Safahat Dersleri

featured

Mehmet Akif Ersoy’un edebi kişiliği, Safahat adlı eseri ve şiir anlayışı üzerine kurulan akademik dersler, şairin toplumsal gerçekçi yaklaşımını gözler önüne sermektedir. Sanatçının veteriner hekimlik kariyeriyle birlikte gelişen üretken hayatı, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad gibi önemli mecmualardaki neşriyatıyla daha da zenginleşmiştir. Şiirlerinde aruz veznini ustalıkla kullanan Akif, şekilden ziyade samimiyet, hakikat ve muhtevaya büyük bir önem vermiştir. Eserlerini kaleme alırken tıpkı bir mühendis titizliğiyle planlama yapan şair, halkın dertlerini ve toplumsal acıları eserlerinin merkezine yerleştirmiştir. Onun dili, İstiklal Marşı başta olmak üzere milli ve manevi değerleri en duru Türkçe ile yansıtan eşsiz birer sanat şaheseridir.

 

Sebilürreşad Kültür ve Sanat Merkezi Ankara’nın tarihî binalarından birinde açıldı ve iki yıldır da bir yandan restorasyon sürerken bir yandan da faaliyetlerine başlamış durumda. Bu yıl boyunca biz de orada Safahat Akademisi oluşturduk; bahar döneminde ilk sömestir gerçekleştirildi, sekiz hafta sürdü. Bu ikinci dönemin de dördüncü dersini geçen hafta gerçekleştirdik.

İlk açılışta Safahat’a girmeyen şiirleri ele aldık. Üçüncü Orduya yazılan o müthiş şiir yanında elbette ki bir başka Safahat’a girmeyen şiir Millî Marşımız – İstiklal Marşımız…

Âkif onu zaten Türk milletine armağan ettiğinden o artık ebediyen Türk milletinin başı üstünde onurla taşıyacağı eseridir.

130’u aşkın metin söz konusu… Âkif’in Birinci Safahat öncesi döneme ait İlk Safahat adıyla toplayabileceğimiz şiirleri.

Bu birinci derste elbette akademik çalışmamızın bir yansıması olarak bütün Âkif hakkında yazılanları dercetmemiz ve o kaynakları öncelikle tartışmamız kaçınılmaz. Bu milletin hafızasında Kur’an birinci sırada yer alıyorsa Safahat da handiyse o kadar önemli bir yere sahiptir. Hutbelerde “Kâlellâhu Teâlâ:…” diye başlayan metinlerde ikinci sırada bir hadis geliyorsa üçüncü sırada da “şair diyor ki:…” diye Âkif’in mısraları yer alır(dı) yıllar boyu…

Özellikle: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” veya “Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” veya “Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir” veya “Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” veya “Sahipsiz olan memleketin batması haktır / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır”…

Bu birinci derste Âkif’in her Safahat’ındaki metodolojiyi de, şiirlerindeki başta tahkiye sanatı olmak üzere edebî sanatları da masaya yatırıyoruz. Bunun dışında gençliğe model olarak sunduğu Âsım’ın da her Safahat sonrası kavramsal inşasını gerçekleştiriyoruz. Buna Adam Olma Sanatı diyoruz. Bunu yaparken Âkif’in uzandığı en uzak geçmişe ve fikrî edebî kaynaklarına temas ediyoruz. Sonra tarihteki ve güncel kaynaklarına başvuruyoruz. Böylece bir çapraz okuma gerçekleştiriyoruz.

Sonraki hafta Birinci Safahat’ı işliyoruz. Başta da girişteki samimiyet bahsini açıyoruz.

Bana sor sevgili kâri sana ben söyleyeyim

Ne hüviyette karşında duran eş’arım

Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri…

Böylece kuracağımız şehrin kalesini inşa edebiliyoruz. Ana kapının, Topkapı’sının sağ yanındaki burç samimiyet burcudur, sol yanındaki burç ise mesuliyet burcu. Bu burcu şüphesiz en iyi tanımlayan da Âkif’i en iyi anlayan düşünürümüz Nurettin Topçu olmuştur.

