1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  4. Legal Alana Taşıyarak Ödüllendirme

Legal Alana Taşıyarak Ödüllendirme

featured

Şahsuvaroğlu bu yazısında, Türkiye’nin gündemindeki yeni çözüm süreci ve bu kapsamda hazırlanan çerçeve yasa teklifini stratejik, hukuki ve akademik bir perspektifle eleştirmektedir. Yazarlar, terör örgütünün tasfiyesi yerine örgütsel yapının legal alana taşınarak ödüllendirilmesi riskine dikkat çekerek, düzenlemedeki hukuki boşlukları ve belirsizlikleri sorgulamaktadır. Özellikle İspanya’daki ETA örneğiyle yapılan kıyaslamalar üzerinden, teklifin pişmanlık şartı aramaması ve örgüt liderine alan açması gibi hususların milli güvenliği tehdit edebileceği vurgulanmaktadır. Metinde, silah bırakmanın örgütün tamamen dağılması anlamına gelmediği, aksine terörün siyasi bir araç olarak varlığını sürdürmesine zemin hazırlanabileceği uyarısı yapılmaktadır. Sonuç olarak kaynaklar, geçmişteki hatalardan ders çıkarılması gerektiğini savunarak karar vericileri vicdani ve basiretli bir değerlendirme yapmaya davet etmektedir.

 

Prof. Dr. Mehmet Âkif Okur’u gençliğinden beri tanırım. Kendisini çok iyi yetiştirmiş ve akademik hayatta büyük başarılara imza atmış bir arkadaşım. Yerli yabancı birçok strateji dergisinde önemli makaleleri yayınlandı. Özellikle onun emperyalizm üzerine çalışmaları anti-emperyalist mücadele yürütmeyi düşünenlerin olmazsa olmaz başucu kitapları arasındadır.

Emperyalizm Hegemonya İmparatorluk kitabını çok önemli buluyorum bu açıdan…

Uluslararası İlişkilerde Eleştirel Kuram adlı eseri de yine bu bağlamda önemli…

Güvenlik ve strateji geliştirme açısından eğer yenileşmek istiyorsak Prof. Okur’un aklına sadece ortaya koyduğu eserlerle değil, bizzat kendisinin aktüel eleştiri ve yorumlarına da müracaat ederek bereket katabiliriz.

Çünkü hem geleneksel ve tarihî açıdan hem de modern karmaşa içinde makul ve birçok değişken göz önüne alınarak bir hülasa çıkarma amacındaysanız Okur’un perspektifine bir göz atmak şarttır.

Gelelim Çerçeve Yasaya

Bu son çerçeve yasa ile ilgili hiçbir şey yazmak istemedim.

Çünkü birinci çözüm sürecinde koskoca bir kitap yazdım.

Kürt sorunu diye dayatılan ve bu arada ülkenin ve dinin özellikle başına bela olan, hiçbir asırda karşılaşılmamış FETÖ gibi Haşhaşi bir örgütün himayesinde çok büyük bir devlet, dış ve iç hazırlama süreci yaşamıştık tam bir siyasal İslam ve Cemaat bileşkesinin sıkıştırdığı Türkiye’de… Akil adamlar ve Abant toplantıları gibi etkin propaganda ve algı yöntemlerinin yanlamasına rağmen o birinci çözüm süreci başarılı olamadı. Olamayacağı zaten belliydi.

Şimdi bir çözüm süreci daha ortaya konuyor.

Bu sefer daha öncekinde karşı olan MHP, özellikle manivela rolü oynayarak iktidarın asıl ayağı AK Parti’den bile daha büyük sorumluluk üstlendi. O da olmasaydı bu küresel ve sözde karşıtlığında olması gereken yerli ve millî bakış açısı daha başlangıçta “Terörsüz Türkiye” başlığının altını başka türlü doldururdu. Devlet Bey o kadar ileri gitti ki çerçeve yasanın üzerinde bir etkinlik ortaya koydu denebilir.

