meşru yollarla servet edinmek için iktidarı ele geçirmek, iktidarı bu amaç için kullanmak, hâkimlere ve hükümetlere yanaşmalık yapmak yolsuzluktur.

Kur’ân meselenin bu yönünü çarpıcı bir dille ortaya koyar: “Mallarınızı aranızda batıl  / gayr-i meşru yollarla yemeyiniz. Kamu malını haksız olarak hortumlamak ve bu haksızlığı yasal bir zemine oturtmak için yöneticileri kullanmayın” (Bakara: 2 / 188) “Batıl yollarla malları yemeyi” haksız yolla malları tüketmek şeklinde açıklayanlar vardır. Yine “insanların mallarından bir kısmını günahkârlıkla yiyesiniz diye hâkimlere ve hükümetlere intisap etmeyiniz” kısmını “kamu malını haksız olarak hortumlamak ve bu haksızlığı yasal bir zemine oturtmak için yöneticileri kullanmayınız” şeklinde açıklayanlar bulunmaktadır. Mâturîdî “Batıl deliller ikame ederek başkasının malını yemek ve hâkimler / yöneticiler üzerinde nüfuz / etki sağlayarak birbirinizin malını yemeyiniz,” [7] şeklinde açıklamıştır. Zemahşerî “Allah’ın meşru görmediği bir yolla birbirinizin malını yemeyiniz. İnsanların mallarının bir bölümünü baskı kullanarak yemeniz için malları hükümete / hâkimlere aktarmayınız” [8] yorumunu yapmaktadır. Zemahşerî ve Elmalı’lı M. Hamdi Yazır iki ayete dayanarak “toplumun malını batıl yolla yemeyi” hırsızlık, emanete hıyanet, gasp, kumar, tefecilik, geçersiz / hukûkî temeli olmayan “mübadele”, sefahat, israf ve gayr-i meşru işlerin tümü[9] olarak açıklarlar. Tüm verileri temel alarak diyebiliriz ki Kur’ân; yolsuzluğu hem malı kazanma hem de sarf etme açısından değerlendirmektedir.

Yolsuzluğu “devletin kasasını boşaltmak şeklinde” siyasî açıklamanın ne uluslararası hukukta ne de İslâm’ın temel kaynaklarında yer vardır;

Uluslararası hukukta yeri yoktur. Corruption Perception 2025 Index’e göre kamusal alandaki yolsuzluk algısına göre Türkiye 180 ülke arasında 31 puan ile alt sıralarda yer almaktadır. 100 üzerinden değerlendirmede 31 puan almıştır. Değerlendirme yöntemine göre sıfır puan yüksek yolsuzluk algısını 100 puan ise kamu sektöründe yolsuzluk algısının düşük olduğunu göstermektedir. 1.sırada Danimarka 89 puan almış, 124. sırada Türkiye 31 puan almış, Türkiye bu puan ile Belarus, Özbekistan, Nijer, Moğolistan ve Cibuti gibi ülkelerle aynı sırayı paylaşmaktadır. Kamu sektöründe yolsuzluk algısının tavan yapmasının nedenleri şöyle sıralanmaktadır: Yargı bağımsızlığının zayıflaması, hukukun üstünlüğü ilkesinin aşınması, karmaşık ve açık veren mevzuat, şeffaflık ve hesap verebilirlik eksikliği, bağımsız denetim mekanizmalarının âtıl hale getirilmesi, bilgi edinme hakkı ve basın özgürlüğü kısıtlaması, güçler ayrılığının zayıflaması, bürokratik kayırmacılık, gelir adaletsizliği ve yetersiz ücretler, sivil denetim kültürünün zayıflaması. [10] Bunların üzerine son günlerde yaşadığımız fon dolandırıcılığı da eklenirse ülkemizin uluslararası alanda yolsuzluk karnesinin ne olduğunu görürüz.