Birinci Safahat Sezai Karakoç’un tasnifi ile bir durum tespiti, bir sosyolojik tespitler manzumesidir. Hasta şiiri düşünür Alain’e göre dünyanın en önemli sosyalist şiirleri arasındadır. Ama bana göre Dirvas kesinlikle Âkif’in ekonomi politiğinin sosyalizm olduğuna delildir. O yüzden Nurettin Topçu Türk Sosyalizmini inşa etmiştir. “İçselleştirilmiş bir ahlakçı doktrin ihtiyacı olarak sosyalizmi en doğru özümseyen ve ifade eden iki büyük İslâmcı-milliyetçi kalem vardır. Bunlardan birincisi Mehmet Âkif Ersoy, ikincisi ise Nurettin Topçu’dur. (Fakat nedense) Türk sosyalist veya komünist hareketi tarihçesinde bu iki büyük sosyalist yoktur. Sosyalizmin Türkiye’deki gelişimi içerisinde hiçbir ekol, Nurettin Topçu’yu, Mehmet Âkif’i okumamış ve tabii anlayamamıştır.” (Bkz. Lütfü Şehsuvaroğlu, Türk Sosyalizmi ve Nurettin Topçu, Elips Yayınları, Ankara 2023, s. 12)

Bu yazımızda Birinci Safahat derslerine bir ekleme yapmak istiyorum. O da Âkif’in Halkalı dönemi ile ilgilidir. Şiir bu okulda doğmuş ve evrilmiştir. Zira Âkif bu okuldan veteriner hekim olarak yetişmiş, birincilikle mezun olmuş ve ilgisini koparmamıştır.

 

Şiirin Halkalı’da İnşası

Türkçenin matematik bir dil oluşu, eklemeli kurguya müsait olması daha başlangıçta klasik aruzlu şiirimizi fen bilimleri tahsil eden Âkif için engin ufuklar açıyordu.

Arkadaşı ve talebesi Eşref Edip, Mehmed Âkif’in Halkalı’da talebeyken bir şiirini Ravza-i Terakki’de hoca olan güzel sesli bir arkadaşına veriyor; o da Ali Rıza Efendi’ye bunu okuyor. Ali Rıza Efendi Dârülmuallimînden Üsküdar’daki Ravza-i Terakki’ye hoca olarak gelmiştir. Ali Rıza Efendi şiiri çok beğenir ve bunu kim yazdı diye sorar. Cevap: *“Halkalı’da Âkif namında bir talebe var, o!”*dur. Rıza Efendi bu şiire bir takriz yazar. Bu arada Fârisî hocası Şeyh Sadık Efendi de bu şiir okumalarının birinde Âkif’le tanışır. Bu şeyh Âkif’i çok takdir eder ve onun ileride çok büyük bir şair olacağını söyler. (Eşref Edip, Mehmed Âkif, Beyan Yayınları İstanbul 2010)

Âkif, Muallim Naci gibi gazeller yazarken arkadaşı ve ağabeyi Ispartalı Hakkı’nın onu yolun başında uyarması ve özgün olmasını önermesi, şairde yeniliğe kapı araladı.

Âkif, şiirde ve fikirde Namık Kemal’lerin başlattığı yoldan gitti. Meslekte de yine realizm bütünüyle teorik alanını ve pratiğini kuşatmıştı.

Teşkilatta çalışmaya başlamasından itibaren ilmin ve fennin çizgisini takip etti. O yıllarda kuduz aşısı yeni bulunmuştu ve Âkif, aşıyı bulan Pasteur hayranıydı. Bir şiirinde şöyle der:

Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de

Senindir;İlhâd ile tevhîd nedir?

Menşei hep bir.

Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde

?Eshâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?

Halkalı Ziraat Mektebi’ni birincilikle bitiren Mehmet Âkif baytarlık mesleğine başlamış oldu. Tayin edildiği Edirne’de, sonra Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ve yurt dışında mesleğini az değil yirmi yıl süresince icra etti.