Devlet Bey’in 28 Mayıs 2023 tarihinde “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez.” sözü stratejik düşünenler açısından iki açıdan yorumlandı. Birincisi küresel bir zorlama var ve buna karşı tedbir alınmalı; ikincisi ise biz bu değişime onay vererek akışı yönetebiliriz…

Bunlar elbette ki iyimser yaklaşımlar. Bir de Ümit Özdağ’ın 28 Kasım 2024 günü paylaştığı yorum var; buna göre de Amerikan dış politikasının Foreign Affairs dergisi ile birlikte en önemli iki dergisinden birisi olan Foreign Policy: “Devlet Bahçeli Türk Milliyetçiliğinin tabularını yıkıyor” haberi sadece tabuların yıkılmasını değil milliyetçiliğin paramparça edilmesi hedefini ortaya koyuyor. Amerikan Büyükelçisinin “daha uzun yıllar beraber çalışacağız” demesi de yine bu paragrafta değindiğimiz 28 Mayıs söyleminin hiç de önceki iyimser yorum içinde değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor.

Bu aslında iktidardan önce muhalefetin dizayn edilmesi taktik çalışmalarına uyuyor.

Bu aslında, hani savaşan tarafların bir barışı olarak toplumsal hayatta eski ezberleri yıkan bir gelişme sayılabilirdi.

“En iyi Kürt ölü Kürt’tür!” diyen nice akademisyen bile artık ekranlarda barışın ne demekse sözcüsü olarak Abant toplantılarındaki akademisyen ortalamasının üzerinde destekler ortaya koymaya bu yeni muhalefeti hazırlama projesinin bir yansıması olarak başladı.

Ben özellikle siyasi hayatımda maziye hep saygılı olmaya çalıştım. Bölünmeler üzerinden, kara çalmalar üzerinden siyaset yapmak kolay bir yol.

Ne Muhsin Beyler ayrıldığında Türkeş Beyle ilgili ya da Muhsin Bey ile ilgili içimden geçen, hatta yüzlerine söylediğim bazı eleştirileri bile paylaşmadım.

Daha sonrasında da Devlet Bey üzerindeki spekülasyonlara da pabuç bırakmadım. Hakaretlere izin vermedim.

Makul eleştiriler her zaman başımızın tacıdır elbette.

Bu süreçte Cumhur İttifakı, olayı Meclis’e taşırken özellikle Devlet Bey’in inisiyatif kullanması sayesinde adımlar atabildiler. AK Partililer bile endişe içindeydiler.

Şöyle bir devlet baba anlayışı ya da derin devlet tahayyülü var: Hani devlet bir işe kalkışmış… belki üzerinde küresel bir baskı var… ve onu atlatabilmek için kendince ve daha evvel kendi tayin ettiği taşeron terör örgütü ile akreditasyon sorunu yaşıyor…

Kim bilir.

Dolayısıyla sorgusuz bir çözüm sürecini, devlet aklına güvene emanet edip kamuoyu olarak bir miktar seyirci olmamız neden olmasın?

Bu durumda hariçten gazel okumak ve fitne çıkarmak olarak yorumlanıyor herhangi bir eleştirel yaklaşım.

Belki muhalefetin bir kısmı karşıtlıktan siyasi rant elde etmek istiyor olabilir.

Bu durumda önümüze konulan çerçeve yasanın ne idüğünü akıl çerçevesinde dikkatlice ele almak gerekmektedir.

Özellikle çerçeve yasada bir madde var ki yasayı hazırlayanlar ve onaylayanlar yaptıkları işin ileride bir suç teşkil edebileceği kanaatiyle herhangi bir sorumluluk almak istememişlerdir.

Neden?

Oysa inandığınız ve gerçekten çözüm getireceğini düşündüğünüz bir mevzuat hazırlama durumunu bir kere teknik olarak tamamıyla üstlenmek gereği yok mudur?

