Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu’nun bu araştırması, modern ulus devletlerin arka planında köklü birer emperyal geçmiş ve küresel hırs barındırdığını, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi büyük güçlerin bu emperyal milliyetçilik anlayışını günümüzde de sürdürdüğünü incelemektedir. Yazar, Türkiye’nin de benzer şekilde Osmanlı ve Selçuklu mirasını, ayrıca Turan coğrafyasını merkeze alarak ulusüstü bir vizyon geliştirme hakkına ve potansiyeline sahip olduğunu savunmaktadır. Küreselleşme sürecinde Türk kimliğinin etnik kalıplara sıkıştırılmaması gerektiği vurgulanırken, tarihi kökler üzerinden yeniden bir dünya düzeni kurma imkânları değerlendirilmektedir.
-ULUSÇULUK VE EMPERYAL MİLLİYETÇİLİKLER İÇİÇELİĞİ ÜZERİNE-
Türk milliyetçiliğinin modern çağ sözcüsü Ziya Gökalp, bütün Türk milliyetçilerinin sloganlarının mihveri saydıkları şu mısraları boşuna söylemiş olamaz:
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!”
Önceki makalemde Zygmunt Bauman’ın Cemaatler, Sosyolojik Düşünmek ve Akışkan Aşk kitaplarına ve genel olarak felsefesine göz atarak devlet milliyetçiliğinin açmazlarını ya da küresel yapıya uyumlu olmak zorunda kalan devlet mekanizmasının baskısı ve/veya kamu imkânlarından yararlandırma metodlarını kullanarak milliyetçiliğin her türlüsünü nasıl devlete râm ettiğini ve kaçınılmaz biçimde milliyetçiliklerin böylece küresel / evrensel yapıya meftun kılınacağını anlatmıştım.
Bu elbette milliyetçiler ve milliyetçilikler için karamsar bir tablo. Moral bozucu…
Fakat yadsınamaz bir akıbet olduğuna kuşku yok…
Peki bu durumun yine küresel dünyada karşıtlığının üzerine bir beyin fırtınası geliştirebilir miyiz?
İşte bugünkü makalemde de kötümser durum analizinden iyimser durum analizine evrilmemize fırsat verecek okumalar ve değerlendirmeler yapmak istiyorum.
Bauman’dan yola çıkarak ülkemizin sığınmacılar sorunu ve yeni göç dalgaları karşısında uluslararası bir göçmen kampı hâline getirilmesi, Türk kimliğinin dışlanması – ötekileştirilmesi ve etnik bir çerçeveye sıkıştırılması, küresel yapıya entegre olmak zorunda kalan devlet mekanizmasının her türlü milliyetçiliği ötekileştirmesi ve onları kendine kul etmesi değişkenler sabit kaldığı takdirde olası bir senaryo… Kaçınılmaz yarın… Bölünme psikozları, federasyon ve parçalanma tehditleri…
Tamam, bir küresel entegrasyon ve evrenselin dayattığı bir düşünce kalıbı var.
Ya bunları tersinden okursak ve başkaca senaryoların karanlığın en bastırdığı anda sabahı müjdeleyebileceğinin kıvılcımlarını keşfetmeye kalkarsak…
Böyle bir farklı okumaya ve değerlendirmeye neden ihtiyacımız olduğunu, önceki moral bozuntusu üzerine teknik direktörün takımı gaza getirme söylemi olarak yazmıyorum. Küresel yapının unsurlarındaki kimi kurumsalların ve devletlerin yeni imparatorluk tasavvurları ve eskiyi ibda manasındaki yeni milliyetçilikleri üzerinden böyle bir yorumun bizim için de kaçınılmaz olduğunu görerek yazıyorum. Acaba onların ulus devletler halinde bile emperyal bir milliyetçiliğe uzanması karşısında bizim de kendi kültürel coğrafyamızdaki izdüşümlerini arayıp bulma hakkımız olamaz mı? Hakkımız ve fırsatlarımız…
- Fransa’da bile doğru dürüst Frank kalmamışken bir gerçek ulus devlet yarattığına inanan Fransızların üstelik İngilizler gibi kıtalararası gezintileri fazla olmamasına rağmen imparatorluk rüyası görmeye devam etmesi ve bunu emperyal ulusçuluk adına yapması,
- Üzerinde güneş batmayan İngiliz ülkeler topluluğu yani Büyük Britanya rüyasını Birleşmiş Milletleri kuran irade ve ülkelerüstü kurumsal yapıya kattığı İngiliz aklıyla İngiliz’in emperyal vizyonu sürekli yenilemesi,
- Çarlık Rusya’sını evirip çevirip daha uluslararası bir komünizm şemsiyesi altında büyük birlik Rusya’sı Sovyetler’i, sonrasında da yeniden Rus milliyetçiliğinin ulusal üstü büyüme refleksi,
- Avusturya-Macaristan Habsburg hanedanlığının Nazi acı tecrübesine rağmen yine büyük ve yeni Avusturya-Alman hülyasına sarılması,
- İspanya’nın İngiliz emperyasından (İngiliz Yahudi medeniyetinin kurguladığı çerçeveden) intikamını alacak şekilde yine uluslararası camiaya İspanyol gözüyle anlam yüklemesi,
- Çin’in Mao devrimine rağmen imparatorluk tasavvurundan bir an için bile feragat etmeyip yeni düzenle bunu daha sürdürülebilir kılacak yeni bir yönetişime kavuşması
Ve dahası…
Mesela Avrupa Birliği benzeri ülkeler-üstü yapılar…
Bütün bunlar küresel yapının hiç de sadece küreselleşme söylemler düzeyinde kalmadığının kanıtı…
Dünyaya burjuva devrimini hediye eden Fransızlar ulus devlet inşasında başat rol oynadılar ama emperyal milliyetçiliklerinden de vazgeçmediler.
Her Fransız, “dünyaya kendi karakterinin mührünü basması gerektiğine inanır”.
“Bir zamanlar bu fikir Fransa’nın Tanrı’nın seçilmiş ulusu olduğu ve Katolikliğin ve kralcılığın yayılması misyonuyla görevlendirildiği fikriyle ilintiliydi. Fransız Devrimi’nden sonra, Fransa’nın emperyal misyonunu akılcılık, cumhuriyetçilik ve sekülarizm temsil etti. Fakat hangi biçimde olursa olsun, diğer imparatorluklar karşılaştırıldığında, imparatorluğu “devasa bir ulus” olarak gören Fransızlar imparatorluk ve ulusun bileşimine en çok yaklaşan halk olmuştur. Onlar -Osmanlılar, Habsburglar ya da diğer emperyal halkların çoğu gibi- imparatorluğun birbirine indirgenemez biçimde çoğul ve çokuluslu karakterini benimsememişlerdir. Fransızlar için, Fransa İmparatorluğu her şeyden evvel Fransız’dı ve Fransızlığı bir ulus olarak temayüz ettiren nitelikleri taşıyordu. Bu yüzden Gary Wilder’ın Fransa ve imparatorluğunu tasvir ederken “Fransız emperyal ulus-devleti” kavramını kullanması tuhaf bir şekilde yerindedir.