Mesleği, şairliği, siyasî kişiliği, gazeteciliği birlikte gelişti ve Âkif adlı heykeli inşa ettiler. Şüphesiz millî şair oluşu, İstiklal Marşı’mızın yazarı hüviyeti onun şairliğini diğer bütün mesleklerden öne çıkarır.

Ziraat yani tarım, yani kültür iki veçheden de bir binayı inşa ediyordu. Âkif mesleğini icra ederken içteki asıl mesleğini de onun üstüne bina ediyordu. Türk köylüsünün ruh kökünden derlediklerini, gözlemlerini yine bir ziraatçı ve ressam bakış açısıyla, şiirine yansıtacaktı. İlk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımladı.

1906’da Halkalı Ziraat Mektebinde ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık etti. Buralarda Türkçe ve kompozisyon dersleri verdi. Ama o aynı zamanda baytardı. Artık şiiri de kıvama gelen, yazdığı şiirleri İstanbul çevrelerinde okunmaya başlanan şair Âkif, Darülfünun’da da ders verebilecek seviyeye gelmişti. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca pişti. 1908 dönüm noktası oldu. Gerçekten de II. Meşrutiyetin ilanı bir hürriyet çığırı meydana getirdi. 1908’de II. Meşrutiyetin ilânıyla Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad devri başladı onun hayatında. Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar, şiirler, tercüme yazılar yayımladı. Artık sadece baytar, muallim ve şair değil gazeteci ve kanaat önderi idi.

1913 yılıydı. Veteriner Dairesi Müdürü olan ve Âkif’in ilmine, şahsiyetine çok değer verdiği Abdullah Bey’le Orman Maadin ve Ziraat Nazırının arası açılmıştı. Buna sebep, Abdullah Bey’in Bakteriyoloji Laboratuvarı’nın Pendik’e, Nazırın ise bir başka yere kurulmasını istemesiydi. Âkif, Abdullah Bey’in dürüstlüğüne ve bilgisine inanıyor, Nazırın tutumunun politik ve bazı hesaplara dayandığını görüyordu. Abdullah Bey Nazıra direnince görevinden azledildi. Mehmet Âkif bu adaletsiz tutum karşısında 20 yıllık meslek hayatını bir anda gözden çıkararak istifasını Nazırın önüne bırakıyordu. Âkif’teki bu meslekî endişe, elbette bir anlık kızgınlığın eseri değildi. Mehmet Âkif 1889’da eğitime başlayan ilk sivil Veteriner Okulunun bir numaralı mezunuydu. Okul birincisiydi ve ilk sivil veteriner hekim unvanını taşıyordu. Veteriner hekimlik dünyasına atılan bu ilk ve parlak adım, Âkif’in mesleki hayatında hep kendini hissettirdi. 1908’de kurulan ilk veteriner derneği *“Osmanlı Cemiyet-i İlmiye-i Baytariyesi”*nin kurucusu o idi. Yine ilk veteriner dergilerinden biri olan *“Mecmua-i Fünun-u Baytariye”*nin yayın kurulu üyeleri arasında bulunuyordu.

Mehmet Âkif’in önderlik ettiği meslekî derneklerden bir diğeri 1910 yılında kurulan *“Baytar Mekteb-i Âlisi Mezunin Cemiyeti”*ydi. Cemiyetin “Risale-i Fenn-i Baytari” adlı yayın organı Âkif’in idaresi altındaydı.

Mehmet Âkif’i veteriner hekimlik mesleğinin meseleleri ile bu derece ilgili kılan neydi? Hiç şüphesiz bu mesleğe olan inancı…

Âkif’in Safahat’ında anlattığı Âsım, âtiyi karanlık görerek azmi bırakmayan yeni bir gençlik modelidir.