İslâm’ın kaynaklarında yeri yoktur. Siyasî gücün himayesi altında “yer altı ekonomisi” oluşturmak himayeci yolsuzluk kapsamına girer. Siyasî-iktisadî güce dayanarak “hırsızlık, hıyanet, gasp ve israfa” hukuk etiketi giydirerek kamu malını yemek, emanete hıyanettir. Bu çerçevede İslâm’ı kullanmak ve dindar görüntüsü vermek ise ayrı bir talihsizliktir. Çünkü bu “bir avuç menfaati için dinini satmaktır.” [11] Kur’ân, uydurma hüccetler, retorik ve teknik beceriyi kullanarak şekli anlamda doğru görünen bir yolla yolsuzluğa işaret eder ve dikkatli olmaya davet eder: “Ey Peygamber! Biz sana hak ve hakikatle dolu olan bu Kitabı, insanlar arasında Allah’ın gösterdiği şekilde hükmedesin diye gönderdik. Öyleyse (sana verilen yanlış bilgilere kanarak) hainlerden yana taraf olma!” (Nisa 4: 105) Bu ayetin inzal sebebi üzerinde ittifak vardır. Ayetin iniş sebebi ise şöyledir: Tu’me b.Ubeyrık adında birisi Katâde’nin zırhını çalmış ve suçu bir Yahudinin üzerine atmıştı. Onunla Yahudi arasında dava iyice kızışınca Tu’me’nin yakınları Hz. Peygamber’e gelerek dava hususunda kendilerine yardım etmesini ve bu hırsızlık işini Yahudinin yaptığına hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber onların sözüne güvenerek Tu’me’nin lehine hükmetmek isteyince bu ayet nazil oldu.[12] Bu ayeti takip eden ayetler (106-115) olayı, vaziyet alış biçimlerine göre değerlendirir. Doğrudan Hz. Peygambere şu uyarıda bulunur: “Günah işleyerek kendilerine hıyanet eden kimseler adına mücadele etme; onları savunma. Allah, hâinlik edip duran günahkârları sevmez. Onlar hıyanetlerini halktan gizlerler; fakat Allah’tan gizleyemezler. Oysa geceleyin bir araya gelip Allah’ın hoşnut olmayacağı (hırsızlık suçunu başkasının üzerine atmaya dair) konuşmalar yaparlarken Allah yanlarındaydı. Allah yapıp ettiklerini bilgisiyle kuşatmıştı.” (Nisa 4: 107-108)  Yalan, uydurma gerekçeler ve süslenmiş sözlerle hırsızın lehine hüküm vermeyi sağlamak, yapılan yolsuzluğun üzerini örtmek için gizli toplantılar yapmak, taktikler geliştirerek yargıyı etkilemek hıyanettir. Şeytanın rolünü çalmaktır. Teknik hırsızlıktır.

İslâm’ın meseleye bakışını gösteren ana çizgilere ilişkin birkaç örnek vererek meseleyi somutlaştıralım;

Hz. Ali’den gelen bir rivayete göre “Kıyamet ne zaman kopar, diyen bir kimseye Hz. Peygamber cevap olarak kıyamet alametlerini sayar ve “emanet ganimet sayıldığı zaman” [13] maddesini ekler. Yine Hz. Ali’den rivayet edilen kızıl rüzgâr hadisi içinde yer alan üç husus yolsuzluğun oluştuğu zemini, ilişkiler ağını çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır. (a)/ Ganimet zulüm ve haksızlıkla sadece zenginlerin arasında bir meta haline geldiği, (b) Emanet, ganimet sayıldığı, (c) tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman… Kızıl rüzgârı / büyük belayı, altüst oluşu ve dönüşümü bekle” [14] Görüldüğü üzere milli sermayenin seçkin zümreye tahsisi, emanetin ganimet sayılarak yolsuzluğun meşru görülmesi ve hukukun yandaşları koruma amacına dayalı olarak tanzimi içtimaî / iktisadî çürümenin göstergeleri sayılmaktadır.