Bu çerçeve yasası, tıpkı 6’lı masadaki gibi o kadar toplantı yapmışlar ama cumhurbaşkanının kim olacağı konusunu hiç konuşmamışlar durumunu hatırlatmıyor mu?

6’lı Masanın yaklaşımları, kamuoyunda güvensizlik oluşturdu ister istemez.

Bu çerçeve yasa da böyle.

Yazanlar açısından, bu ortamı yapanlar açısından endişe ayyuka çıkmış ve sorumluluktan şimdiden kaçınma durumu var.

Şimdi eğri oturup doğru konuşma zamanı…

Bir zamanlar hatırlarsanız ABD, Irak’a müdahale edeceği zaman bizden limanlarımızı kullanma dahil tam destek istemişti de Meclis irade koyarak bunu reddetmişti. Kimileri bunun ABD ile gerginliğe sebep olduğunu ve ondan sonrasının dış politikada diplomatların elini zayıflattığını ileri sürüyor.

Ne yani ABD’nin emperyal vizyonuna destek olmak ne zamandır millî politika addediliyor?

Elbette bu soru da manidar; çünkü öncesinde de ne kadar edilgen politikalarımız olduğunu yazmaya, hatırlatmaya bile gerek yok.

Birinci çözüm sürecinde David Phillips, Henri Barkey gibi ABD’li uzmanların hazırladığı rapor etrafında yaklaşımlar ortaya konmuştu.

O süreç FETÖ’cü darbe ile sonuçlandı.

Bugün ne hikmetse hazırlanan çerçeve yasa, muğlak bir tehdidin varsayımı üzerine kurgulanmış bir korku politikası.

Mehmet Akif Okur, bakınız; dünyadaki başka örneklerini de hatırlatarak bir terör örgütü ile pazarlık sürecinin tek tek ayrıntılarıyla sağlıklı bir eleştirisini ortaya koymuş.

Benim bu tahlile ilave edecek sözüm yok.

Lütfen sayın vekiller çerçeve yasayı onaylarken bu yazıyı dikkatle okuyup elinizi vicdanınıza koyarak karar veriniz.

“PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme suçunu da kapsayan kanun teklifinde, hain örgüte/örgüt başına yönelik haklı öfkenin tezahürü niteliğindeki eleştirilerin gölgesinde kalan önemli detaylar var.

Bunlardan ikisi:

1) Pişmanlık talep edilmeyişi

2) Silahsız örgütsel devamlılık

Silah bırakma, silahsızlanma ve fesih birbirinden farklı kavramlardır. Bir örgüt silahlarını bırakabilir; fakat liderliği, kadroları, hiyerarşik ilişkileri, toplumu örgütleme kapasitesi ve siyasi stratejisi başka biçimler altında yaşamaya devam edebilir. Böyle bir durumda ortadan kalkan örgüt müdür, yoksa yalnızca silahlı mücadele yöntemi midir? Ya da şöyle soralım: Silahlı yöntem, örgütün maliyet-fayda hesabı onu yeniden elverişli kılana kadar sadece askıya mı alınmıştır?

Kanun teklifi bu meseleye büsbütün kayıtsız değildir. Birinci madde, uygulamanın ön şartı olarak yalnız silah teslimini değil, örgütün ‘fiilî varlığına son verdiği’nin tespitini de arar. Adalet Komisyonu da ikinci maddedeki tanımı ‘bağlı bütün oluşumları’ yerine ‘bununla bağlantılı her türlü oluşum’ şeklinde değiştirerek bu eşiğin kapsamını genişletmiştir.

