İklim değişikliğiyle birlikte su kaynaklarına erişim riski artarken su döngüsünün bozulması ve kalitesinin düşmesi su yönetimini ciddi şekilde zorlaştırmaktadır. Geçmişteki verilerin yetersiz kalması sebebiyle gerekli tedbirleri almayan yönetimler yüzünden yaşamsal tehlikeler doğmakta ve özellikle Fırat ile Dicle havzalarında büyük su açıkları beklenmektedir. Şehirlerde dere yataklarına ve su toplama havzalarına dikilen beton bloklar ile yağmur suyu yönetiminin ihmal edilmesi, aşırı yağışları önlenemez felaketlere dönüştürmektedir. Diğer ülkelerin aksine yağmur suyu hasadı ve depoları oluşturulmaması sel ve kuraklık riskini daha da tırmandırmaktadır. Rant odaklı politikalar ve yanlış kentleşme uygulamaları sonucunda doğal vakalar insan eliyle büyük afetlere çevrilmektedir.
Niye doğal vak’a? Sel sularında ördekler yüzüyor hâlâ…
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde ‘İklim Değişikliği ve Su Teknik Belgesi’ daha sık ve daha şiddetli hava olayları potansiyelini vurgulamaktadır. Dünyanın birçok bölgesinde iklim değişikliği nedeniyle su kaynaklarına erişme riski artacak, dünya nüfusunun azımsanmayacak bir bölümü can ve mal güvenliği bakımından risk altında olacaktır. [1]
Dünya Meteoroloji Örgütü bültenlerine göre artık eski yağış sisteminin olamayacağı belliydi. Problem bu gerçek ortada olduğu hâlde tedbir almayan yönetimlerdedir.
“Artık eski veriler iklim değişikliği ile ortaya çıkacak sorunları anlamak ve planlamak için yeterli olmayacaktır. Yöneticiler, gelecekte ihtiyaç duyulacak altyapıya alternatif yatırımların risk-maliyet analizlerini gerçekleştirmek için iklim değişikliğinin nelere mal olacağı hususunda yeni bilgilere ihtiyaç duyacaktır.” (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli [IPCC], 2001, 2007, 2012, 2014)
İklim değişikliğinin bir yanda kuraklıkla mücadelede ve kıt su kaynakları yönetiminde yeni ihtiyaçları işaret ettiği kadar aşırı yağışların, taşkınların, sel felaketlerinin de planlanması ve yönetilmesinde yeni yönetim ihtiyacı ve usuller gerektirdiği ortada.
Su kaynaklarına doğrudan etkisi olan iklim değişikliğini henüz kavrayamayan hatta inkâr eden siyasetçiler olduğu müddetçe iflah olmayız. Sadece biz mi, dünyanın yeni faşist liderleri de bu anlamda zır cahiller. Mesela Trump…
İklim değişikliği su kaynaklarına etki ettiği için daha önceki verilerle hareket edemeyiz. Yeni projeksiyonlar hazırlanmalı.
Sadece su kaynaklarındaki değişim değil, su döngüsünün bozulması, kalitesinin düşmesi su yönetimini güçleştiren olgulardır. Havza bazında ele alındığında su kaynakları, su ve toprak kaynaklarının birlikte yönetilmesi, kıt su kaynakları yönetimi yanında taşkın kontrolü, kuraklık yönetimi, sulama suyu, ırmak debisi, yer altı suyu, kentsel su kullanımı, su kalitesi ve tuzlu su arıtımı, habitat bozulması başlıkları altında bir dizi alt sektörü ortaya çıkacaktır.
İklim değişikliği sonucunda bazı önemli havzalarda su kıtı uygulamalarının, kıt su kaynakları yönetimini yeniden ele almak zarurettir. Özellikle Fırat ve Dicle havzaları ile Konya Kapalı Havzası’nda su açıkları meydana gelecektir. Konya ve Çankırı ovalarında çölleşme ile mücadele, yer altı sularının yönetimi ve buna uygun ürün deseni planlaması gündeme gelmeliydi. Getirdik. Getirdik ama bir arpa boyu yol alabildik mi? Sadece 2009’da hazırladığımız Su Kanunu, Su ve Toprak Yönetimi Strateji ve Eylem Planı ile Su Konseyi teklifimiz raflarda duruyor. Bu arada kuraklık yönetimi yanında Taşkın Kontrolü ve Yağmur Suyu Hasadı yönetimi gibi tekliflerimiz de benzeri uyarılar ve raporlar yanında durup durur.