Milliyetçilik literatüründe Fransa’yı ulus-devletin ilk örneği olarak ele almak yaygındır. Bu bir anlamda saçmadır ve sosyal bilimcilerin geleneksel eğilimi olan bir araziyi ekerken kendi meslektaşlarının çitin ötesinde neler yaptığına bakmamalarını yansıtır. Fransızlar İngilizler kadar uzun bir süredir emperyal bir halktır, bilhassa -İngilizlerle beraber ele alırsak bizzat Fransa’nın oluşumunu (“Altıgen”) emperyal olarak kabul edersek. 20. yüzyılın başında Fransa yalnızca Britanya’nın gerisinde dünyada ikinci en büyük imparatorluktu. Fransa’yı düşündüğümüzde aklımıza -Romalılar, Ruslar ya da Britanyalılarda olduğu gibi… Şunu belirtmeliyim ki, “emperyal ulus-devlet” ifadesini Wilder’dan almış olsam da, ondan biraz farklı bir şekilde kullanıyorum. Ona göre bu ifade hem Fransız ulusu hem de imparatorluğu genelinde ilkelerin birliğini -“çatışmalarını”- ifade ederken benim için daha çok ulusun bir uzantısı olarak imparatorluğun bir ifadesidir.”
İngilizler küçük uluslarını bir ada bünyesinde başka uluslarla bir araya getirmenin siyasetini önceden biliyorlardı. Farklı farklı ulusların yaşadığı o küçük adada birlik tesis etmek gerçekten de önemli bir tecrübe kazandırdı. Kral Henry daha adada birliği sağlayamamışken danışmanının şu sözünü işitti:
“Tanrı doğuda bir şeytan yarattı. Türkler. Ama bunu bizim için yarattı.”
İşte Türklerin batıya ilerleyişi, karada Habsburglara, denizde İspanyollara karşı üstün gelmesi hep İngilizlerin işine yaradı. Daha o zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun eriştiği imparatorluk düzeyini kıskanıyorlardı. Osmanlı’yı kıskanıyor ve Roma’nın mirasını istiyorlardı.
Denizlerdeki üstünlüğü ele geçirince farklı ulusları yönetme sanatını milletler mozaiği bir imparatorluğun temellerini atmada kullandılar.
Çöküş başladığında da imparatorluk tasavvurları bitmedi, belki değişti.
“Churchill, ne savaşın saldırganlık ve faşizme karşı imparatorluk adına bir mücadele olduğunu söylerken ne de bu savaşı ve imparatorluğu aynı çatışmanın iki yüzü olarak görürken yalnızdı.
Savaş dönemi kabinesinde, imparatorluğa, Lord Rosebery’nin bu yıllarda sık sık alıntılanan sözleriyle “insanlığın bildiği en büyük seküler kuruma” tutkuyla bağlı olan Lord Lloyd, Brendan Bracken, Lord Beaverbrook, Mareşal Jan Smuts, Leo Amery gibi birçok seçkin kişi vardı (ör. Amery 1944: 18; Ashley Jackson 2006: 7-9). Onun yenilgisinin sadece İngiliz halkının değil, tüm insanlığın umutlarının mağlubiyeti olacağını düşündüler. Churchill’in Hindistan’dan sorumlu Devlet Sekreteri Amery, 1944’te, “Britanya İmparatorluğu ve İngiliz Milletler Topluluğu, her bir üyesinin kendi özgürlüğünü en iyi şekilde savunabileceği, kaynaklarını ve sosyal refahını en iyi şekilde artıracağı yapı değil, dünya barışına ve refahına katkıda bulunabileceği en iyi araçtır da… Aslında, Pitt’in deyişiyle, savaş sırasında olduğu gibi, ondan sonra da verdiği büyük uğraşlarla kendisini ve teşkil ettiği örnekle dünyayı kurtarmak İngiliz Milletler Topluluğu’nun elinde olacaktır” (Amery 1944: v-vi; ayrıca bkz. Louis 1992).
Amery, “İmparatorluk” ve “Milletler Topluluğu”nun eş anlamlı hâle geldiğini kabul etse de “İmparatorluk” davasını savunmayı sürdürür zira “İmparatorluk kelimesi sadece sonsuz çeşitlilikteki bileşenlerin birliği fikrini değil, barışı sağlama ve iyi bir idareye sahip olma sorumluluğunu, zayıf ve geri kalmış halklara vasilik etme fikrini ortaya koyar” (1944: 5). Amery’ye göre “Britanya’nın imparatorluk geleneğinin özü” hoşgörüydü -“din, dil ve ırka dair her şeye hoşgörü”. İngilizler bu geleneğin ana taşıyıcıları olduğu gibi yaratıcıları da olabilirlerdi fakat bu sadece onların tekelinde değildi. “İskoçlar ve İrlandalılar, Fransız-Kanadalılar ve Afrikalılar, Müslümanlar ve Hindular Britanya İmparatorluğu’nun gücüne katkıda bulunurken kendi meşreplerince Britanya geleneğini ileriye taşıdılar ve zenginleştirdiler.”
Bugün de İngiliz milliyetçiliğinin emperyal milliyetçilik boyutu hoşgörü sanatının, farklı unsurları bir araya getirme tecrübesinin farklı boyutlarda güncelleşmesinden ibarettir. Millet yerini milletler mozaiğine devretse ne olur? İngiliz için bu bir takım ticari ve fikri çaba ister, o kadar:
“Bütün bunların bir yanılsama üzerine kurulu olup olmadığı, bağımsızlığını yeni kazanmış ulusları -İngiliz Milletler Topluluğu içindekileri bile- İngiliz ya da en azından Anglo-Amerikan nüfuz dairesinde tutmanın her zaman zor olup olmayacağı buradaki asıl meselemiz değildir. Önemli olan, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yirmi yıldan fazla bir süre boyunca yorumcu ve siyasetçilerin çoğunun paylaştığı, imparatorluk hikâyesinin asla sona ermediği, Britanya İmparatorluğu’nun bir şekilde hayatta kalacağı ve kalması gerektiği inancıdır. Milliyetçiliğin ve sömürgecilik karşıtlığının kaçınılmaz bir zafere doğru ilerliyor gibi göründüğü savaş sonrası dönemin nahoş ikliminde, bu, Britanyalıların –ve özellikle de İngilizlerin- imparatorluk için yaratılmış bir halk oldukları ve onun yokluğunda kendilerini güç bela hayal edebildiklerine dair yüzyıllardır süregelen inancının dikkate değer bir kanıtı olmaya devam ediyor.
Paul Kennedy ilgi çekici bir makalesinde (1983) “İngiliz İmparatorluğu neden bu kadar uzun süre ayakta kaldı?” diye sorar. Bir dizi neden veriyor, ancak içlerinde yazarın özellikle dikkat çektiği bir tanesi, çok uzun bir süre boyunca İngiliz seçkinlerinin siyasi kültürüydü. Bunu “aşırılıklardan hoşlanmamak, mantıklı argümanlara başvurmak, siyasetin rasyonelliğine ve uzlaşmanın gerekliliğine inanmak” olarak açıklarlar (1983: 216). Bunlar mütevazı erdemler gibi görünebilir ve belki de imparatorluğu kurmak ve onu elde tutmak için gerekli bazı önemli ve nahoş nitelikleri dışarıda bırakıyor olabilir.”
Üzerinde güneş batmayan ülkeler topluluğu olan Britanya Krallığı ya da İngiliz İmparatorluğu gerçekte küçücük adada yetmiş iki çeşit millet yaşarken ve onların birliğini çok zor temin etmişken nasıl oluyordu da dünya çapında bir imparatorluk hâline gelebiliyordu?