Âkif işte böyle örnek bir adamdır Topçu için de. Nurettin Topçu, Mimar Sinanlarla, Yunus Emre’lerle aynı mecliste düşünür Âkif’i ve Hüseyin Avni’yi.

Mehmet Âkif’i sanat için sanat, hayat için sanat düsturlarından sadece birinin içine hapsetmenin de doğru olmadığına inanan Topçu’ya göre, sanatçının maharetinin yanında gayesi sonsuzlukta olan bir idealin eserde barınması ve yaşatılması şarttır.

Mehmet Âkif, sanat için değil toplum için sanat yapma peşinde olduğunu izhar ederse de onun kendine has üslubu, kendine has şiiri, vezni ve topyekûn sanatı vardır. Çağının mesuliyetini yüklenmiştir.

Sancılı cemiyete sanat sanat içindir düsturuyla hareket etmenin gerçekte sanatı öldüreceğini bilmektedir. “Sanat sanat içindir düsturu ölmüştür. Cemiyete, hayata yaramayan sanat yerin dibine batsın.” Darülmuallimin’de yaptığı bu açıklama elbette ki, o kadar sıkıntılı günler yaşanırken hâlâ sanat yaptığını zannedenlere karşı bir tepkidir; ama Âkif, öteden beri “sanat yapıyoruz” diye toplumun değerlerine karşı duranları “edepsizlikle” suçlamıştır. Edepsizliğin olduğu yerde edebiyat biter.

Eski devir şiirlerini tekrar etmek ona göre, insanî değildir; gül devrinde elbette bülbül olma zarureti var ama artık toplum sancılı, aç, bîilaçtır. Halka söylenecek, onu tenvir edecek, uyaracak eserler ortaya konmalıdır.

“Yani mümkün olduğu kadar halka söyleyecek eserler meydana getireceğiz. Yoksa havas için yazı yazmaya yeltenecek derecede sersem değiliz. Zaten altı yüz bu kadar seneden beri yalnız havassı düşüne düşüne avam olmuş gitmişiz.”

Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,

Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit

Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Mehmet Âkif, eski şiire öykünen şairleri de bu yeni zamanda kınamaktadır. Bu kadar halkın derdi tasası varken tutup şaraplarla dopdolu divan şiirine merak sarılmasını tenkit etmektedir. Eski edebiyatın yerine ikame olunan yeni edebiyatın da bu sefer yaşatılması gerekenleri yıktığına işaret eder Âkif:

Ya rûh-i milleti afsunluyor, uyuşturuyor;

Ya sinelerdeki hislerle çarpışıp duruyor

!Şarap kokar bütün eslâfın en temiz gazeli.

Beş altı yüz sene “sâkî” hevâ-yı mübtezeli,

Sinir bırakmadı Osmanlılarda gevşemedik!

Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik,

Kapanmak üzre iken başka rahneler çıktı;

Ayakta kalması lâzım ne varsa hep yıktı.

Şiir, illaki düzgün kafiye, ahengi olan bir söz değildir.

“Şiir için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım.

Ağlarım ağlatamam; hissederim söyleyemem,

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım.”

Âkif’e göre şiirin üzerinde devamlı işlemek gerekmektedir. Şiir çok nankördür. İnsan beş sene çalışır; sonra beş ay terk ederse, beş senelik mesaisi heder olur. Şiir çalışmakla olacak bir sanattır. İlhamı azdır. “Zannederler ki şair tabiat karşısında oturur. İlhamlarını toplar hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değil. Odaya kapanıp ter dökecek, düşünecek, yorulacak, uğraşacak. Yüz ter dökerek bir beyit meydana gelir. Ben manzaraları odama getirir, orada kafa yorarım. Ter döker orada şiirimi yazarım.” (Eşref Edip, s. 163)

Şiirde şekil, ahenk, ölçü, vezin önemlidir ama şiirin muhtevası, konusu da onlar kadar önemlidir. Hatta bazen onlardan daha önemlidir. Âkif için sanatta samimiyet birinci esastır; ardından hakikati beyan gelir, onu da ölçü ve ahenk izler.