Ebu Said el-Hudri’den rivayet edilen şu hadis çok çarpıcıdır: Hz. Peygamber din üzerinden insanları aldatmanın ne anlama geldiğini veciz bir şekilde şöyle açıklar: “Kur’ân’ı üç kişi okur. Bunlardan bir mümin, biri münafık, biri de facirdir. Münafık Kur’ân’ı inkâr eder. Facir; Kur’ân’ı vasıta yaparak dünya malı yer. Mümin de Kur’ân’a iman eder.”[15] Dini kullanarak insanları aldatmanın, servet edinmenin mükemmel açıklaması: Kur’ân’ı vasıta yaparak dünya malı yemektir. Zaten din üzerinden geçinen kişi; aslında, dünya hayatından başka hiçbir şey istemez. Bütün amacı dünyadır. Bunun yolu ise yolsuzluğu din üzerinden meşrulaştırmaktır. Bu ya İslâm’ı ya da fiilî durumu çarpıtarak yapılır. Fiilî durumu çarpıtmak yalan söylemekle mümkündür. İslâm’ı çarpıtmak ise Allah’a iftira etmektir.

Allah’ın elçisi Hz. Peygamber İbn Utbiye el-Ezdi adında bir şahsı, eyaletlerden birinden toplanan vergilerin tahsildarı olarak istihdam etti. O, Medine’ye dönüp geldiğinde beraberinde çok miktarda eşya getirdi ve ‘şu kısım size aittir’ ‘şu ise ‘bana hediye olarak verildi’ demeye başlaması üzerine Resulullah camide minbere çıkıp şöyle hitap etmiştir: Nasıl oluyor da göndermiş olduğumuz bir vergi tahsildarı dönüp geliyor ve ‘bu size aittir, şu ise benimkidir’ diyebiliyor? O anasının yahut babasının evinde oturup kalsaydı da görseydi bakalım, kendisine her hangi bir hediye gelecek miydi? Ya Rabbi, onlara tebliğ edip uyardım mı? Ya Rabbi, onlara tebliğ edip uyardım mı? [16] Bu hadis, emaneten yüklenilen kamu görevini şahsî çıkar için kullanmanın içeriğini ortaya koymaktadır. Siyasî, iktisadî gücün nüfuzunu kullanarak toplumu mihnet altına almanın, çıkar ağı oluşturmanın ve çıkar devşirmenin,  yolsuzluk olduğunu Hz. Peygamber net olarak ortaya koymaktadır.

Rüşvet ve yolsuzluğun en çelimsiz ve dehşetli türü “dinden rüşvet” vermektir. Dünya / iktidar sevgisi uğruna toplumu kutuplaştırmak ve parçalamak bu kapsama girer. Ebu Davud’un Süneni’nde yer alan hadis ayrışan bir toplumun durumunu nefis bir dille anlatır: “Diğer milletlerin size karşı ittifak yaparak açların / oburların yemek tabağının etrafında halkalanmaları gibi, üzerinize çullanacakları zaman yakındır.” Dinleyenlerden biri: “Bu, o zaman bizim sayıca azlığımızdan mıdır,” diye sordu. Allahın elçisi şu cevabı verdi: “Hayır, üstelik siz o gün sayıca çoksunuz da. Fakat o gün siz hamiyetinizi yitirdiğiniz, kıymetten düştüğünüz, parça parça bölünerek zayıfladığınız; akılca kıt amelce darmadağın olduğunuz için sel sularının taşıdığı çerçöp durumundasınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden, size karşı olagelmiş bulunan korkuyu mutlaka çıkaracaktır. Allah fitneniz sebebiyle sizin kalplerinize zayıflık (Vehn) atacaktır.” Orada bulunanlardan birisi sordu: “Ey Allah’ın elçisi! Vehn / zayıflık nedir?” Allah’ın elçisi şu cevabı verdi: “Vehn / zayıflık; dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.”[17] Dünyaya / mala, mülke bağlanmak ne kadar derinleşirse ölüm korkusu o kadar artar. Bunu korumanın yolu insanî ilişkileri kirleterek toplumu parçalamaktır. Böyle bir vaziyet alma tarzı İslâm’a aykırı olduğu için ‘İslâm’dan rüşvet vermeye’ başlanır. Malın / servetin, siyasî gücün yanında yer alanlar iyi Müslüman, bunun dışında kalanlar kötü Müslüman ayrımı üzerinden toplumu parçalamak İslâm üzerinden rüşvet vermektir. Yolsuzluk yapmaktır. Siyasî ittifak kurarak “her türlü baskı ve şiddeti uygulayacaksın” siyasî ittifak bozulunca “ben yapmadım o yaptı” diyeceksin, ardından da Haşhaşî diyerek dinsizlikle itham edeceksin. Yanındakileri “kutlu yolun mücahitleri ilan edeceksin,” yaptıkları irtikâbı, yolsuzluğu meşrulaştıracaksın. Bu sadece siyasî rüşvet değil aynı zamanda itikâdî rüşvet ve yolsuzluktur.  Yol kesmek suretiyle fesat çıkaranları cezalandırmak Kur’ân’ın açık emri olduğu halde (Maide 5: 33) çözüm gerekçesiyle barış ve hoşgörü edebiyatı yapmak terörü meşrulaştırmak, değerler sistemini parçalamaktan başka bir şey değildir.