Ne var ki metin, ‘fiilî varlığa son verme’nin hangi ölçütlerle saptanacağını göstermiyor. Daha önemlisi, bu başlangıç tespiti esasen bir eşik fotoğrafıdır: Kanun, eşik aşıldıktan sonra örgütsel yapının silahsız biçimde ayakta kalmasını yahut yeniden kurulmasını engelleyecek bir güvence içermiyor. Yedinci maddenin üçüncü fıkrası, Kurulun örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel değerlendirme ‘yapabileceğini’ söylüyor; yapacağını değil. Buna karşılık ertelemenin geri alınması bakımından, yeni bir terör suçu işlenmesi dışında bağımsız bir ‘örgütsel devamlılık’ ölçütü öngörülmemiştir.

Bu noktada ‘örgütün fiilî varlığına son vermesi’ ve silahlı kapasitesinin gerçekten tasfiye edilmesi bakımından Suriye sahası ayrıca önem taşıyor. YPG/KCK unsurlarının kendi örgütsel yapıları dağıtılmadan, mevcut hiyerarşi ve kadroları korunarak topluca Suriye Ordusu bünyesine alınmalarıyla, Kuzey Irak’ta gerçekleştirilecek silah teslimleri PKK/KCK’nın yeniden silahlı eyleme geçme kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmış olmayacaktır. Benzer bir mesele PJAK/KCK bakımından da ileride gündeme gelebilir.

Şimdilik örgütün teslim ettiği silahların yeterli görüldüğünü ve ‘yazılı bildirimde’ bulunanlara kanun hükümlerinin uygulanmaya başladığını varsayalım.

Yasa teklifi yakından incelendiğinde, bağlam ve mahiyet farkına işaret eden haklı eleştirilere rağmen, yine de Batılı çözüm süreci tasarımlarının kılavuzluğuna başvurulduğu intibaı oluşuyor. Ancak bu çerçevede kamuoyundaki tartışmalarda sıkça atıf yapılan örneklerden, özellikle ETA süreciyle aradaki ciddi fark dikkat çekiyor.

Mevcut teklif, kanundan yararlanacak kişiden PKK ile bağını kestiğini, örgütün terör faaliyetlerini reddettiğini, şiddeti siyasi mücadele yöntemi olarak mahkûm ettiğini ya da bundan sonra yalnız demokratik ve barışçı yollarla faaliyet göstereceğini beyan etmesini istemiyor. Kişinin kanundan yararlanmak istediğini yazılı olarak bildirmesi yeterli. Üstelik Komisyon görüşmelerinde bu başvurunun şahsen yapılmasının zorunlu olmadığı, avukat aracılığıyla da gerçekleştirilebileceği açıklandı. Yani yasadan yararlanmak için kişinin bizzat teslim olması, örgütle bağını kestiğini açıklaması, geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesi veya mağdurlardan af dilemesi aranmıyor. Ardından 5 veya 10 yıllık erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlemezse, soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise düşmeye karar veriliyor; kesinleşmiş cezası varsa ‘infaz edilmiş sayılıyor’.

Oysa, sık atıf yapıldığı için hatırlatmak gerekirse, eski ETA mensuplarıyla ilgili çok daha güçlü bireysel kopuş kriterleri konulmuştu. Düzenleme, terör hükümlüsünün üçüncü derece infaz rejimine geçişi ve koşullu salıverilmesi için yalnız suç işlememesini yeterli görmüyor; ‘terörist faaliyetin amaçlarını ve araçlarını terk ettiğine dair tereddüde yer bırakmayacak işaretler göstermesini’ arıyordu (muestre signos inequívocos de haber abandonado los fines y los medios de la actividad terrorista).

Burada, yöntem kadar amacın da reddedilmesinin talep edilişi önemli. Yani yasa, örgütün eski militanlarının örgütün hedeflerine silahsız hizmete devam etmelerini de reddediyordu.

Kanun bununla da yetinmiyordu. Suç faaliyetlerinin açıkça reddedilmesi, şiddetin terk edildiğinin beyanı ve mağdurlardan açıkça af dilenmesi de aranıyordu (una declaración expresa de repudio de sus actividades delictivas y de abandono de la violencia y una petición expresa de perdón a las víctimas de su delito).