Bunda hiç şüphesiz Osmanlı hayranlığı, sonrasında da kıskançlığı olarak tecelli eden ve ardından da “Hasta Adam” olarak tarif ettiği idolünü yok etmeyi planlayan İngiliz aklını hesaba katmalıyız.
Mesela denizlerdeki İspanyolların ve Hollandalıların üstünlüğü karşısında Osmanlı donanmasının başarıları üzerinden ve arkasından gemi toplarındaki devrim mahiyetindeki teknolojik dönüşümden yükselen İngiliz donanmasının Osmanlı’dan denizlerde çıkardıkları dersler arasında kölelik ve esirlere karşı davranış da bulunuyor. Malum, Türk gemileri deniz yoluyla yapılan köle ticaretinde sayısız esir ve köle kurtarmışlardı. İngilizler de zaman zaman denizlerde köle ve esir kurtarmışlar ve bunların çoğunu Osmanlı’ya jest biçiminde yapmışlardı.
Denizlerde birtakım Müslüman esirleri İspanyolların elinden kurtarıp ülkelerine kavuşturmak ya da İngiltere’ye götürüp özgürlüklerini kazandırmak sadece Osmanlı’ya olan bir üstünlük göstergesi değil, aynı zamanda bir hayranlık ve iş birliği beklentilerinin işaretiydi.
MacLean esirlerin serbest bırakılması örneklerini sıraladıktan sonra şöyle bir tespitte bulunuyor:
“Hiç şüphesiz diplomatik zorunlulukların gerektirdiği bir strateji olan bu olay, en azından resmî düzeyde, İngilizlerin o dönemde Osmanlılara karşı olan tutumunun tamamen düşmanlığa, hor görmeye veya sadece rüşvet almak maksadına dayalı olmadığını da göstermektedir. Ancak tabii ki; İspanyollara karşı olan tutum genelinde hep düşmanca idi. Önemli sayıda Osmanlı esirini kurtarıp daha sonra da bu kişileri binlerce mil taşıyarak kendi memleketlerine kavuşturma davranışını Osmanlılara karşı olan üstünlüklerinden emin olan insanların yapacağı bir iş olarak yorumlamak çok zordur. Aksine, bu davranış, Matar’ın deyimiyle ‘Hristiyanlıktan daha yüksek bir medeniyet’i temsil eden bir imparatorluğun gözüne girmeye çalışan ricacı ve daha ast bir ulusun izlediği bir politika olarak değerlendirmek gerekmektedir.”
Burada Matar’ın eserini incelemeye ihtiyaç var.
Matar’ın Keşifler Çağı’nda Türkler, Mağripliler ve İngilizler adlı kitabında Türklerin gerek sanatta, gerek siyasette, gerek farklılıkları bir arada yaşatma sanatında İngilizlere nasıl örnek teşkil ettiğini belgeleriyle ve örnekleriyle ortaya koyuyor. Özellikle farklı kökenlerden ve inançlardan insanlar Osmanlı ülkesinde nasıl bir arada tutulmuş; bu, İngiliz yönetişimine büyük katkı sağlayan soruların sorulmasına sebep olmuştur.
“Örneğin, 1660 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda ticari ataşe olarak görev yapan Sir Paul Rycaut, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ortodoks, Katolik ve Ermenilerin; Müslümanların ve Yahudilerin bir arada yaşayabilme kültürlerinden ders çıkarılarak Ortodoks, Protestan ve Katolik Hristiyanların bir gün birleşebileceğini öngörmüş ve bu yönde yazılar yazmıştır.
Osmanlı Dünyasında yaşamak, Avrupalı Hristiyanlara iki önemli avantaj sağlamıştır. Bunlardan birincisi Osmanlı Devleti’nde kendi yerel ve dini kimliklerini kaybetmeden yaşayabildiklerini görmüşlerdir. Bu durum ülkelerine döndüklerinde kendi toplumlarında yeniden kabul görmelerini kolaylaştırmıştır.
İkinci olarak, Osmanlı’nın sunduğu iktisadi fırsatlardan faydalanarak maddi gelir elde etmişlerdir. Bazen özgürlüğünü kazanmış esirlere bile Avrupa devletleri kurumlarında önemli görevler verebiliyordu. Bu görevlere getirirken Osmanlı Devleti’nde yaptığı işler önemli rol oynuyordu. Örneğin, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sindeki kahraman, Köprülü’nün yanında askeri ve teknik konularda Paşa’dan çok önemli bilgiler elde ettiğini söyler. Sanz ise Sinan Paşa’dan öğrendiklerini, İspanya Kralına anlatır ve karşılığında hem maddi olarak ödüllendirilir hem de Saray’da önemli bir mevki sahibi olur. Burada her iki anlatıcının da Osmanlı dünyasının kendilerine sunduğu fırsatların ülkelerinde onların işlerini kolaylaştırdığını görmekteyiz.
Bütün esirler ülkelerinde aynı muameleyi görmezler. Bu nedenle ülkelerine gitmekten vazgeçen ve Osmanlı toplumunun bir ferdi olmayı kabul eden Avrupalılar olmuştur. Lady Mary Wortley Montagu Türkiye Mektupları’nda, Osmanlı’nın eline esir düşmüş ve sonrasında bir Osmanlı askeri ile evlenerek İstanbul’a yerleşmiş bir İspanyol kadından bahseder.” Nabil Matar, Keşifler Çağında Türkler, Mağripliler ve İngilizler, çev. Hasan Baktır – Mustafa Kırca, Vadi Yayınları, Ankara 2012

Gelelim Ruslara…
Volga Tatarları arasında Ilminsky Sistemi sadece onları Hristiyanlığa döndürmeyi değil, Ortodoksluğa dönmüş Müslümanların bağlılıklarını güvence altına almayı da hedefliyordu. Bunda da kayda değer bir başarı sağlamışlardır. Bu -Pobedonostsev ve Eğitim Bakanı Dmitri Tolstoy gibi güçlü destekçilerinin gördükleri gibi- bir tür Ruslaştırma olarak düşünülebilir (Kaspe 2007: 475-76). Fakat esas noktası Rusça yerine yerel dilleri kullanmak olduğu için, Rus milliyetçileri onu Rus olmayanlar arasında milliyetçi emelleri gerçekleştirmekten çok tam tersi bir yere evrilebilecek bir şey olarak gördü (Kappeler 2001: 263; Seton-Watson 1986: 22). Ruslaştırma bilhassa burada iki uçluydu ve kesinlikle Rus milliyetçiliğinin basit bir kazanımı olarak görülemezdi.
İlminsky’nin Türk milletinin budunlarını farklı dillere sahiplermiş gibi ayırması, lehçeleri ayrı diller olarak kurgulayan sistemi Rusların Rus olmayan milletleri bölme politikasının hedefi olduğu kadar millet-i hâkime olan Rusların emperyal çerçeveyi yönetebilmeleri için de gerekliydi. Fakat Ruslar arasında da millet-i hâkime oldukları hâlde gerek Çarlık döneminde gerekse Sovyetler döneminde milliyetçilik yapmalarının önünde zorluklar vardı… Sosyal psikolojik zorluklar… Osmanlı’da da Türkler anasır-ı asliye olduklarından diğer ulusların yaptığı milliyetçiliklere karşı benzer şekilde tepki vermediler. Hatta şu söz bir atasözü gibiydi:
“Anasır-ı asliye milliyetçilik yapmaz.”