“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!”

“Hakîkat, hayat, müşâhede; işte sanat-ı edebiyeye hâkim olan üç esas, bütün mücâhedât-ı fikriye bunlar üzerine istinat etmek icap eder.” (Sebilürreşad, c. 9-2, adet 210, s. 23) Sadece keyif almak ve tatlı okunmak için yazılan eser, gerçeği incitmiş, kenara itmiş, kalbini kırmış demektir. Hayatın ve onda yaşanan tecrübelerin aksine, onlara mugayir şeyler yazıldığı zaman gayeden uzaklaşılmış demektir. Sanatçı hiç yoktan bir mevzu icat edeceği zaman bile, işe tabiilik vermek için bir gerçeğe dayanma durumundadır. Bir hakikat istinatgâhı bulunmalıdır. Kendi çevremizden-muhitimizden gözlemlediğimiz şahısları, bu hakikat istinatgâhı etrafında yeni bir muhayyile ile tetkik etmeli ve oturtmalıyız. Muhayyilemizde canlandırdıklarımızla etrafımızda yaşananlar arasında bir ilgi ve denge kurmalı ve oradan gerçek ile hayalin karşılık gelmesini sağlamalıyız. Bir de gerçeği yakinen hissedebilmek önemli. Eğer kendimizi daha yakın hissediyorsak hakikati konuşturmak için kendimizden bahsetmeliyiz, bahsedebilmeliyiz.

Şiir elbette mevzun (ahenkli-ölçülü) ve mukaffa (kafiyeli) sözlerdir; ama her mevzun ve mukaffa söz de şiir sayılmaz. Âkif’e göre şiirde ölçü, ahenk olmalıdır. Tek başına bu yeterli değildir ama şartlardan biridir.

“Mevzun sayıklar gibi manzume sayıklar!

Zannım, mütekâid şuarâdan olacak ki:

Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski.”

Âkif’e göre vezin denince de akla aruz gelmelidir. Aksi takdirde parmak hesabıyla yani hece vezni ölçüsünde şiir, “Acem vezinlerinin temin ettiği ahengi deruhte edemediğinden” kulağa hoş gelmemektedir. Üstelik de aruz vezni üzerinde asırlardır emek verilmiştir ve böyle bir çığır kolay bırakılmamalıdır. Aruz olmazsa ahenk eksikliğinden doğacak boşluk neyle doldurulacaktır? Eğer aruzun verdiği ahenk yoksa o takdirde eserler fikren, his ve hayal dünyası bakımından zengin olmalıdır.

Kafiye de şiirin gereklerinden biridir ama sırf kafiye tutturmak için de şiir yazılmaz. Kimi şairler evvela kafiyeleri sıralamakta, sonra bu kafiyelerle mukayyet olup bu kelimelerdeki kafiyelere göre beyitler uydurmaya çalışmakta ve kafiyenin hatırı için ne mevzu tanımakta, ne de beyitler arasında münasebet düşünmektedir. Ona göre, “Kafiye bela bir şeydir. On beyitten sonra en büyük şairi bile çok yorar. Onun için Türk edebiyatı o kafiyeyi kırdı, eğer öyle müselsel kafiyeye ittiba edileydi bugünkü eserler yazılamazdı.”

Mühendis Sanatı

Mehmet Âkif şiir yazmadan önce bir mühendis gibi düşündüğünü, plan yaptığını beyan etmektedir.