Siyasî ve iktisadî güce sahip kişilerin amellerini meşrulaştıran sözde âlim ve aydınların sarf ettikleri kelamın ve yaptıkları işin ne anlama geldiğini Kur’ân Ehl-i Kitab örneğine atıf yaparak dile getirir: “Onların çoğunun günah işlemede, gaddarca davranmada ve kötülüğe saplanmada birbiriyle yarıştıklarını görürsün. Neden onların bilginleri / fakihleri onları günahkârca iddialardan ve her türlü kötülüğe saplanmadan alıkoymadılar? Yaptıkları şey ne kötüdür!” (Maide 5: 62-63) Kötülüğe saplananları uyarmak bilginlerin görevidir. Hz. Peygamber bu görevi ihmal eden bir toplumu kötülüklerin kuşatacağını şöyle dile getirir: “İçerisinde iyilerin daha mümtaz, daha güçlü bulunduğu bir toplumda kötülükler işlendiği halde, iyiler müdahale edip ıslah da bulunmazlarsa Allah herkese ulaşacak umumi bir ceza gönderir.” [18]

Görevi ihmal etmek “yolsuzluğu meşrulaştırır, geleneğe dönüştürür.” Kur’ân bu hususu yine Ehl-i Kitab’a atıf yaparak dile getirir: “Ey İman Edenler! Haham ve papazların pek çoğu, insanların mallarını haksız yolla yerler, Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara, acıklı bir azabı müjdele” (Tevbe: 9 / 34)  Zemahşerî bu ayetin hem Ehl-i Kitap hem de Müslümanlar hakkında inzal edildiğini söyler. Altın ve gümüş biriktirip Allah yolunda harcamamanın neticesi “acıklı bir azaba uğramaktır.” Ebu Zer Hz. Osman ve Muaviye döneminde servetin tekelleşmesini ve israfı bu ayete dayanarak eleştirmesi bir sorumluluk örneğidir. Nitekim Ebu Zer,  Şam’da “Beyaz Saray” yaptıran Muaviye’ye şöyle der: “Ey Muaviye! Bu saray Allah’ın malındansa, bu hainliktir. Kendi malındansa israftır.[19] Bu çıkışından dolayı Ebu Zer, sürgün edilmiştir, acı çekmiştir. Fakat sorumluluğunu yerine getiren örnek bir şahsiyet olarak tarihe geçmiştir.