Öyle ya, devletin kurucusu, asıl unsuru çekirdek ve çatı doktrini gereği çekirdeğin üstünlüğünü diğerlerine durmadan hatırlatamazdı. Rusların da benzer psikolojileri olduğu varitti.
Ruslar Gürcüler, Basarabyalılar, Ermeniler üzerinde ağır bir Ruslaştırma politikası gütmüyorlardı; Osmanlıya karşı savunma için benzer ulusları Ortodoksluk birliği adıyla bir arada tutsalar yetecekti.
Kimi toplumlar Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Rusları koruyucu hamileri olarak görüyorlardı.
Rus devleti de tıpkı Osmanlı gibi Birinci Dünya Savaşı ile yıkıldı. Gerçekte planın kurgulayıcısı İngiliz emperyası da kendi imparatorluğunu kaybetmiş ama zihniyetini yerleştirmişti. Bu ona yeterdi. Ve sürdürülmesi eski imparatorluk mirasının ihyası demekti.
Ruslar için Ortodoksluk temelse de birçok devlet mekanizmasında illa ki bu kural geçerli değildi. Mesela Kazan’da ister istemez üst görevlerde bulunanlar da Müslümandılar…
Bolşevikler İngiliz aklının başka bir versiyonunu hayata geçirdiler. Çokkültürlülük üzerine bir birliktelik inşa edildi. Başka uluslara ait kişiler çalışırlarsa diledikleri makama erişebilirlerdi. Rus hoşgörüsü millet-i hâkime olarak sistemin işleyişini böylece kolaylaştırıyordu.
Yine de gönüllü Ruslaşma vardı; ancak Rusların, İngilizler ya da Fransızlar kadar bir baskısı olduğu söylenemez.
“Pek çok örnekte Ortodoksluğa geçmek yüksek idari makamlar için elzem olsa da aynı durum bilhassa taşradaki daha düşük makamlar için geçerli değildi. Mesela Kazan Bürosunun (kazanskii prikaz) çoğu üyesi Müslümandı.” (Krishan Kumar, İmparatorluk Tasavvurları, çev. Ö. Çağatay Balkaya, DoğuBatı Yayınları, Ankara 2024)
Çarlığın birçok askeri makamında Almanlar, ara ara da Türkler vardı.
Bolşeviklik döneminde de bu elastikiyet yaşatıldı.
“İmparatorluğun yürütücüsü olan ulus -“millet-i hâkime”- onu imparatorluğun diğer halklarından koparan ayrı bir milli kimliği vurgulamamak zorundadır. Bu imparatorluğun bütünlüğünü hatta bekâsını tehlikeye düşürecektir. Millet-i hâkimeye düşen emperyal misyonun sessiz ve hatta kendini arka planda tutan bir taşıyıcısı olmak, tipik bir ulus-devletin çok ötesinde bir menzil ve hedefe sahip bir yapı kurabilmiş olmakla gururlanmaktır.”
Bugüne baktığımızda belki Rusya, Ukrayna üzerinde âni ve sert bir saldırganlığa kapıldı. Eski Rus emperyalizminin karşıdaki Batı emperyalizminin oyunlarından çekindiği için ani ve saldırgan bir hak savunmasına yönelmesi, Çarlık ve Bolşevik imparatorluğunun yeni versiyonu olan Bağımsız Devletler Topluluğu uluslarüstü sisteminin yeni bir Rus emperyası ülküsü olarak tasavvur edildiği gerçeğini örtmez.
Peki biz tarihe dönüp hangi imparatorluk tasavvurlarının ipuçlarını emperyal ve/veya misyoner milliyetçilik söylemine yabancılaştırmadan tartışabiliriz?
Juan Juan… Büyük Hun İmparatorluğu… Göktürk İmparatorluğu… Deşt-i Kıpçak… Büyük Gazne İmparatorluğu… Karahanlılar… Cengiz (Türk-Moğol) İmparatorluğu… Selçuklular… Osmanlılar ya da Pax-Ottomanica… Turan… Türk İmparatorluğu…

Dijitalleşme Çağının Yeni Fırsatları
Dijital(leşme) çağını yaşıyoruz. Öyle ya, bu küreselleşmenin bir başka adı… En yakınlar en uzak, en uzaklar en yakın olabiliyor.
Aynı evde hatta aynı odada iki kardeş yahut ebeveyn ve çocuklar birbirlerinden habersiz hands ellerinde telefon, tablet veya önlerinde bilgisayar çok uzak diyarlarla iletişime geçiyor ve fakat yanı başındaki yakınından bihaber…
Amerika kıtalar ötesinden İran’a veya herhangi bir Orta Doğu ülkesine hatta Uzak Doğu ülkelerinden birine müdahale edebiliyor.
Kimse ona “ne işin var” demiyor.
Pax Americana acaba Pax Ottomanica’dan veya Pax Romanica’dan yararlanmış mıdır?
Roma hukuku bugün hâlâ etkinliğini sürdürüyor, önemini muhafaza ediyor da Amerika’nın insanlığa kazandırdığı bir hukuk sisteminden bahsedemiyoruz.
Roma bir kent devleti olarak kuruldu ve giderek bütün dünyada etkisini gösterdi. Suriyeli, Anadolulu, Mısırlı biri bile Roma vatandaşı olduğu zaman kendini Romalı hissediyor ve koca bir imparatorluğun bir ferdi olarak kıvanç duyuyordu. Kimlik iddiasında oluyordu.
Her ne kadar Murad Adji Roma hakkında şöyle düşünse de:
“Türklerin yenilmez bir ordusu vardı. Deşt-i Kıpçak coğrafyası herkesi kendine hayran bırakmaktadır. Roma İmparatorluğu, onun yanında küçük bir vilayet; Bizans ise bir kaza gibi görünmektedir. Deşt-i Kıpçak, batıda Tuna’nın (eskiden İster Nehri) doğduğu Alp Dağları’ndan başlayarak, doğuda Baykal Gölü’ne kadar binlerce kilometre boyunca uzanan bölgeyi kaplamaktadır. Bu bölgeyi bir baştan bir başa aşmak için sekiz aylık bir yolculuk gerekirdi.” (Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul 2019)
Konumuz imparatorlukları mukayeseden ziyade bugün ulus devletler çağında imparatorluk rüyası gören toplumların veya seçkinlerinin olup olmadığını ve varsa kapasitesini, olasılığını tartışmak.
En konvansiyonel bir imparatorluk olarak Çin, belki yükselen kalkınma trafiği ile bir imparatorluk ihtimaline daha yakın görünüyor.
Rusya yeni bir imparatorluk hayali içinde… Birleşik Avrupa’nın ulus devletleri bile geçen asırlardaki hâkimiyetlerini ve imparatorluk devrelerini yeniden açmaya çalışıyor.
Fransa, İngiltere, Almanya ve biraz da İspanya..
Amerika zaten bunun peşinde…
Ulus devlet öncesi imparatorluklar kendi çekirdek ulusunun bile tenkitlerine maruz kalarak çöktüler. “Küçük İngiltereliler” diye bir akım, üzerinde güneş batmayan uluslar topluluğu Büyük Britanya hülyası görmeyi İngiliz menfaatlerine aykırı buluyorlar ama kim diyebilir ki İngilizlerin arasında imparatorluk rüyası görmeyenler kahir sayıda…
Cumhuriyetin ilk yıllarında bile Türk milliyetçiliği üç tarz-ı siyasetin yaşanmış tecrübelerinden sonra Anadolu’da çekirdek bir ulusun ihyası ve artık imparatorluk cereyanlarından vareste ulusçu bir çizgi benimsemiş olsa da Osmanlıya saygı ve şanlı mazi hakkında hiç de kötümser değildi.