“Hidrolojik projeksiyonlar 2015 ila 2100 arasında üç alt dönem boyunca su potansiyellerinin %45 oranında azalacağını işaret etmektedir.”
Bu veri de yine yukarıda adını zikrettiğim kaynaktan…
Öte yandan da kar sularının çabuk erimesi suların taşkınlara, sel felaketlerine, suyun israfına, hatta toprak erozyonunu daha fazla artıracak sonuçlara yol açacaktır. Doğu Anadolu’da gerek kar yağışlarının azalması gerekse iklim değişikliği nedeniyle karın doğada tutulmayıp çabuk erimesi ve su akışlarının kontrolsüz oluşu sınıraşan sular konusunda Türkiye’nin daha önce verdiği taahhütlerin yerine getirilmemesine yol açacaktır.
“İklimSu Proje sonuçlarına göre, özellikle Doğu Anadolu bölgesinde ve Doğu Toroslar’da kar örtüsündeki azalmanın Fırat ve Dicle Havzası’nın hidrolojik döngüsünü değiştireceği beklenmelidir. Her üç model çıktılarına göre, Fırat ve Dicle havzasında 2015-2100 döneminde 2-12 milyar m³/yıl’a ulaşan mertebelerde su açığı beklenmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin daha önce havzadan mansap ülkelerine bırakmayı taahhüt ettiği su miktarları ile ilgili yeni bir değerlendirme yapması gerektiği de raporda ayrıca belirtilmiştir.” (Doç. Dr. Gökşen Çapar, Su Kaynakları Yönetimi ve İklim Değişikliği, İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 8, WeGlobal, Ankara 2019)
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli sonuçlarına benzer şekilde Türkiye’de de birtakım iklim değişiklikleri raporları hazırlanmıştır. Bunlardan biri de Bozkurt ve Şen tarafından Fırat ve Dicle Havzası için yapılan çalışmadır. Buna göre, “çıktılar IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) sonuçlarını destekler şekilde kış ayları sıcaklıklarının artacak olması nedeniyle karla kaplı alanların azalacağını ve erken eriyen karın yüzey akışına katılıp toprağı besleyemeden gideceğini göstermektedir. Bu yüzyılın sonuna doğru havzada özellikle dağlık alanlarda kış yağışlarının %20 ile %30 arasında azalacağı belirtilmektedir.” (a.g.e., Bozkurt D., Şen O. L., [2013] Climate change impacts in the Euphrates-Tigris Basin based on different model and scenario simulations, Journal of Hydrology)

Fırat ve Dicle havzası boyunca sıcaklıkların 1,5 ila 5 santigrat artması ile hem yüzey akışı %25-50 arasında bir oranla azalacak hem de 20-30 gün erken olarak karların eriyip yüzey akışına karışması söz konusu olacaktır.
İklim değişikliğinin su kaynakları üzerine olan baskısı önümüzdeki dönemin en başat çevre sorunları arasında yerini almaktadır ve yeni çalışmalara olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.
Kıt su kaynakları yönetimi, su kıtı uygulamaları, iklim değişikliği projeksiyonları, iklim değişikliklerinin su kaynaklarına olan baskısının araştırılması, artan su talebi karşısında tasarruf tedbirlerinin yenileştirilmesi, sanayide su tüketiminin izlenmesi, kaçakların asgariye indirilmesi, geri kazanım, damla sulama tekniklerinin geliştirilmesi, havza temelli su yönetiminin geliştirilmesi, tüketici bilincinin geliştirilmesi, tarım ve orman dengesi, bitki örtüsünün doğru seçimi, ağaçlandırma çalışmaları, yağmur suyu hasadı vb. konular üzerinde daha çok çalışmalıyız.
Daha önce hazırladığımız ve su havzalarımızın geniş perspektifi olarak bir Ortadoğu Su Barışı (1997). Yine aynı yıllarda Bakanlık tarafından basılan Su ve Toprak Yönetimi Strateji ve Eylem Planı projemiz ve daha sonraki yıllarda yazdığımız bütün su ve toprak ile ilgili yayınları gözden geçirerek ve Kanal İstanbul hakkındaki görüşlerimizi de dercederek Su Toprak ve İnsan İhanetin Bedeli kitabımızı hazırladık (2023).