Daha önce ifade ettiğimiz üzere servetin tekelleşmesi ve israf sosyal uyumsuzluğun çekirdeğini oluşturur. Ebu Zer’in bu eleştiriyi yaptığı dönem sosyal uyumsuzluğun baskıya ve çatışmaya dönüştüğü ve acı olayların yaşandığı bir dönemdir. İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber tarihî bir uyarıda bulunur: Allah’a yemin ederim ki sizin yoksul düşmenizden korkmuyorum. Ama sizden öncekilere dünyanın bolca verilişi gibi, size de dünyanın bolca verilmesinden ve onlar gibi sizin de dünya hususunda rekabete girişmenizden, dolayısıyla onları helak ettiği gibi dünyanın sizi de helak etmesinden korkuyorum.” [20]

Yer altı ekonomisi, yolsuzluk toplumsal düzenin iç krize girdiği veya siyasî baskı ve şiddetin derinleştiği toplumlarda görülür. Hukukun anlamını yitirip, otoritenin telkinlerine açık olduğu dönemler hem şiddetin hem de yolsuzluğun mayalandığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde sindirilmesi gereken kesim bilginler ve aydınlardır. Bunun en çarpıcı örneği Emevi iktidarının Ebu Hanife’yi kendi amaçları için kullanma girişimidir. Emevi Valisi İbn Hubeyre muhalefetin arttığını görünce fakih ve muhaddislerden korkmaya başlamış, özellikle fıkıh ve ilimde büyük bir yeri olan İmam Zeyd’le teması bulunanlardan endişelenmiştir. İbn Hubeyre bazı âlimlere ve özellikle İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye Emevi idaresinde vazife teklif etmiş, mührün Ebu Hanife’nin elinde olmasını ve muamelelerini bununla imza etmesini, onun elinden çıkmayan hiçbir yazının infaz edilmemesini ve mali sarfiyatın da yalnız onun müsaadesiyle yapılmasını istemiştir. Ebu Hanife onun bu tekliflerini yerine getirmekten şiddetle kaçınmıştır.  Vali İbn Hubeyre ise bu vazifeyi kabul etmediği takdirde Ebu Hanife’yi dövdüreceğine yemin etmiştir. Bunun üzerine âlimler Ebu Hanife’ye bu vazifeyi kabul etmesi için ricada bulunmuşlar ve “Biz kendini tehlikeye atmayasın diye sana Allah için öğüt veriyoruz. Sen, bizim kardeşimizsin. Hepimiz böyle bir vazifeyi istemiyoruz. Fakat başka bir çaremiz yoktur” demişlerdir. Güçlü, imanlı ve takva sahibi Ebu Hanife’de onlara şöyle cevap vermiştir: “Eğer O, Vâsıt Mescidinin kapılarını saymamı isteseydi benden, onu dahi kabul etmezdim. O halde nasıl olur da o, bir adamı idam etmek için benim hüküm vermemi ister ve bu hükümle onun boynunu vurur! Ben böyle bir hükmü ihtiva eden kararın altını nasıl mühürlerim! Vallahi ben, böyle bir işe ölünceye kadar giremem.”[21] Hem siyasî baskıya hem de malî sarfiyata itiraz eden Ebu Hanife, baskı altında tutulmuş, dövülmüş, sürülmüştür. Fakat İslâm’ın ahlaklı toplum inşa gayesini temsil eden bir şahsiyet olarak tarihe geçmiştir. Sürekli İslâm’dan bahseden ve daha önceki siyasî iktidarları akla ve insafa sığmayan kavramlarla tanımlayan, adeta lanet okuyan âlimlerin, mevcut baskılar ve yolsuzluklar karşısında susmaları bir yana, siyasî tatbikatı meşrulaştıran gerekçeler uydurmaları düşündürücüdür. Akidenin değil, ganimetin parçası olmayı seçen ulemanın “batıl yollarla çıkar elde etme ve mevki kapma oyunu” bunların nezdinde İslâm’ın günlük siyasetin malzemesi yapılmaktan başka anlamı olmadığını göstermektedir.