Emperyal vizyonu terk etmişti ve Anadoluculuk ile Kemalizm (aslında bunların varlık gerekçeleri benzerdir, sadece dikey düzlemdeki kimlik aidiyeti yerine yatay düzlemde vatan telakkileri benzerdir).
Oysa ki gerek Anadoluculuk gerekse Kemalizm bugünkü çekirdek sosyoloji ve toprak zeminini mutlak kabul etmeyebilirdi. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük – Turancılık bize geniş ama pek sıkıntılı bir coğrafya ve halklar gösteriyor ve bu yüzden elde olanın zarar görmemesi için uzak duruluyordu.
Fakat milliyetçiliğin, vatanseverliğin, Türkçeciliğin, soy birliğinin işaret ettiği coğrafyalar en azından kültürel iş birliği için hiç de yadsınamazdı.
İlk başlarda yaşanan ürkeklik ve şaşkınlık giderek iş birliği imkânlarının genişletilmesi ihtiyacına evrildi.
Nitekim iktidarda Türkçü bir parti olmamasına rağmen Türk dünyası ile ilişkiler ister istemez gelişti. TÜRKSOY ve elastik pakt kuvvetlendi.

Niçin bir Türk İmparatorluğu kurulmasın?
“Türklerin altıncı yüzyıldan sonraki iki, üç yüzyıl içindeki tarihlerini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymak zordur. Çünkü onların sözünü eden yabancı kaynaklar ve hemen hemen tamamen Moğolistan ile ilgili tek tük Türk kayıtları -ki bunlar da sekizinci yüzyıldan başlamaktadır- değişik adlar vermektedirler. İlk bakışta başka başka kimselerden söz edildiği kanısını uyandırmakla beraber, bunların gerçekte, değişik görünümlere bürünmüş, ama aynı halkların bir bölümünü kapsayan siyasal grupların ve federatif boyların çeşitli adları olmaları da mümkündür. Uzmanlar ayrıntılar üzerinde öyle kararsızdırlar ki, ancak bir, iki dayanak noktası öne sürebilmekteyiz. Altıncı yüzyılda, Siriderya’dan Sibirya eteklerine ve Altaylar’dan Volga kıyılarına kadar uzanan ve çağımızda ‘Rus Türkistanı’ diye bilinen bölgenin kuzeyinde, bir Türk İmparatorluğu kurulmuştur. Bu imparatorluk uzun süre Türklerce ve hatta Orta Asya’da yaşayan başka halklarca anımsanmıştır. Altay dağlarının doğusunda ve güneyinde Moğolistan’da ve şimdi bizim Çin Türkistanı dediğimiz bölgede ise (sonraları İranlılarca Guz adı verilen) Oğuz Türkleri hüküm sürümekteydi. Bunlar, Dokuz Oğuz ve merkezi Kaşgar yakınlarında olan Uygurlar, daha başka benzeri adlarla da bilinen federal devletler kurmuşlardı. Yayılma öncesi bu iki Türkistan’da, Eski Çağ yazarlarının İskitler, Sarmatlar gibi adlar verdikleri, günümüzdeki araştırmaların sonucunda ise Toharlar, Soğdlar gibi adlarla karşımıza çıkan Ari ırktan insanlar yaşamaktaydı. Hiç kuşkusuz, Türklerin yayılması sonucu bunların bir bölümü yok olmuş ya da başka yerlere göç etmişlerdir. Öte yandan, bir karışma, bir kaynaşma da olmuş ve gözle görünmeyen bir evrim yer almıştır. Oğuz boylarından birinin adı olan Döğer’in Tohar adını andırdığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Ayrıca, çağdaşlarınca verilen betimlemeye göre, Oğuz oymaklarından biri olan Kırgızlar -ki Kırgızlar bugün hiç tartışmasız Türktürler- İskit tipli Ari göçebelere çok benzemektedirler.
Yukarıda sözünü ettiğimiz gruplardan hiçbirinin Volga’nın batısına geçmemiş olmasına karşın, şimdiki Rusya’nın Tuna nehri kıyılarına kadar orta ve güney bölümlerinde, o dönemde hâlâ Hunların torunları yaşamaktaydı. Hunlar, bu bölgelerin Finli olsun Slav olsun ‘yerli’ ahalisiyle az ya da çok karışarak, orta Volga’nın Bulgarlarını, yedinci ve sekizinci yüzyıllarda Kırım’ın doğusuna kadar -arada uzanan Kafkas ve Hazar bozkırlarını da içine almak üzere- Karadeniz kıyılarına hükmetmiş Hazarları ve daha da başka ulusları ortaya koymuşlardır. Yedinci yüzyılın sonunda Bulgarlardan ayrılan bir dal, Slavlaşarak zamanla bugünkü Bulgarları meydana getirmiştir.
Böylesine büyük bir alana yayılan Türklerin, topraklarının genişlediği orande kendilerine özgü unsurları kaybetmiş olmaları doğaldır. Ayrıca, Çin’e yakın olanlar Çin etkisi, Bizans’a yakın olanlar Bizans etkisi, İran’a yakın olanlar da İran etkisi altında kalmışlardır. Aral Gölü ile Sibirya arasında yaşayan ve gelişmiş herhangi bir kültürle ilişkisi olmayanlar ise en ‘ilkel’ durumda kalmışlardır. Bu grubun büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Bu yüzden de, bazı arkeolojik bulguların dışında, onlar hakkında bütün bildiklerimiz dağınık ve dıştan gelen -Çinli, Bizanslı, daha sonraları da Arap, İranlı gibi yabancı yazarların verdikleri bilgilere dayanmaktadır. Fakat, her ikisi de fonetik olan ve Çinlilerin ideografik alfabesine benzemeyen, belki de Soğd alfabesinden türemiş alfabeler kullanarak, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Moğolistan’da yaşayan Türkler, Orhun kıyıları yakınlarında uzun yazıtlar yazmışlardır. Bu yazıtlar bulunmuş ve okunmuştur ve yazıldıkları ortam hakkında bize daha kesin bir bilgi vermektedir. Bu yazıtlar, söz konusu dönemde Türklerin yaşadığı bütün ülkelerin ortak coğrafi durumunu, Türklerin çeşitli yönlere niçin yayılmış olduklarını, aynı zamanda da soğuğa dayanıklı Asya devesine bağlı kırsal ekonomilerini ve oymaklardan oluşan toplumsal yapılarını açıklamaktadır. Türkleri tamamen göçebe olarak düşünmemek gerekir. Özellikle, başka kültürlerle ilişkilerin yoğun olduğu bölgeler için bu böyledir. Göç yollarındaki bazı geçit noktalarında ve kavşak merkezlerinde, buralarda çok eski yerleşik bir halkın yaşadığını gösteren kanıtlar vardır. Yarı yerleşik Türk halklarının yaşadığı vahalar olduğu ve çadırlarda yaşansa bile örneğin Orhun kıyılarında başkentler kurulmuş olduğu bilinmektedir. Ayrıca hayvanlar arasında da çeşitli göç etme alışkanlıkları vardır.