“Ben şiir yazmadan evvel çok düşünürüm. Tam bir mühendis gibi, bir mimar gibi… Bir bina başlayacağı zaman nasıl ki mimar evvelâ düşünür, şurada oda, şurada merdiven, şurada salon, şurada mutfak, şurada banyo… Planını yapar, krokisini çizer, en sonra binaya başlar… Tıpkı ben de böyleyim. Bir eser yazmadan evvel bütün mukaddematı hazırlarım. Eserime nasıl gireceğim, ne neticeye varacağım… Bütün bunları hayalimde kurarım. Ondan sonra yazmaya başlarım.” (Eşref Edip, a.g.e., s. 161)

Ona göre, Fuzûlî Leylânâmesini plan yapmadan yazmış ve sia-i karîhasına, servet-i hayaline, samahat-ı hissesine güvenmiş ve bu yüzden şu kadar emeği heder olmuştur. “Leylânâme-i Fuzûlî için hâşâ kıymet-i edebiyeden mahrumdur demek istemiyoruz; demek istiyoruz ki Fuzûlî daha az şair, lâkin daha çok sanatkâr olsaydı, o eseri vücuda getiren eczâ-yı edebiyeden daha az kıymetli mevâd ile daha güzel bir bedîa telif edebilirdi.” (Sebilürreşad, 19 Temmuz 1328)

Mehmed Âkif dilinin sadeliği yanında şiirde vezin ve kafiye yönünden yetkinliği ile Türk edebiyatının en özgün şairleri arasındadır. Üslup ve konu bakımından da zirvede olan şairi üstün kılan en önemli meziyeti ise gerçeğe olan ünsiyeti ve eser ile hayat arasındaki o müthiş samimiyet köprüsüdür.

Âkif’in şiiri denince akla ilk gelen mesnevi tarzı klasik nazım şeklidir. Zaten şair çok fazla nazım şekli de kullanmamıştır. Onun için şekilden çok muhteva, anlatımdan çok konunun gerçekliği-çarpıcılığı, zarftan çok mazruf önemlidir. Eserlerinin çoğunu mesnevi tarzında yazmıştır. Kıta şeklinde, terkibibent, muhammes (beşli), müseddes (altılı), müsebba (yedili) ve gazel tarzında da birkaç şiir yazmıştır. Beşli, altılı ve yedili şiirlerinde bent sayısıyla oynamış, kimini artırmış kimini azaltmış; bazen kafiye dizilişleriyle de klasik şiirden farklı olarak yenilikler getirmiştir. Âkif için fikir açıklığı, düşüncelerini doğrudan aktarma ve gerçeği tüm çıplaklığıyla vermek esas olduğundan mesnevi tarzı şiiri benimsemiş; kaside tarzına meyletmemiştir. Kimi zaman didaktik kaçan şiirleri, yer yer de lirizm kokar. Beşli, altılı veya yedili başladığı manzumelerin birdenbire mesnevi tarzında uzun manzumelere dönüştüğünü görürüz ve sonra aniden kısa bentler vurucu sözleri, haykırışları terennüm eder.

Âkif o kadar yalın, sade ve duru bir Türkçeyle üstelik tekke Türkçesinden sokak Türkçesine, oradan medrese Türkçesinden meyhane Türkçesine kadar “tam” bir Türkçe yazmışsa da aruzu çok maharetle kullanması şiirinin en üstün vasıfları arasındadır. Ev, sokak, tekke, medrese, cami, meyhane, kahve… ilah hayatın her alanında müşahhas toplumsal kesitlerden yansıttığı kişi ve enstantaneleri ritim unsuru olarak kabul ettiği aruz sayesinde birer şahesere dönüştürmeyi bilmiştir. Zaman zaman mani ve türkü formatında söyleyişlere de yer verdiği Safahat’ında o kadar tabii bir üslup, dil ve söyleyiş vardır ki, veznin aruz olduğunu düşünmezsiniz bile. Yani bu tabii söyleyişte vezin için hiçbir zorlama ile karşılaşılmadığı anlaşılmaktadır. Âkif’in vezindeki mahareti tasvirde de devam eder; adeta gördüğünü resmeden şairin ressam mı şair mi olduğu bile tartışılır. Aynı zamanda vezin ve şekil değişikliğinin de bir planı olduğu anlaşılır. Çocuğa söyletilecek bir mısra ile ev kadınına, aydına, gence söyletilecek mısralar hem vezin hem de dil ve edâ bakımından farklılaşır kendi içinde… Mehmed Âkif aruzu o kadar ustalıkla kullanır ki, duru Türkçesiyle kelimelerin heceleri aruz gereği kesilmemektedir de. Kalıplardaki duraklar (takti), susuşlar aruza da uygundur.