Dahası, bizde hiç konuşulmayan iki şart daha vardı: Birincisi, yetkililerle aktif işbirliği. Örgütün başka suçlar işlemesini engellemek, suçun etkilerini hafifletmek yahut terör suçlarından sorumluların teşhisi, yakalanması ve yargılanması için delil elde edilmesini sağlamak. İkincisi, suçtan doğan hukuki sorumluluğun, hükümlünün mevcut ve gelecekteki geliri ve malvarlığıyla karşılanmış olması. Yani suçtan doğan medeni sorumluluğun yerine getirilmesi ve mağdur zararının tazmini.

Kanun salt beyanla da yetinmiyor; izleme mekanizmalarınca hazırlanacak teknik raporların, mahkûmun ‘terör örgütünden gerçekten kopmuş’ olduğunu göstermesini öngörüyordu (realmente desvinculado de la organización terrorista).

Bu düzenlemenin anlaşılır bir maksadı vardır: Dağdan inen kişinin ‘Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz’ diyerek örgütsel mücadelesini normal siyasi faaliyet görüntüsü altında devam ettirmesinin önüne geçmek.

Aksi takdirde örgütün tasfiyesinden ziyade strateji değiştirmesini destekleyen bir kapı açılabilirdi.

İspanya bu tehlikeyi siyasi örgütlenme bakımından da ayrıca dikkate aldı. Adları değişen, açılıp kapanan terörle bağlantılı yapıları değerlendirirken yalnızca ‘yeni yapı şiddet kullanıyor mu?’ diye sorulmadı; ‘eski örgütsel irade yeni hukuki kabuk altında yaşamaya devam ediyor mu?’ sorusu da soruldu.

Türkiye’deki teklif bakımından ise burada ayrıca önemli bir hukuki problem ortaya çıkıyor.

‘Kasten öldürme’ suçu kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat ‘örgüt yöneticiliği’ kapsam dışında değildir.

Oysa Türk ceza hukukunda örgüt yöneticisinin sorumluluğu bununla sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu’nun 220’nci maddesinin beşinci fıkrası, ‘örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır’ hükmünü taşır ve bu hüküm, 314’üncü maddenin dördüncü fıkrası yoluyla silahlı terör örgütleri bakımından da uygulanır. Örneğin bir örgüt yöneticisinin emrini verdiği saldırıda insanlar öldürülmüşse; emrin içeriği, kullanılan silahlar, saldırının hedefi ve yoğunluğu gibi unsurlar değerlendirilerek yönetici hakkında kasten öldürmeden de sorumluluk kurulabilir.

Böyle bir hukuki bağ kurulmuşsa, kasten öldürme dosyası bu kanunun dışında kalacaktır.

Ama kritik mesele şudur: Teklifin istisna tekniği kişi bazlı değil, suç bazlıdır.

Teklif, öldürme fiiliyle ilişkili olabilecek yöneticiyi değil, yalnızca ‘kasten öldürme suçu’nu kapsam dışında bırakıyor. Dolayısıyla saldırıların planlanmasında, emir-komuta zincirinde veya örgütün silahlı faaliyetlerinin yönetiminde rol almış bir kişi hakkında belirli bir öldürme fiiliyle hukuki bağ kurulmamışsa ve dosya yalnız örgüt yöneticiliğinden yahut kapsamdaki başka suçlardan yürütülüyorsa, bu yönetici erteleme rejiminin içinde kalabilecektir.

Buna bir de şu eklenmelidir: Teklifin 3’üncü maddesinin üçüncü fıkrası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup da bu tarihten sonra ortaya çıkarılarak soruşturulacak kanun kapsamındaki suçlar bakımından soruşturma yapılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır. Dolayısıyla geçmişteki bir saldırıyla örgüt yöneticisi arasındaki hukuki bağın yeni delillerle sonradan kurulması hâlinde soruşturmanın yürütülmesi de Kurul iznine tabi olabilecektir. Yani böyle bir hukuki bağın sonradan soruşturma konusu yapılabilmesi de Kurulun iznine bağlıdır.