Koyunların otlak bulmak için mevsimine göre yaptıkları göçlerle, develerin uzun yolculukları birbirinden çok başka başkadır. Yine de kesinlikle bilinen şudur ki, ülkenin durumu ve buradaki yaşamın izlediği yön, toplu hâlde gruplarca kullanılacak toprakların ötesinde toprak edinme duygularını ve evrensel egemenliğin dışında bir sınır belirleme eğilimini geliştirmeye uygun değildi. Böyle ‘imparatorluklar’ içinde de yine her boy kendi özerkliğini korurdu. Birkaç gün içinde çok büyük bir varlık olmaktan tamamen dağılmış olmaya ya da tamamen dağınık bir durumdan birleşmiş yüce bir güç olmaya geçebilen, sıkı bağları olmayan bir birliktiler. Tohar asıllı olduğu sanılan han ya da hakan adını verdikleri ve çok ünlü de olsa askerî harekâtta önderlik etmekten öte bir yetkisi olmayan bir başkanı, bir gün içinde benimseyip yine bir gün içinde ondan tamamen kopabilirlerdi.
Bizans’ın komşuları Hazarlar gibi, düzenli devletlerin yakınında yaşayan gruplarda, çeşitli statik kavramların baş göstermiş olması mümkündür. Askerlik açısından ise, sürekli hareket hâlindeki göçebe gruplarının daha uygar yerleşik komşularına karşı üstünlük sağladıkları, sık sık görülmüştür. Türkler, İskitlerden devraldıkları taktik hareketleri ve at sırtından ok atabilme yetenekleri ile yüzyıllar boyu karşı konulamaz bir güç olmuşlardır.” (Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, İstanbul 1979)
Türklerin imparatorluk kurma tecrübesi yanında ortaya koydukları şehircilik, sanat ve su yönetimi ile ilgili bilgileri batıya taşıdıkları bugün birçok tarihçi tarafından kabul edilmektedir. Kendi devletleri olmadığı zamanlarda bile içinde yer aldıkları ülkelere çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Denebilir ki, batıdaki ülkelerin bugün bile imparatorluk tasavvurları altında Türklerden ve onların kurdukları milletlerüstü yapılardan veya imparatorluk yaşamlarından etkileşim olmuştur.
Deşt-i Kıpçak zamanın en büyük birliği olarak Türk birliğinin ulaştığı dikey ve yatay eksenleri hatırlatıyor.
Krishan Kumar İmparatorluk Tasavvurları kitabında Deşt-i Kıpçak gibi devasa bir üst birliği imparatorluk tasavvurları arasında saymıyor ise bence büyük bir ihmal veya cahillik göstermiş. İngiliz, İspanya, Fransa, Rusya, Almanya, Çin, hatta Hollanda üzerinde durulurken Deşt-i Kıpçak mirasını atlamış.
Deşt-i Kıpçak’ın mayasından Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar hep bir büyük birliği ve imparatorluğu; emperyal vizyonu işaret ediyor.
Pax Romana kadar önemli bir Nizam-ı Âlem geçmişi var Türklerin… Dünya düzeni…
Peki dışarıdaki insanlardan çok farklı din ve milliyetlerden insanlardan daha fazla yerli insanı pek ilgilendirmeyen veya bir kısmını ideolojik bir gençlik hareketiymiş gibi ilgilendiren Nizam-ı Âlem gerçekte ne demek?
Neden bu kavram dünya düzeni demenin ötesinde bir anlam kazandı?
Oysa ki kelime karşılığı gerçekten dünya barışı demekti.
İşte Pax Ottomanica veya Pax Turcica bugün nasıl yeniden doğru kavramlaştırılabilir?
Geçtiğimiz çeyrek asırda Yeni Osmanlıcılık diye ortaya atılan kavram aslında Osmanlı mirasçılarını bile rahatsız etti. Neden? Çünkü geliş kaynağı itibarıyla şüphe çekiyordu. Bu daha çok Amerika’nın, NATO’nun bölgede Türklere uzattığı bir mavi boncuktu.
Bu havuç ile Türkler kandırılıp devletlerini Orta Doğu bataklığına sürükleyip belki de Avrupa ve İsrail’in güvenliği için eldeki ulus devletlerini de kaybedecek ve mevcut vatanlarını uluslararası bir göçmen kampı hâline getireceklerdi.
Halil İnalcık, Türk – Moğol hanedanlıklarının soylarını ilk büyük Hakan olan Oğuz Kağan’a bağlamalarını birçok yerde anlatır.
Ona ve birçok tarih felsefecisine göre de bu meşruluk şartıdır.
“Bu kural, hükümdarın mutlaka han soyundan gelmiş olması şartıyla ilgilidir. Osmanlı padişahları II. Murad döneminde ortaya çıkan bir iddiaya göre, Oğuz’un büyük oğlu Günhan’ın oğlu Kayı Han’dan indiklerini iddia etmişlerdir.” Halil İnalcık, Doğu Batı, s. 302
Bir başka yazısında ise; Anadolu’daki tüm ‘beg’ler kendilerini Selçuk’a bağlarlar. Selçuk hanedanını üst tanımışlardır. “Buna karşın Osman kendi soyunun Gökalp’ten geldiğini öne sürmektedir. Aşıkpaşazade’nin eserinin başına koyduğu şecerede Gökalp, Oğuz Han’dan inen hanlardan biri olarak gösterilmiştir. Dolayısıyla Osman, Türk ve Moğol hanedanlarının ilk atası Oğuz Han neslinden gelmektedir.
Aslında her önemli Türk hanedanı egemenliğini meşru göstermek için ailesinin Oğuz’dan geldiğini ileri sürmektedir. İslami meşruluk yanında bu soy meşruluğu da önemli olmuştur.”
Halil İnalcık, Köprülü, Togan ve Sümer’e dayanarak bu meşruluk iddiasının kanıtlarının sağlamlığı konusunun meşkuk olduğunu kabul eder.
İmparatorlukları ulus devletlerle karşılaştırma ve zıtlaştırmaya alışığız.
Geçen asır imparatorluklardan ulus devlete geçişin normal bir süreç olduğuna hepimizi inandırdı.
Fransız Devrimi ile ortaya çıkan ilke kaçınılmaz addedilmiştir.
Krishan Kumar, imparatorluk fikrinin sadece geçmişi değil geleceği de kuşattığı görüşündedir.
Ulus devletler ne dereceye kadar eski imparatorlukların yerini aldı?
Emperyal ve ulusal kimlikler arasında bir benzerlik var mıdır?
İmparatorlukların yerine inşa olan ulus devletler ile kolonyalizmden yeni kurtulmuş üçüncü dünya ülkelerindeki milliyetçilikler ne kadar benzerdir?
Paul Kennedy’nin Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü (1988) 12 Eylül sonrası bizim de dikkatimizi çeken kitaplar arasındaydı. Kumar da bu kitaba atıfta bulunarak benzer ama Türkçeye çevrilmemiş başkaca yayınları da hatırlatıyor.
Eski sömürgeci imparatorluklardan İngiltere, Fransa ve Almanya’nın bir yandan ULUS DEVLET OLARAK hayatını sürdürürken diğer taraftan yeni bir imparatorluk rüyası görmesi ile acaba Türkiye Cumhuriyeti’nin de hem ulus devlet hem de yeniden bir imparatorluk rüyası görmesi arasında bir ilişki var mıdır?