Orada iklim değişikliği sonucu bir yanda kuraklıkların baş göstereceği ama diğer yandan yağmur hasadı uygulamayan merkezi yönetim ve mahalli yönetimler yüzünden şehirlerimizde sel felaketleri olacağı, taşkınlarla mücadele için yeni projeksiyonlar hazırlanması gerektiği vurgulandı.
Kim okur?
İlim kuraklık ve sellerle nasıl mücadele edileceğini öğrettiği hâlde, başta belediyeler olmak üzere Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar için o ilmin hiçbir önemi yok.
Varsa yoksa rant ve oy…
Özellikle İstanbul’u bu hâle getirenler Fatih’in emanetine ihanet etmişlerdir. Sayın Erdoğan da bunu yıllar yıllar önce dile getirmesine rağmen ne yazık ki İstanbul’a en çok da onun mahalli ve merkezi yönetimi devrinde kıyılmıştır. Cami mihverli medeniyet, AVM mihverli medeniyete dönüşmüştür. Sadece o mu? Dere yataklarına, su toplama havzalarına beton bloklar hayâsızca dikilmiştir. İstanbul’a acıyan çıkmamıştır. Ankara’ya da çıkmadığı gibi…
Yağmur suyu hasadı yapılmalı diye bas bas bağırdık.
Bozkurt ilçesinin selle yok olduğu gün de tekrarladık.
Yapmayın Allah aşkına, dere yataklarını betonla kapamayın diye…
Bozkurt’a olan İstanbul’a oldu.
Bir de çıkıp utanmadan sıkılmadan cehaletlerini itiraf edercesine bu doğa olayına afet diyenler yok mu? Sanki Allah suçlu…
Mesela Tokyolular, Singapurlular, Hong Konglular böyle bir şey yapıyor mu? Onlar neden Allah’ı suçlayıp ‘afet’ deyip üstünün örtülmesini beklemiyorlar? Oralarda İstanbul’un 4 misli yağmur yağıyor. Oralarda da beton binalar ve aşırı nüfus var. Ama yağmur hasadının ne olduğunu biliyorlar. Yağmur suyu depoları oluşturmuşlar.
Gerçi Tarım ve Orman Bakanlığı’nda Taşkınla Mücadele Yönetim ve Eylem Planları oluşturuldu, ancak şehirlerde yağmur suyu hasadının ve yönetiminin planlanması konusunda ne yazık ki belediyelerle iş birliği geliştirilemedi.
Dere yataklarının ıslahı ve temizliği için teorik yazışmalar olmuş fakat aşırı yağışlar planlanmadan dereler, etrafı rant tasallutunda olduğundan dar ve yetersiz beton kafes içine hapsedilmiş…
Köprü, menfez, geçiş yapıları rastgele ve belediyelerin bilgi birikimine göre yapılmış; o birikim de çuvallamış.
Yapılaşma için kısıtlama getirilsin denmiş, kim takar?
Yukarı havza önlemleri masaya yatırılmış, ağaçlandırmadan diğer tekniklere kadar modeller araştırılmış; sahada o ağaçlandırılması gereken yerlerin de giderek işgale uğradığı görülmüş.
Velhasıl şehirlerin emini olacak makamlar, yani belediyeler, zaten doğru dürüst bir şehir planına kavuşamadan siyaseti zenginleşme aracı görenlerin ortaokulu sayılmış.
Emsal artırma, emsal birleştirme, imar affı gibi pek çok modern laflarla daha yeni imara açılan yerler bile mahvedilen şehir merkezlerini katbekat aşan betonlaşmaya gark olmuş.
“Şehirleri ve beldeleri emin ellere emanet ediniz!” ilahi düsturunu hiçe sayan zavallı halk da dükkânının önünden geçen ırmağa bakarak şaşıp kalmış.
Youtuberlar da caddede af edersiniz, ırmakta yüzerek iskele şeklindeki otobüs duraklarına gelen, önü gemi pruvasına benzetilmiş yeni belediye otobüsleri yaptırırlar yapay zekâya…
[1] Dünya Meteoroloji Örgütü Bülteni, https://public.wmo.int/en/bulletin/new-challenges-water-resources-management-future-role-chy