İslâm nazarında yolsuzluk dünyevi ihtirasın bir uzantısıdır. Doğrudan yolsuzluğu dile getiren ayette “böyle yaparak kendinizi öldürmeyin” ifadesinin yer alması düşündürücüdür. Ünlü İslâm düşünürü Zemahşerî, bazı cahillerin yaptığı istisna edilirse “insanın kendini öldürmesi makul değildir” dedikten sonra bu ifadenin maksadını: “Günah ve zulüm yoluyla bir insanın malını yemek onu öldürmek anlamına gelir” dedikten sonra “kendinizi öldürmeyin” ifadesini “kardeşlerinizi öldürmeyiniz” şeklinde açıklar.[22] Zemahşerî birinci ihtimali istisna etse de iktisadi alanın genişlediği ve hız kazandığı çağımızda işini, ekmeğini kaybeden insanların kendini öldürdüğü bir gerçektir. Kaldı ki ayet daha geniş ve derin bir duruma işaret etmektedir: Her hangi bir toplumda yolsuzluk gelenek haline gelir, bilginler ve aydınlar bu tablo karşısında susarsa o toplumun sonu gelmiştir. Çünkü sosyal uyumsuzluğun çekirdeğini teşkil eden yolsuzluk, öyle bir cürümdür ki bunu işleyenler bozdukları sosyal düzenin altında kalırlar.

Yolsuzluk, hem bireyin ve toplumun, hem de devletin ve kurumlarının itibarını tüketir. Uluslararası yolsuzluk araştırmalarında Türkiye’nin ön sıralarda yer alması, devletin otoritesini, milletin kimliğini zedeleyen bir durumdur. Keza yolsuzluk, her türlü hırsızlık ve irtikâbı yaygınlaştırdığı için insanî ilişkileri kirletir. Emniyeti ve güveni ortadan kaldırır. Toplumsal çatışmaya zemin oluşturur. Sosyal dayanışma çöker.  Kur’ân dilinde bunun adı: Bir toplumun kendi kendine zulmetmesidir. Bir başka deyişle yeryüzünde fesat çıkarmaktır.

Servet, zenginler veya devletin elinde bir baskı aracı olarak kullanırsa, toplumda sosyal dengenin mihengi haksızlığa meyleder. O zaman servet toplum yararına değil de belli kişiler adına kullanılır hale gelir. Böyle bir durumda servet, zulüm aracı olur. Toplumun belli bir kısmı saadet, diğer bir kısmı da, sefalet içinde yaşar. İki konum artı ve eksi gibi birbirine zıttır. Yüce Allah: “Muhakkak ki insan kendini sahip olduğu mal ile Allah’tan müstağni görmekle azgınlık eder”[23] buyurmaktadır. Ayet böyle bir yapılanmayı azgınlık olarak tanımlar.

Bu azgınlığa cüret edenler, maddi imkanlarını başkalarına pek ucuza vermezler. Servetlerini, halkın aleyhine kullanarak konumun devamını sağlarlar. Kendi durumlarını daha da kuvvetlendirirler. İlahi mesajı direnmenin temelinde, kendi menfaatlerini muhafaza etme düşüncesi yatmaktadır. Çünkü menfaat ve itibar kazanmak, toplumdaki haksız kazanç ve benzerlerinin nedenidir.[24] İçtimai adalet, dayanışma ve güvenlik toplumun hepsine şamil olmalıdır. Serveti cemiyetin zararına kullanmak, toplumsal dayanışmaya aykırıdır. Böyle bir uygulama fertlerin sorumsuzluğundan veya bastırılmasından ileri gelir. Sorumsuzluk  hürmet ve merhamet duygularının yok edilmesine sebeptir.