Avrupa Ekonomik Topluluğu süreci ve tek bir ulus: Avrupalı, tek bir devlet: Avrupa Birliği acaba bu üç eski emperyal devleti tatmin edebilir mi?
Kumar AB’nin de imparatorluk fikrinin bir karşılığı olabileceğine dair bazı iddiaları paylaşan yazarları kitabına almış. Bunlardan biri Zielonka, diğeri de Foster. Jan Zielonka’nın kitabı İmparatorluk Olarak Avrupa (European as Empire) 2006’da yayınlanmış. Russell Foster’ın 2015’te yayınlanan kitabının adı ise: Avrupa İmparatorluğu’nu Haritalandırmak (Mapping European Empire).
Charles Maier’e göre imparatorluk cazibesini territoryal ötesilik dediği bir olgunun karar mekânı ve kimlik mekânı arasında var olduğu farz edilen kimliğin kaybının yükselişinden almaktadır.
Ya Amerika?
Avrupa zaten İkinci Dünya Savaşı sonrası borçlu olduğunu düşündüğü barışı Pax Americana sayesinde bulmamış mıydı?
Kimi Amerikalılara göre elmalı turta kadar Amerika demektir imparatorluk fikri…
John Gaddis’tir bu iddiayı ortaya atan. Ona göre Amerika kuruluşundan beri imparatorluk gibi davranmak zorundaydı. Başka seçeneği de yoktu (John Gaddis, Surprise, Security, and the American Experience, Cambridge, Harvard U. Press, 2004).
Eski imparatorluk benzeri olmayan yeni üst birlik modelleri yeni değil, Kömür ve Çelik Birliği’nden beri tartışılmaktadır. Savaş gerekçesini barış gerekçesi yapmak isteyen Batı Avrupa sonunda iki büyük dünya savaşına sebebiyet vermiş ve nihayet Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu geçen asrın ortalarında tesis etmişti. Bu acaba büyük Avrupa idealini temsil edebilir miydi? Fakat AB’deki sancılar, halledilmeyen konular Amerikan gölgesi ile birlikte imparatorluk fikrini ancak eski sömürgelerindeki karışıklıklar üzerine canlandırma eğiliminde sadece…
Bu anlamda Amerika’nın günümüze ait gerçek bir imparatorluk modeli olması, Sovyetler sonrası Rusya’nın toparlanması, Mao’dan sonra Çin’in yeniden adeta bir imparatorluk potansiyeline yakın gücünü Japonlardan daha öne geçirmesi günümüz tartışmaları arasındadır.
Eski imparatorluklardan biri de hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’dur ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anadolu’ya sıkışmış milliyetçiliğinin içinde emperyal tarihsel özlemler yok değildir.
Kimi zaman Turancılık, kimi zaman Türkçülük, kimi zaman Büyük Türkiye başlıkları taşıyan; kimi zaman Nizam-ı Âlem gibi ideoloji yüklense de aslında dünya barışı demek olan kavramlar ne derece imparatorluk fikrinin ulus devlet bünyesinde bir özlem olarak durduğunu göstermektedir?
Bugünlerde sorulan bir soru var:
Eski Britanya İmparatorluğu’nun sömürgeleri olan ülkelerde milliyetçilik fikri ile eski efendilerine olan bağlılık karşı karşıya geldiğinde ne kadar öz ve yalın kimlik aidiyeti taşıyabilmektedirler?
Şüphesiz İngiliz imparatorluk fikri sadece İngilizlerin yarattığı bir şey değildir. Sömürge halkların bilinçaltlarında İngiliz kimliğine ortaklık hevesi hep vardır. Nitekim İngiltere’deki göçmenlerin kimlik tanımlamaları arasında bir İngiliz kadar eski imparatorluğa sadakat söz konusudur.
Fransız sömürgelerinde de benzer kimlik tereddütleri vardır.
Herder ise imparatorluk fikrinin karşısındadır ve ona göre hiçbir şey çeşit çeşit insan ve halkların tek bir asa etrafında toplanmasından daha bariz biçimde devletin amacına aykırı olamaz.
Aslında sömürgeci Avrupa bir anlamda yeni ulus fikirleriyle kendi sömürgelerinin de bağımsızlığa kavuşmasına yol açtılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında “Hasta Adam” Osmanlıyı ortadan kaldırmak isteyen bu küresel güçler, bunu gerçekleştirirken kendi sömürgelerinden de oldular.
Atatürk’ün üçüncü dünya ülkelerine, diğer bütün coğrafyalardaki milliyetçi heyecanlara kaynak teşkil etmesi boşuna değildir.
Aslında Osmanlı çökerken kendisiyle beraber diğer imparatorlukların da çökmesini sağlamıştır. Halil İnalcık Hoca da İlber Ortaylı da benzer görüşleri paylaşmıştır. İlber Hoca’nın Osmanlı dönemlerini karşılaştırırken “Çöküşü yükselişinden daha muhteşem” demesi bu açıdan önemlidir.
Kumar, imparatorluk fikri ile ulus devlet anlayışı arasındaki ilişkiyi çözümlemeye başlarken elindeki ilk veriye şöyle işaret ediyor:
“Ulus devlet ile imparatorluklar arasındaki farklılıklardan ziyade yakınlık görmemizi sağlayacak ikna edici şey: Çoğu ulus devletin de imparatorluklar gibi fetih ve kolonizasyonun sonucu olduğu gerçeğidir…”
Ben de Kumar’a bir katkıda bulunayım. Üçüncü dünya ülkeleri özellikle sonradan bağımsızlıklarını kazanmış Afrika’daki sömürgelerde bile bir imparatorluk geçmişi vardır, mesela Mali İmparatorluğu, Gana İmparatorluğu gibi…
Antik Çağ ile Hristiyanlık arasında imparatorlukların canlandırılması ve yenilenmesi süreçlerinde milliyetçiliğin genel anlamı hep işe yaramıştır. 16. asırlarda din mesela böyle bir milliyetçilik işlevi görmüştür.
Yüksek Orta Çağ’da kolonizasyon, kültürel değişim, fetih ya da işgal, aslında özünde ulusların büyüme ve daha büyük bir birlik kurma ülküsünün araçları olmuştur.
Franklar, Cermenler ve Normanlar öyle yaptılar.
“Normanlar İngiltere’yi fethettiler ve Galler ile İrlanda’yı ele geçirdiler. İskoçlara yaptıkları büyük baskıyla onları hayatta kalmak için Anglo-Norman kültür ve kurumlarını benimsemeye zorladılar. Doğu’da Almanlar ormanları temizleyerek yeni kentler kurdular ve Prag gibi eski kentleri de büyük kitleler hâlinde mamur ettiler. Bu olay bu toprakların Prusya ve diğer Alman şehirleriyle nihai bütünleşmesinin yolunu açtı. Burgundiyalı aileler Portekiz ve León-Kastilya’da kendi hâkimiyetlerini kurdular ve Endülüs’ün Mağripli Müslümanlardan yeniden fethedilmesine önayak oldular. Normanlar Sicilya’yı fethettiler ve bu sayede Latin Hristiyanlığının âdet ve kurumlarının Güney Akdeniz ve Levant’ın birçok bölgesi boyunca yayılmasını sağladılar (Kudüs Haçlı Krallığının kurulduğu Haçlı seferinin katkılarıyla). Bu devasa merkezkaç hareket, Baltık Denizi’nden Doğu Akdeniz’e kadar devasa bir alanda tek biçimli bir kent tüzüğü, ticari hukuk, para sistemi, dil (Latince) ve eğitim ile kilise kurumlarının yerleşmesini sağladı.” (Kumar, 61)
Avrupa’daki bütün bu hareketliliklerin hepsi mayasında bir bütünleşme, büyüme, birleşme; kısaca emperyal bir mayanın izleri değilse nedir? Önemli olan insanlığa bu bütünleşme ve tek elden yönetme/yönetilme fikrinin kaynağı nedir?