Bu ayrım bugün Türkiye açısından şu soruyu önümüze koyuyor: PKK, fiilî gereklerini yerine getirmese de kendisini feshettiğini ilan ederken eski mensuplar aynı liderliğin yönlendirmesi altında yeni bir ‘demokratik toplum’ örgütlenmesinde bir araya gelirlerse, gerçekten yeni bir sivil hareket mi doğmuş olacaktır; yoksa PKK’nın silah kullanmayan örgütsel devamıyla mı karşı karşıya kalacağız?

PKK’nın örgütsel iradesinin legal alana taşınması nasıl sivil hayata katılım, demokratik siyaset sayılabilir?

İspanya tecrübesinde esas ayrımlardan biri buydu: Eski çevrelerden insanların demokratik siyasete katılması mümkün oldu; fakat yeni siyasi faaliyetin ETA’nın örgütsel devamı olmadığı ve şiddet stratejisinden gerçekten kopulduğu gösterilmek zorundaydı.

Sıkça örnek gösterilen IRA’yı da kastederek şunu söyleyebiliriz: Bu iki tecrübenin yöntemleri farklı olsa da ortak bir mesele etrafında buluştular. Silahın bırakılması ile silahlı örgütün siyasi/sivil biçim altında devam etmesi aynı şey sayılmadı.

Türkiye’deki teklif ise bu noktada sessizdir.

Örgüt başına biçilen konum bu sessizlikle birleşince manzara daha da ciddileşmektedir. Teklifin 7’nci maddesinin ikinci fıkrası da Kurula ‘sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere’ görevlendirme yetkisi tanıyarak örgütle muhataplık için hukuki bir zemin oluşturuyor. Öcalan’ın, fiilî sonucu hâlen belirsiz olan fesihten sonra da eski örgüt mensuplarını yönlendirmesine imkân tanınmasının örgütsel devamlılığı koruyacağı ve bunun doğurabileceği sonuçlar hesaba katılmalıdır.

Bu ihtimaller sadece soyut, teorik kaygılardan ibaret değildir. Acı tecrübelere dayanmaktadır.

2013-2015 döneminde “demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, halk meclisleri, komisyonlar ve benzeri kavramlar altında oluşturulan yapıların daha sonra paralel mahkemelerden “asayiş” yapılanmalarına, oradan hendek ve “özyönetim” teşebbüslerine uzanan örgütsel zeminin unsurlarına nasıl dönüştüğünü gördük.

Aynı hatayı tekrarlamamak için yalnız silahların teslimini değil, fiilî örgütsel tasfiyeyi de güvence altına almak gerekir.

Terör örgütünün kadrosu, liderlik ilişkileri ve toplumu örgütleme kapasitesi korunurken örgütün silahlı mücadeleden legal mücadeleye terfi ettirilmesi demokratikleşme sayılmamalıdır.

Bu notta odaklandığımız üç husus özellikle önemlidir: Yasaya muhatap örgüt mensuplarından pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık bir kopuş beklenmemesi; örgüt başının siyasi kılavuz hâline getirilişi; silah bırakma iddiasının örgüt tarafından ‘mücadelede yeni bir safhaya geçiş’ şeklinde sunulmasına ve bunun silahsız örgütsel devamlılığa dönüşmesine karşı hukuki güvenceler oluşturulmaması. Bu üçü bir arada Türkiye açısından çözücü dinamikleri besleyecektir.

Böyle bir tablo, terör örgütünün tasfiyesinden ziyade, kırk yılı aşkın bir zamana yayılan terör eylemleriyle biriktirdiği örgütsel ve siyasi sermayenin legal alana aktarılarak ödüllendirilmesi anlamına gelecektir.”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!