Kur’ân; toplumların yok oluşunu hazırlayan ana sebeplerden bahsederken etki bakımından önemli bir yer tutan ekonomik eşitsizliği zikreder. Aslında, iktisadi güç farklılığı fertler arasında tabiidir. Yüce Allah bu hususta: “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini biz taksim ettik. Bir kısmını derecelerle diğerlerinin üzerine çıkarttık ki, bazısı bazısını tutsun çalıştırsın. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır” (Zuhruf: 43 / 32) buyurmaktadır. Bu farklılık, iktisadi hayatın canlılığı için zaruridir. Bu içtimai hareketliliği sağlar. Bu hayatın doğal işleyişinde vardır. Fakat bu durum imtiyaz alanları oluşturmayı, sömürü düzeneği kurmayı gerektirmez.

İktisadi farklılığı tabi olarak kabul eden Kur’ân şirk toplumunun önemli bir özelliğinin mali yardımlaşmayı kurumsallaştırmaya (Maun: 107 / 4-7) karşı çıkar. Günümüz ifadesiyle devletin, sosyal devlet olmasına karşı çıkar. Onun nazarında devlet vergi toplayan ve imtiyazlı yapılara aktaran bir araçtır. Kur’ân ve Sünnet, iktisadi hayata ilişkin bir model sunmaz. Fakat iktisadi hayatı yaşanılır hale getirmek için bazı ölçüler sunar. “Allah’ın size helal kıldığı güzel şeyleri kendinize haram kılmayınız.” (Maide: 5 / 87) “Hiç kimse el emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir.”[25] “Tüccar, karaborsacı ise mel’undur”[26]

Allah’ın vermiş olduğu serveti haram hale getirmek, emeksiz kazanmak, karaborsacılık İslâm tarafından reddedilmektedir. Servetin tekelleşmesi, geride kalan insanları bir lokma ekmeğe muhtaç etmektir. Kardeşliği, karşılıklı anlayış aslında insan değerini ortadan kaldırmaktır. İşçilerin ve alt birimlerin, tefeci gücün elinde köle haline gelmesidir. Sürekli olarak tüketimi teşvik etmenin refaha etkisi yoktur. Ödünç verilen paranın sonuna kadar kâr getireceği kesinlik kazanmadıkça, beklemek, çekingen davranmak bir para babasına bir şey kazandırmaz. Her şeye kâr düşüncesiyle yaklaşmak fiyat artışlarına sebep olmak toplumu oluşturan zayıf halkanın sürekli olarak sömürülmesine kapa açar. İktisadi hayatın temeli ve işleyişi özel mülkiyet ve teşebbüs özgürlüğüne dayanır. Çünkü  baskı ve tahakküm sistemleri iş yapma, üretme yeteneğini yıpratır. İktisadi ilişkiler ağının kapalı devre işlemesine ve yolsuzluğa yol açar.

Kur’ân, servetin tekelleşmesini, belli kişilerin elinde dolaşan bir güç olmasını eleştirir. İnsana değer vermeyi servet sahibi olma kriterine değil entelektüel bir düzene göre tanzim  etmeyi esas alır. Maddi hayat ile manevi hayat arasında denge kurmayı amaçlar. İhtiyaç ve dayanışma atbaşı gider; insanın malının hürmeti, kanının hürmeti gibidir. Bu nedenle kişinin malını karşılıksız almak insana saygısızlıktır. Meşruiyete dayanmayan iktisadi usuller, insanları ziraat, ticaret ve sanattan men eder. Başkalarının kazancından geçinmek yük olmaktır.[27] İnsanlar arasındaki güveni sarsar. İslam’ın temel kaynaklarında yer alan ifadelerin sunduğu tablu budur. Fakat Hz. Peygamber ve ilk halife Hz. Ebubekir’den sonra bu denge sağlanamamış ve söylemden öteye geçmemiştir.