Âkif’in en fazla kullandığı aruz kalıpları:

mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilünfeilâtün /

 feilâtün / feilâtün / feilünmefâilün /

mefâilün / mefâilün / mefâilünmef’ûlü /

mefâilü / mefâilü / feûlünmef’ûlü /

mefâilün / feûlünfâilâtün / fâilâtün /

 fâilâtün / fâilünfeilâtün / mefâilün /

feilünmüfteilün / müfteilün / fâilün

kalıplarıdır.

Âkif’in şiirinde tasvir yeteneğinin zirvesi görülürse de mûsıkî ve mısralar arasında gezinen sesler bakımından da tam bir vukufiyet vardır. Kafiyeden Sebilürreşad’daki yazılarında şikâyet etse de yarım kafiye şiirinde çok az görülmekte; çoğunlukla tam ve zengin kafiyeye rastlanmaktadır. Öte yandan şiirdeki ses ve mûsıkî o anda çizilen manzaranın, peyzajın ya da enstantanenin resimden öte bir canlı yayın hâline gelmesine sebep olur. Şiirdeki ahenk, aliterasyonlarla da, mekâna uygun seslerle de, eşyanın tabiatına uygun söyleyişlerle de bir armoniye dönüşür. Kimi sesli, kimi sessiz harflerin ısrarla tekrarları ve mısralarla geçen eşya ve çevreyle uyumu Safahat’ın alametifarikasıdır.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Selâhaddîn’i.

 

Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,

Bak nasıl doğranıyor kalk baba, kabrinden kalk!

 

Batmazdı bu devlet, “batacaktır!” demiyeydik.

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmıyacaktır;

 

Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün

Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.

Bir nûr-u nazar yok mu ki baksın bacasından?

Bir yıldız, İlâhî! Bu ne zulmet, bu ne zindan?

 

Tesellîden nasîbim yok, hazan ağlar bahârımda

Bugün bir hânümansız serseriyim öz diyârımda!

 

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

 

Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!

 

Şu korkuluk gibi dimdik duran herif mi paşa?

 

Yılan sabah çıkar, akşam usulcacık sokulur.

 

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Bu beyitte olduğu gibi, Âkif’in ses, mûsıkî ve ahengi buluşturduğu şiiri aynı zamanda nida, yakarış, seslenişlerle doludur. Mehmed Âkif’in şiirinde bir başka hususiyet de nidâdır. Haykırışlar, dinî, millî, insanî duyguların ifadesi olarak şiirinde yer alır. Kimi zaman nidalar soru şeklinde, kimi zaman hayret belirtisi olarak, kimi zaman da yakarış, istimdat, hayranlık ifadesidir.

Yâ Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Yâ Rabb bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?

Yâ Rabb! Bu nasıl rûh-ı avâlim sereyandır!

 

Yâ Rabb! Bu nasıl cihân-ı hâmûş!

Bir yok diyecek sadâ da yokmuş!..

Yâ Rabb! O ne feyz-i cûş ber-cûş!

Yâ Rabb! O ne leyle-i ziyâ-pûş!

 

Yâ Rabb, o ne cilve cilve envâr!

Yâ Rabb o ne lem’a lem’a Dîdâr!

 

Yâ Rabb, o ne encümen ne âlâm!

Yâ Rabb, o ne mahfil-i muazzam!

 

Yâ Rabb, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!

Yâ Rabb, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib!

Yâ Rabb, bu serâir gün olur da açılır mı?

 

Eyvah, ıssız diyâr-ı dilber…

Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr

Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!

Ömrüm gibi ansızın mürûr et!

 

Ey sevdiğimin sevimli yurdu,

Hâlin bana şimdi pek dokundu!

Dinsin artık bu hazin velvele yâ Râb!-

Âmin!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!