Kumar, Bartlett’ten aldığı alıntıyla sözünü tamamlıyor:
“Dünyanın en büyük fetih, kolonizasyon ve kültürel değişim hareketlerinden birini yürüten Avrupa, aynı zamanda bu sürecin ürünüydü” (Bartlett 1994: 314).
“Bu dinamik fetih ve kolonizasyon süreci Orta Çağ ve erken modern Avrupa devletlerinin hepsinin imparatorluk görünümüne sahip olduklarını gösteriyordu. Örneğin 1066’daki Norman fetihleriyle birleştirilen İngiltere -başlangıçta büyük ölçüde Norman himayesi altında- Galler, İrlanda ve sonunda İskoçya’yı başka bir devletin, Birleşik Krallığın ve başka bir ulusun, yani Britanyalılığın altında “birleştirdi” (yani fethetti). “Bugünün bir çok başarılı ulus-devleti yaşamına imparatorluk olarak başlamıştır” teşhisinde bulunan Niall Ferguson şunu sorar: “Modern Büyük Britanya daha önceki İngiliz emperyalizminin mirasçısı değilse nedir?” (Ferguson 2005: xii). Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi İngiltere de dünyadaki büyük kolonileştirme teşebbüsüne “iç kolonizasyonla” başladı. Büyük Britanya’nın “içerideki imparatorluğunun” inşası uzak denizlerde “daha Büyük Britanya”nın kurulması için sıçrama tahtası işlevi gördü (Kumar 2003: 60-88; karş. Cooper 2005: 172).
Aragon ve Kastilya krallıklarının birleşmesi sonrasında ortaya çıkan İspanyol milliyetçiliği ulus mu imparatorluk mu vaat etmektedir?
Birbiriyle mücadele eden milliyetçiliklerden devasa cumhuriyet fikri…
Prusya diğer Alman devletlerini kendine katmasıyla malum Alman birliğini gerçekleştirmedi mi?
Ve Kumar amacı olan şu soruyu hazırlar:
Acaba ulus devletler minyatür imparatorluklar mıdır?
Ve yanıtı hazırdır:
Ulus devletin kaçınılmaz olarak emperyal bir boyutu vardır.
Asıl can alıcı nokta bundan sonra başlıyor. Eğer uluslar küçük imparatorluklarsa tam tersi de mümkün olmaz mı? Yani imparatorluklar da geniş uluslar olamaz mı?
Emperyalizm ile milliyetçilik iç içe midir?

Vatan Telakkileri ve Milliyetçilik Çerçeveleri
Öteden beri ulus, budun, kavim, ırk, millet, boy, soy konularında tartışıp dururuz. Cehaletin bini bir para olduğu da varittir.
Entelektüel düzeyde bile kavram kargaşası ortada.
Çoğu kimse ırkı soyla, soyu boyla, ulusu milletle karıştırıp duruyor; doğal olarak kavmi de ırk ile…
Bunları en yerinde ve doğru kullanan aslında bizim İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’tir. Kavmi, ırkı, milleti, milliyeti en iyi tasnif eden bir entelektüeldir o.
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz diye de boşuna yazmamıştır.
Neden?
Çünkü o da Ziya Gökalp gibi Namık Kemal’in tedrisatından geçmiştir. Namık Kemal Osmanlı Tarihi’nin hamaset yazarı olarak ve tabii ki vatan ve hürriyet şairi olarak çöküşü kaçınılmaz gözüken bir imparatorluğun Fransız Devrimi’nden sonraki yapılanmasında fikir babası olmuş ve vatan ile milliyetin sınırlarını esneterek Devlet-i Âliyye’nin yaşaması için bir yandan yapısal ve hukuksal değişiklikleri burjuva devriminin getirdiği yeni ıstılahlar muvacehesinde içselleştirmeye ve kendi toplumuna, başta aydınına sonra da millete kazandırmaya çalışmıştır.
Vatan ondan bütün Osmanlı sınırlarının uzandığı yerdir ve neden taviz verilecektir ki…
Ey vatan git Kâbe’de siyaha bürün derken bu vatanın uluslar zemini de elbette ümmete kadar uzanmaktadır.
Fakat İslamcılığın da milliyetçiliğin de modern Türkiye’nin de fikir babası olan Namık Kemal’e atıfta bulunularak gerek Kemalizm gerek İslamcılık gerekse Türkçülük yol alabilir, almıştır da…
Böylece Kumar’ın bahsettiği ulustan imparatorluk fikrine, imparatorluk fikrinden kendi ulusal yapısına erişme tartışmaları sadece Almanya, Fransa ve İngiltere için varit değildir. Osmanlı mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti’ne de gerek Selçuklu Tuğrul Bey’in kuruluş felsefesi yani Türkiye devleti ve devamı Osmanlı İmparatorluğu’na çekirdek kadro olan Oğuzların devlet kurma ve yüceltme iradesi damga vurmuştur.
Bugün ise sadece tarihsel miras üzerinden bir emperyal milliyetçilik ebadı söz konusu değildir. Türk ya da Türkik, daha doğru deyimle Turani bir tarihsel çerçeve de mevcut birikime katılmak durumundadır.
İşte Hun atalarımızın evlatları Macarların düzenlediği Turan kurultayları…
Sonra Deşt-i Kıpçak tecrübesinin hitap ettiği geniş kültürel coğrafya… Niçin sadece kültürel münasebetlerle sınırlı bir coğrafya olsun ki?
Türk Devlet Toplulukları yavaş da olsa bir mesafe aldı. Bugün artık Rus stratejistler de Rusya’nın bu topluluğa katılması gerektiğini söylüyorlar.
Artık bugün yıllar evvelinde Dugin ile tartıştığımız Avrasya modelinin çok ötesindeyiz.* Dugin bile o eski Rus milliyetçiliği kokan Avrasyacılığından feragat etme durumunda…
Bu durumda İngiliz, Fransız, Alman, Çin, Japon ulusçuluğunun ve özünde terk etmedikleri emperyal milliyetçiliklerinin karşısında Türk İmparatorluğu’nun uluslarüstü bir model yaratmada avantajları diğerlerine nazaran daha mümkün ve etkili değil midir?
Gelecek yazımızda bu imkân ve kabiliyetlerimizi, fırsatları ve engelleri tartışacağız.
*Aleksandr Dugin ile Başkent Öğretmenevi salonlarında Dugin’in ilk parladığı yıllarda bir panelde tartışmış ve ona geçen asırda sosyalizm Rusları da Türkleri de içine alan daha kuşatıcı bir şemsiye sunuyordu; sizin Avrasya modelinizde biz pek görünmüyoruz, modeliniz Rus milliyetçiliği kokuyor demiştim.