Toprak, emek, sermaye organizasyonu, üretme unsurlarıdır. Doğal unsurlar, çalışma, sermaye olarak da taksim edilebilir. Aslında sermaye emeğin neticesidir. Sahip olunan maddi değerlerin verilen zekat, sermayenin biriktirilmiş bir değeri olarak kullanılmasını önler. İşlerlik kazanmış bir mekanizma fiyatı, kâr sınırını ortaya koyar. O halde zekat tekelleşmeye kesinlikle manidir, zekatın, temel maddelere harcanması, lüks malların değerini düşürür, istifçiliği önler. Herkes zaruri ihtiyacını temin etmede ortak bir güce sahip olur. İslâm inancında zekat, karşılıksız borç verme, sadaka vb. gibi müesseseler işbirliği ve dayanışmayı sağlayarak sınıfları dengeli bir vasata getirir. Servetin kötüye kullanılmasına izin vermez.

Menfaat ve kuvvete dayanan ve insanı amaç değil de araç gören tutumları zulümle  niteler. Sürekli dine atıf yaparak yardımlaşma unsurlarını şahsi çıkarlara ve siyasi amaçlara araç yapmak, insanların dini duygularını istismar ederek servet temin etmek, kutsallık zırhına bürünerek çalışmadan, emek sarf etmeden servet oluşturmak din adı altında dini tüketmektir.

 

 


[1] Râğıb İsfehânî, el-Müfredât fi Ğarîbi’l Kur’ân, İstanbul: 1986, Kahraman Yayınevi, 571.

[2] Ebu Mansûr Mâtürîdî, Te’vilâtü Ehl-i Sünnet, Beyrut: 2005, Daru’l Kütübu’l İlmiye, 1 / 384.

[3] Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut: 2008, Daru’l Fikr, 1 /181.

[4] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’ân, (Çev: Alpaslan Açıkgenç) Ankara: 1993, Fecr Yayınevi,112.

[5] Ebu Davut, Sünen, Fiten, 1, 4242, Humus: 1970.

[6] İbn Hacer, Metâlibu’l Aliye, Kuveyt: 1973, 4 / 267; Heysemî, Mecmau’z Zevâid, Beyrut: 1967, 5 / 228.

[7] Mâtürîdî, Te’vilat, 2 / 58.

[8] Zemahşerî, Keşşâf, 1 / 340.

[9]Zemahşerî, Keşşâf, 1 / 521-522;  Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2 / 1341.

[10] Europe Central Asia and The State of Corruption in 2025.

[11] İbn Hacer, Metâlibu’l Aliye, 4 / 267.

[12] Zemahşerî, Keşşâf, 1 / 561.

[13] İbn Kesir, Fiten, 1 / 21.

[14] Tirmizi, Fiten, 38, H. 2221.

[15] İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Kahire: 1992, Daru’l-Hadis, 6/223.

[16]Buharî, Hiyel, 15;  Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (Çev: Salih Tuğ) İstanbul: 1993, İrfan Yayıncılık, C.2/ S. 915.

[17] Ebu Davud, Melâhim, 5 / 4297.

[18] Ebu Davud, Melâhim, 17.

[19] Muhammed Abid Câbirî, İslâm’da Siyasal Akıl, (Çev: Vecdi Akyüz) İstanbul: 1997, Kitabevi Yayınları,  440. Câbirî, Ebu Zer ‘in Hz. Osman ve Muaviye’ye yönelik eleştirilerini Belâzurî’nin Ensâbu’l Eşraf adlı eserinden aktarmaktadır.

[20] İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye,  6/189.

[21] Muhammed Ebu Zehra, İslâm^da Fıkhî Mezhepler Tarihi, (Çev: Abdülkadir Şener) İstanbul. 1978; Hisar Yayınevi, S. 231.

[22] Zemahşerî, Keşşâf, 1 / 522.

[23] İbni Mâce, Fiten, 9; Ebu Davud, Fiten,1.

[24] R. M. Mciver, Cemiyet, 58; Fuzlurrahman, Ana Konulaıyla Kur’ân, 105-121.

[25] Buharî, Buy’u, 15.

[26] İbni Mâce, Ticaret,16.

[27] Ö.Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye ve Istilahât-ı Fıkhiyye Kamusu,  6/110.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!